7 Eylül 2018 Cuma

BİR ÖĞRETMENİN HAYKIRIŞI...


BİR ÖĞRETMENİN HAYKIRIŞI...
BANU AVAR

.....Tepki olmasın diye kurbağa yani eğitim haşlanarak öldürülmekte. Hangi politikacı iktidara gelirse gelsin BOP tıkır tıkır ve kesintisiz işlemekte.

Daha bugün o projenin parçaları okullara gönderildi.

Öğretmenlerden onaylama raporları istendi.

Sonunda ne yapalım öğretmenler istedi diyecekler.

Oysa öğretmenler baskı altında. Zaten işlerin farkında olanlar yalnızca bizleriz

Gato diye ABD li bir öğretmen yazarın okulları kötüleyen evde eğitim sistemi, ‘herkes evde öğrensin okullar beyin yıkıyor, tek tip eğitim yapıyor, zorunlu eğitim kitle imha silahıdır’ vb diyen saçmalıklarını tartışmaya açmamız ve rapor yazmamız istendi.

Tabi idareci ve onlara yaranmaya çalışan üstelik kripto fetö ve pkk cı öğretmenlerin olabileceği ortam baskısı altında.

Kitabın özetleri çıkartılıp verildi.

Alabilenler aldı seminerlerde kendi millî eğitimimizin ayağına

MEB tarafından son kurşunu sıkmamız isteniyor.

Bu kitapta devlet beyin yıkar, herkes bireysel eğitim yapsın, canının istediğini öğrensin istemediğini öğrenmesin, dört duvar altında eğitim olmaz vb gibi saçmalıklar var.

Bunun gibi daha üç kitap varmış.

Tabi sadece özeti bile BOP un nasıl işletildiğini açıklamakta. Görebilenlere. MEB emperyalizmin işgali altında uzun yıllardır maalesef. ...,

30 Ağustos 2018 Perşembe

30 Ağustos 96. Yılında da güncelliğini korumaktadır.


BASIN AÇIKLAMASI
(30 Ağustos 96. Yılında da güncelliğini korumaktadır. )
Bugün 30 Ağustos zafer bayramı. İşgalci yağmacı emperyalist haydutların pençesinde yokluğa, yoksulluğa, cehalete mahkûm edilmiş bir halkın ayaklarının üstüne kalktığı onurlu bir direnişin 96. Yılı.
Türk tarihinin ve ulusal yazgımızın köklü bir dönemeci olan 30 Ağustos utkusu Türk ve dünya tarihindeki hak ettiği saygın yerini almakla kalmamış, aynı zamanda emperyalizme karşı mücadele eden dünya halklarına da esin kaynağı olmuştur. Başka bir söylemle 30 Ağustos “buzun kırıldığı, yolun gösterilip açıldığı” bir halk direnişinin adıdır.
Ancak unutulmamalıdır zaferlerin kazanılması, onun kazanımlarının elde tutulması, korunması ve yeniden yaratılmasına oranla daha kolaydır. Bu tarihi direnişin üzerine kara bir şal örtülme çabalarının yoğunlaştığı günümüzde 30 Ağustos utkusunun önemi ve güncelliği yaşamsal değerdedir.
30 Ağustos Zaferi yalnızca ülkemizi işgal eden yağmacı emperyalistlere ve onların maşalarına karşı kazanılmamıştır.
30 Ağustos en az onlara karşı olduğu kadar, ülkenin tüm değer ve varlıklarını sömürücü, emperyalist odaklara peşkeş çeken,  “kifayetsiz – muhteris” yöneticilere, yüzyıllarca Anadolu halkını sömüren Osmanlı zihniyeti ve onun yönetim şekline, yerli işbirlikçilere, her türden kan emici asalaklara karşı da kazanılmıştır.
Bugün ülkemiz aynı büyük ittifakın işgali altındadır. Türkiye'nin sömürücü sınıfının ülkeye yaptığı kötülük emperyalist ülkelerinkinden daha az değildir. Din bezirgânı ,  “kifayetsiz – muhteris”  hain takımı ülkenin başına çöreklenmiş, sermaye sınıfıyla birlikte ülkeyi emperyalist odaklara peşkeş çekmektedirler.
Şunu da asla unutmayalım, 30 Ağustos’u değersiz kılmak, kendi emelleri için kullanmak amaçlı olarak sürekli olarak geçmişi parlatıp Osmanlı hayalleri kuranlarca ortaya atılan  “hep birlikte kazandık” söylemi zihinlerimizi dumura uğratma amaçlıdır. Bin kez hayır diyoruz! Hep birlikte kazanmadık. İnsanlık tarihine görülmemiş destansı olağanüstü bir direniş olan 30 Ağustos;  yoksul Anadolu halkıyla, kalpaklısı, feslisi, sarıklısıyla; askeri, çiftçisi, öğretmeni, din adamıyla; Türkçüsü, solcusu, İslamcısı, liberali, Müdafaa-i Hukukçusuyla o yiğit adamlar ve bir grup Kemalist devrimcinin kararlı mücadelesidir. Onların karşısında ise günümüzde olduğu gibi emperyalistler, işbirlikçileri, saltanat ve hilafet yanlısı din taciri yobaz tayfası vardı.
Biz kazandık, onlar yenildi. Emperyalistlerin, işbirlikçilerin, saltanat ve hilafet yanlısı yobazların 30 Ağustos öncesi düzeni yeniden kurma umudunu beslemeleri karşısında uyanıklığı elden bırakmamak ve kararlı bir bilinçle direnmenin gerekliliği vazgeçilmez ve ertelenemez görev ve sorumluluğumuzdur.
Bu nedenlerle 30 Ağustos 96. yılında yeniden ve yeniden güncelliğini korumaktadır.
30 Ağustos'un yaratıcılarına, Başkomutan Mustafa Kemal'e, emperyalist işgale karşı savaşan halkımıza bin selam olsun
YÖNETİM KURULU ADINA:                                                                   Mahmut ÖZYÜREK
Ulusal Eğitim Derneği
Isparta Şube Başkanı

22 Ağustos 2018 Çarşamba

YATAĞA ATILAN GAZETECİLER


Prof. Dr. Mehmet Altan ZAMAN KİTAP yayınlarından 2001 yılında çıkan <‘Köylü'ler Ne Zaman Manşet Olur> kitabın’ da “Kendi sorunlarını görmemek için gözlerine mil çeken Türkiye'nin gelişmesinin önündeki en büyük yapısal engel köylülük ve tarımdır. Türkiye, inatla görmezden geldiği ve çözmemekte direndiği bu konuyu hayatın zorlaması sonucunda görmek zorunda kaldı...
Köylülük sadece fakirlik değil, bir zihniyettir. Köylülerin çoğunlukta olduğu toplumlarda demokratik tepki gelişmez, birey ortaya çıkmaz. Böyle bir toplum; demokratik haklar peşinde olmaz, faili meçhuller peşinde koşmaz, Susurluk'a kafa kaldırmaz, derin darbelere ses çıkartmaz...
Türkiye, bu sorunla yaşayamaz. Yapısal bir değişikliğe gitmeden ne bu sorun, ne de bu soruna bağlı olarak ortaya çıkan diğer sorunlar çözülebilir. Yeryüzüne ulaşmak istiyorsak, köylülük yakamızdan düşmeli....
Artık böyle bir sorunun olduğunu biliyoruz. Şimdi sıra çözümleri bulma, onları uygulayacak cesareti göstermekte.” Buyurmuş.
 Türkiye'nin gelişmesinin önündeki en büyük yapısal engel köylülük ve tarımdır” diyerek Türk köylüsünü aşağılayan, Türk tarımının yok edilmesini isteyen Prof. Dr. Mehmet Altan kimdir?
Bu sorunun yanıtını Araştırmacı yazar Sn. Yılmaz Dikbaş veriyor.



YATAĞA ATILAN GAZETECİLER
AB hibeleriyle iğfal edilmiş gazetecilerden biri, Mehmet Altan, 19 Mart 2011 tarihli Star gazetesindeki köşesinde, “Çanakkale Savaşı gerekli miydi?” başlıklı yazısında şöyle dedi: “Ve dün biz bundan doksan altı yıl önce kendi kendimize yarattığımız ve o dönemin en parlak insanlarını yok ettiğimiz ‘Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünü idrak eyledik…”
Tüm İngiliz tarih kitapları, Çanakkale saldırısının tasarımcısı ve Majesteleri Kraliçe’nin onaylamasıyla uygulayıcısının, görkemli Britanya İmparatorluğu’nun kibirli Bahriye Bakanı Winston Churchill olduğunu yazıyor, ateşli geçen savaş kabinesinin toplantı tutanakları devletin resmi belgeleri arasında duruyor. Ama Mehmet Altan, Çanakkale Savaşını kendi kendimize yarattığımızı yazıyor!
Sakın ola Mehmet Altan’a; namussuz, şerefsiz, alçak, yalancı, sahtekâr gibi sözcüklerle yüklenmeye kalkışmayınız! Bu hem doğru olmaz hem de gerçeği görmenizi perdeler. Gerçek şu: Mehmet Altan, görev adamıdır. Nasıl Pentagon’un yatağa attığı gazeteciler görev yapmışlarsa, AB hibeleriyle iğfal edilmiş Mehmet Altan da şimdi kendisine verilen, Türk tarihini çarpıtmak ve Mustafa Kemal Atatürk’ü değersizleştirmek görevini yerine getirmektedir.
Yine aynı yazıda, AB’nin iğfal ettiği Mehmet Altan şunu söylüyor: “Zaten Çanakkale savaşlarında komutan Alman Liman von Sanders, yardımcıları Vehip Paşa, Cevat Paşa, Esat Paşa’lardı… Miralay Mustafa Kemal Bey, komuta kademesinde ancak 34. sıradaydı…” Çanakkale Savaşının tasarımcısı görkemli Britanya İmparatorluğu’nun kibirli Bahriye Bakanı Winston Churchill, tam 21 yerinde Mustafa Kemal’den söz ettiği, toplam 1668 sayfalık üç cilt, “The Great War” adlı kitabının 659. sayfasında şöyle yazıyor: “At the head of the 19th. Division there stood in this strange story, a Man of Destiny, Mustapha Kemal Bey” Türkçesi: “Bu garip öyküde, 19. Tümenin başında, Geleceği Yazan Adam, Mustafa Kemal Bey bulunuyordu” Churchill’in toplam 1668 sayfalık üç cilt “Büyük Savaş” kitabında Alman General Liman von Sanders’in adı sadece 6 kez geçiyor, komuta kademesinde Mustafa Kemal’den çok üstlerde bulunan Vehip Paşa, Cevat Paşa ve Esat Paşa’ların esamisi bile okunmuyor! Hiç komuta kademesinde 34. sırada bulunan bir subay, Tümen komutanı olur mu?
Peki, Churchill, sözü edilecek 33 komutan varken neden tutmuş da 34. sıradaki Mustafa Kemal’i öne çıkarmış? Hem de o çok kibirli Churchill’in Mustafa Kemal’i tanımlarken kullandığı deyime bir bakar mısınız: Man of Destiny, Geleceği Yazan Adam! Biliyorum, komik olacak ama sorayım. Siz Çanakkale Savaşının tasarımcısı, görkemli Britanya İmparatorluğu’nun Bahriye Bakanı Winston Churchill’in kendi yazdığı tarih kitabındaki sözlerine mi inanacaksınız, yoksa AB’nin iğfal ettiği Mehmet Altan’a mı? Yatağa atılmış gazetecilere de asla inanmayız, AB hibeleriyle iğfal edilmiş gazetecilere de! Bu gerçeği bıkmadan, usanmadan ve yılmadan halkımıza duyurmak, anlatmak birinci derecede görevimizdir.


Yılmaz Dikbaş 19 Mart 2011 dikbas@kalinka.com.tr www.kalinka.com.tr www.dikbas.tv

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Bayramınız kutlu olsun ama..


35 yıl önce Kurban Bayramı’nın ilk günü. Beyrut’ta Filistinlilerin kaldığı Sabra ve Şatila sığınmacı kamplarında kesif bir kan kokusu! Bayramdan az önce, kara gölgeler… İsrail ordusunun korumasında çoğu kadın ve çocuk 3000 Filistinli sığınmacıyı katletti! Kalanlar, o andan sonra yaşayan ölülerdi!
***
11 Haziran 1992 Bosna’da Kurban Bayramı’nın ilk günü. Ve Yugoslavya adlı, şimdi var olmayan bir ülkenin yurttaşları birbirini kıyasıya öldürdü! 3 yıl boyunca 100 binden fazla Müslüman öldü! Arkalarında Azrail gülümsüyordu! Atlantik ötesinden güdümlü!
Afganistan’da bir bayram sabahı! Tarih 16 Aralık 2001…
Pentagon, Afganistan için “Lityumun Suudi Arabistan’ı” demişti! 7 Ekim’de işgal edildi! Dört bir yandan sarıldı, bombalandı… Mezar-ı Şerif, Kabil, Kandahar kana bulanmıştı!.. İngiliz ve Amerikan özel operasyon birlikleri son sığınakları dağıttı.
16 yıldır Afganistan’da hiçbir bayram bayram değil ki!..
***
11 Şubat 2003 Irak’ın tecavüze uğramadan önceki son kurban bayramıydı! 20 Mart’ta Irak yerle bir oldu… Ne tapu daireleri kaldı, ne müzeleri… Bir milyon Müslüman katledildi, iki milyon Müslüman göç etti. Müslüman maskeli birileri ‘seyretti’!
Bayramları bombalandı Iraklının! Camileri bombalandı, tarihi, kültürü, evi, barkı, çocukları… Namusu, şerefi bombalandı!..
2011; Ramazan ayının sonu!
Trablusgarp düşüyor! Libya kanlar içinde… 6 Kasım 2011 Libya’da bir bayram sabahı! Tuzaklarda linç edilmiş bir liderin memleketi… Batılı çeteler tarafından işgal edildi. Namusu da şerefi de yok edildi. Kaddafi 20 Ekim’de katledildi. Terör çeteleri başkentteydi. Trablus yerle birdi… Orada bayram yoktu!..
Ve Suriye! 8 yıldır her Kurban Bayramı’na kanayarak giriyor! Sadece askerler değil kadınlar çocuklar, yaşlılar ve köylüler memurlar, işçiler öldürüldü. Anaların gözünde yaş kalmadı. Bayramlarda şehitlikler dolup taştı...
Ve Yemen her gün ABD güdümlü Suudi bombalarının çocukları toplu katlettiği Yemen!
Kurban bayramınız kutlu olsun AMA kurban edilen biziz! Ve gözümüzü açmaz komşularımızla masaya oturmazsak ‘kaderimizi’ değiştiremeyiz...


11 Ağustos 2018 Cumartesi

Ekonomik krize girilirken...Korkut Boratav


"Büyük finansal çöküntüye rağmen IMF’nin kapısına gitmezse iktidarda kalmasını önleyecek bir mekanizma yok. Türkiye faşizme geçmiştir. Faşizm kalıcıdır. Halk sürünecek, dine, imana daha fazla sarılacak. Cemaatler eliyle, dayanmaya çalışacak. Halkın direnme gücü yoktur. IMF seçeneği makuldür, şirketler batar. Bankalar kalır. Şirketlerin batması Cumhurbaşkanı’nın özel problemidir. IMF seçeneği altında Kanal İstanbul gibi büyük yatırım projeleri kalkar. Başlamış olanların şartları gözden geçirilir."
Bu yazı kaleme alınırken (10 Ağustos’ta) Türkiye, çalkantı içinde ekonomik krize sürüklenmektedir. Günceli yazıya dökmenin anlamı yok; ortaya çıkan politika seçeneklerine yazı sonunda değineceğim.

Kriz ortamına gidişin ana etkenlerini, verilerini tartışmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Bunlara “serinkanlılıkla” bakalım; ipuçlarını izleyelim; belki de bugünün (10 Ağustos’un) çöküntüsüne ulaşırız.

Tipik Bir Kriz Senaryosu

“Dış kaynak girişlerinde ani duruş veya tersine dönüş…”

Bu ifade, neoliberal dönemde sermaye hareketlerini serbestleştiren; ekonomilerini finans kapitale sınırsızca açan ülkelerde ortaya çıkan bir kriz türünün nedeni olarak kullanılıyor.

Bu tür kriz örnekleri “Güney” coğrafyasında, çevre ekonomilerinde yoğunlaştı: 1980’li yıllarda Latin Amerika’nın borç bunalımı; 1997-2001’de Doğu Asya’da patlak verip hızla yaygınlaşan kriz dalgası; 2008’de Batı’daki büyük finansal bunalımın kırılgan çevre ekonomilerine yansıması; bazı özellikleriyle 2011 sonrasında Avro Bölgesi’nin çeperini, zayıf halkalarını sarsan borç krizi…

Türkiye, “serbest sermaye hareketleri” dalgasına 1989’da katıldı. 1994, 1998/99, 2001 ve 2008/9’da bu tür dört krizden geçti.

Nasıl tetikleniyor; gelişiyor?

Uluslararası finans kapital, sistemin çevresine taşarken, hem ekonomik canlılık getirir; hem de yapısal çarpıklıklar, kırılganlıklar yaratır. Böylece, ileri tarihlerdeki bunalımın tohumlarını da taşımış olur.

Örneği bizzat yaşadık: 2003-2007 Türkiyesi’nde yüksek tempolu yabancı sermaye girişleri, hem büyüme hızını yukarı çekti; hem de üretimin ithalata bağımlılığını tırmandırdı; durgunlukta bile ortadan kalkmayan dış açıkları ekonominin yapısal bir özelliği haline getirdi.

“Dış kaynaklarda sert durma ve çıkışın” bunalıma yol açıp açmayacağı, “giriş” aşamasında oluşan dış kırılganlıkların, yapısal çarpıklıkların yoğunluğuna bağlıdır. Örneğin 1997-98’deki krizden ders alan Doğu Asya ülkelerinin çoğu, cari açıklarını adım adım ortadan kaldırmayı başardı; 2008’de ABD’de patlak veren finansal krizden pek etkilenmedi.

Türkiye bu “dersi” öğrenmedi. Aynı koşullarla yoğun dış kırılganlıklar içinde karşılaştı. 2008-2009’da küçülen az sayıda çevre ekonomisinden biri olarak dikkat çekti.

2018 Konjonktürüne Geliş

2009 sonrasında Batı merkez bankalarının ölçüsüz likidite genişlemesi ile beslenen finans kapital, emperyalizmin çevresine de taştı; buralarda ekonomik canlanmayı besledi. FED 2013’te bu konjonktüre son verme işareti verdi; 2016’da parasal daralmayı başlattı. Şubat 2018’de Batı borsalarında sert düşüşler, finansal balonlaşmanın son bulma işareti olarak algılandı. 10 yıllık ABD tahvili kritik bir eşik olarak görülen yüzde 3 sınırına ulaştı.

Uluslararası finans kapitalin ilk tepkisi, çevre ekonomilerinden adım adım çekilmek olur. En zayıf, “kırılgan” halkalardan başlayarak… Hangileri? 2013’te Morgan Stanley, “yükselen ekonomilerin beş kırılganı” başlığı altında bir liste yaptı: Türkiye, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, Endonezya… Sonraki yıllarda bu liste güncelleştirdi; Türkiye daima yerini korudu.

2018’inin ilk yarısında bu listenin durumunu Morgan Stanley’den değil, döviz piyasalarından izleyelim. Bank of International Settlements (BIS), ülke döviz piyasalarının verilerini derler; yayımlar. BIS’in Ocak-Haziran 2018 istatistiklerinde doların fiyatına veya ülkeler-arası enflasyon farklarını da dikkate alan döviz sepetinin reel efektif kuruna göz atalım. Türkiye, Arjantin’in arkasından “ikinci en kötü” durumdadır. Meksika, Endonezya, Hindistan ve Brezilya bu iki ülkeyi bir hayli geriden izlemektedir. Morgan Stanley’in ilk listesindeki kırılganlara Meksika ve Arjantin eklenmiş; Güney Afrika çıkmıştır.

Tam da o tarihte (Haziran 2018’de) Arjantin, krize girdiğini resmen ilan etti; 50 milyar dolarlık bir kredi anlaşması imzalayarak IMF’ye teslim oldu. Haziran sonrasında tamamen “çılgınlaşan” döviz piyasaları ile Türkiye sıraya girdi.

Arka planda elbette sermaye hareketleri yatıyor. Son ödemeler dengesi istatistiklerine odaklanalım.

Ocak-Şubat 2018’de “Balonlaşma”…

Birkaç ay önce bu köşede, Ocak-Şubat 2018 ödemeler dengesi istatistiklerini, “ekonomide balonlaşma” başlığı altında incelemiştim. Gerçekten de bu iki ayda, Türkiye ekonomisi sermaye hareketleri bakımından coşkulu bir konjonktürde görünüyordu.

Bir önceki yılın (2017’nin) aynı aylarıyla karşılaştırarak özetleyelim:

Dış borçlanmanın pompaladığı yabancı sermaye girişleri yüzde 78 oranında artıyordu. Kayıt dışı sermaye çıkışları son buluyor; TCMB rezervleri yükseliyordu. Yabancı, yerli ve kayıt dışı öğelerinden oluşan toplam sermaye hareketleri de 2017’deki “net çıkış” olgusuna son veriyordu.

AKP seçim konjonktürü uygulamaktaydı. 2018 başında Batı piyasalarındaki canlılık hâlâ sürmekteydi ve yüksek tempolu büyümenin dış kaynak gereksinimi şimdilik karşılanabiliyordu. 

Ne var ki, iç talep genişlemesi üretim sınırlarına tosladı. Enflasyon, ithalat tırmandı. Ocak-Şubat cari açığı yüzde 100’ü aşan bir tempoda genişledi. Sermaye girişleri, “balonlaşma”yı besledi.

IMF, canlanmanın sürdürülemeyeceği teşhisini ve ekonomideki “sıcaklaşma” olgusunu Mart’ta bir Türkiye Raporu’nda ortaya koydu. Ana öğelerini ve politika önerilerini burada aktarmış; tartışmıştım.

Mart-Haziran 2018 Gerilimi

Ödemeler dengesinin Mart-Haziran 2018 verilerini tabloda bir önceki yılla karşılaştırıyorum. Son dört aylık veriler ekonominin küçülmesini tetikleyecek bir krizin ön işaretlerini taşıyor mu?

Yazının başında ifade ettiğim “yükselen piyasa krizlerini tetikleyen ana etken”, yani dış kaynak girişlerinde, bir önceki yıla göre ani duruş veya tersine dönüş, Mart-Haziran 2018’de gözlenmekte midir?


Yanıt, tablonun ilk satırında yer alıyor: Yabancı sermaye girişleri Mart-Haziran 2018’de on iki ay öncesine göre yüzde 85 oranında daralmıştır (Satır 1). Bu sert yavaşlamayı “duruş” olarak, bir krizin başlangıç dürtüsü olarak nitelendirebiliriz.  İki yılın dört ayında dış kaynak girişlerindeki azalma 19 milyar dolardır; 2017 dolarlı milli gelir toplamının yüzde 2,2’sine ulaşan olumsuz bir şok...



Toplamda “net çıkış” göstermeyen yabancı sermaye, Haziran’da “eksi” değer vermiştir. Bu durumun Temmuz-Ağustos’ta da süregeldiği anlaşılıyor. Yani, “tam gaz kriz” süreci içindeyiz. 

Dış kaynak girişlerindeki daralma, hangi tür akımlara yansımıştır? Bunları, “sıcak, dış borçlanma ve doğrudan yatırım” türlerine ayıralım.

Sıcak para ve dış borçlanmada, daralma ötesine geçilmiş; net çıkış başlamıştır. Dış kredilerin döndürülmesinde krizi derinleştirici güçlükler gündemdedir. Yabancı sermayenin en istikrarlı türü olan doğrudan yatırımlarda ise, ılımlı bir artış gerçekleşmiştir.

Yabancı, yerli ve kayıt dışı öğelerin tümünü oluşturan toplam sermaye hareketleri de kriz işareti vermektedir: On iki ay öncesine göre %52’lik gerileme (Satır 6)…

Türkiye ödemeler dengesi istatistiklerinin “esrarengiz” bir öğesiyle tekrar karşılaşıyoruz: Kayıt dışı sermaye girişlerinde 6,9 milyar dolarlık net giriş (Satır 2)... AKP’li yıllarda dış kaynak hareketlerinde gözlenen her olumsuz dönemde, kayıt dışı para girişleri “can kurtaran simidi” olmuştur. Bu karanlık öğenin kaynaklarını uzun yıllar tartışacağımız anlaşılıyor.

Ekonominin küçülmeye başlaması, Haziran ithalatını ve cari işlem açığını aşağı çekmiştir. Ne var ki, önceki ivme sayesinde dört aylık dış açık yüzde 20 civarında artırmıştır (Satır 5). Rezervlerdeki aşırı (11,9 milyar dolarlık) erime, cari açığın yüzde 62’sini karşılamıştır (Satır 4). Elbette sürdürülemeyecek bir durum…

Finans kapitale teslimiyet biçimleri

İktidar, finans kapitale teslim olacaktır. Tek hamlede mi? Aşamalı olarak mı? IMF’li mi? IMF’siz mi? Birkaç seçenek gündemdedir.

IMF’li programın önceliği, bir dış borç krizini önlemektir. Hazine, TC bankalarının dış kredilerini devralır; bu borçlar IMF kredi taksitleriyle ödenir. Kemer sıkma politikaları milli geliri küçültür, cari açık bu sayede “sürdürülebilir” düzeye indirilir. Böylece, bir borç krizi önlenir; ama “kemer sıkma” ve “yapısal reform”, öncelikle emekçilere yüklenir. Finans kapital, emekçilerin sırtından kurtarılmış olur.

Bu program, emeğin gelirleri ve kazanımları dışında kamu yatırımlarını kısacak; iktidarın kader ve çıkar birliği yaptığı ayrıcalıklı sermaye çevrelerini de bunalıma sürükleyecektir. İktidar bu nedenle IMF’siz ve aşamalı seçenekler arayacaktır.

IMF’siz ve “aşamalı” seçenekler, topu TCMB’ye atan “kozmetik” bir programla başlayabilir. Rahip Brunson operasyonuyla birleşirse sıcak para girişinin hızlanması umulur. Ne var ki, spekülatif sermaye girişleriyle dış kredilerin döndürülmesi, finansmanı sağlanamaz. Uluslararası bankaların güvence arayışları, talepleri farklı aşamaları gündeme getirebilir.

Köşeye sıkıştığında iktidar, döviz kısıtlarına zorlanabilir. Cumhurbaşkanı Bayburt’ta bu seçeneğe değinmiştir. Döviz kısıtları, sistematik, yaygın bir model olan sermaye hareketlerinin denetlenmesi değildir. Yozlaşmış faşizme uyan, kapkaççı, keyfî, kayırmacı, cezalandırmacı uygulamalara dönüşür. AKP geleneği ile uyumludur. “Yarenler” takımı kriz ortamında kurtarılır; mümkünse daha da ihya edilir. Döviz tahsisleri, transferleri, şirket kurtarma operasyonları, yukarıya, emir-komuta zincirine bağlanır.

Krizin tüm ön koşullarını yaratan; alkışlayan; bunlardan nemalanan iktidar ve sermaye çevreleri köşeye sıkışmıştır. Bugünün yozlaşmış ortamında iktidarın, burjuvazinin siyasî ve iktisadî seçeneklerini sadece teşhir etmekle yükümlüyüz. Karşılaştıkları seçeneklerden “halkçı, doğru” öğeler türetilemez.




http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/ekonomik-krize-girilirken-245110

9 Ağustos 2018 Perşembe

Sömürüye karşı mücadelenin vazgeçilmezlerinden Aydınlanma



Siyasal ve ekonomik kriz dur durak bilmiyor. Dağ gibi yığılan enkazla yönetmeyi sürdürmek suskunluğa ihtiyaç duyuyor. Suskunluktan teslimiyete giden yol sürekli kısalıyor, teslim alınmalar da artıyor. Düzen içi muhalefetin teslimiyetinden bir parça geçen haftaki yazımın konusuydu. Bu haftaki konumuz ise dinsel teslimiyetten bir parça.

Tıpkı siyasal ve ekonomik bağımlılığın çok başlıklı yöntemi olduğu gibi dinsel bağımlılığın da çok yöntemi var. Tarikat ve cemaatler, dinsel vakıf ve dernekler, dinsel medya, Diyanet İşleri Başkanlığı ile yönettiği mescit ve camiler, kadrosu şişkin imam ve müftüler… Devletin kendi içine ve hukukun içine soktuğu, eş zamanlı olarak siyaset yapmanın olmazsa olmazı haline gelen dinsellik; belediyeler aracılığıyla da kontrol altında tutulan dinsel yaşam tarzı…

Bu uzayan listeye eklenecek büyük başlıklardan biri ise eğitim ve öğretim. Başlığın büyüklüğü yalnızca dinselle el atılan eğitim alanlarından kaynaklanmıyor, daha büyük oranla çocukların uyuşturulmasından kaynaklanıyor. Çocuklar susturuldukça toplum da susturuluyor, gelecek de…

Müfredattan başlayarak değerler eğitimi adı altında verilen kuran ve peygamber hayatı kursları, imam hatipleştirmeler akıl ve bilimden uzak bir eğitimi hedefliyor. Hukuka aykırılığı mahkeme kararlarıyla kanıtlanan zorunlu din dersleri ise hepsinin içinde en belirgin olanı.

Müfredat için açılan dava yargının usulden retleriyle geçiştiriliyor. Müfredatın tamamına dava açılamazmış, tek tek dersler ayrılacak, o derslerde de davalık bölümler ayrılacak her birine ayrı ayrı dava açılacakmış. Oysa müfredatın bir bütün olduğu tek tek derslerle parçalanıp bakılamayacağı, içine dağıtılan akıl ve bilim dışı bölümlerin ayıklanmasıyla kurtulamayacağı dava dilekçesinde anlatılmıştı.

Ensar Vakfı ile MEB arasındaki protokolde ise kaçış yolu bulunamadı. “Devletin devredemeyeceği görevler” tanımlamasıyla laik hukuk devletinin bilimsel ve laik eğitimi bir müdahaleden temizlenmiş oldu. Şimdi bu tür tüm protokollerin iptali gerekiyor.           

Bir kez daha vurgulamakta yarar var; bağımlı ve taraflı kaotik ortamıyla, hukuku ve savunmayı dışlayan tutumuyla yargının içinde bulunduğu çürümüşlük davaların mücadele alanı içine alınmasına engel değil.

Bir kere yargı çürümüş diye hak arama yoluyla mücadeleden vazgeçmek piyasacı gerici düzenin ekmeğine yağ sürmek, düzen keyfiliğini ve dayatmasını meşrulaştırmak demektir.

İkincisi haklı olunan konularda mücadeleye ısrarla ve yaygınlaştırarak sarılmamak, suskunlar arasında kalmak ve kazanılan davalarda dava açanları yalnızlığa itmek mücadele kırıcılığı sonucunu doğurur.

Üçüncüsü, aynı konuda açılan siyasi mücadelenin uzantısı olan binlerce, onbinlerce dava bireyin, hukukun ve yargının sorunu olmaktan çıkıp toplumsallaşmanın yolunu açar.

Zorunlu din dersi davaları toplu eylem için en etkili olanlardan biri.

AKP döneminde kurumsal ve kamusal hizmetlerle birlikte siyasal ve toplumsal yaşam dinsel kural ve referanslarla dönüştürülürken açık ve en büyük darbeyi eğitim ve öğrenim yedi. Çocuklarımızın bilimsel ve özgür yaşamına atılan el aynı zamanda geleceği de ipotek altına almayı hedefledi.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi eğitim konusunu sürekli gündemine aldı ve mücadele cephesini genişletmek için zorunlu din dersinden müfredata, mescit uygulamasından sınavlara, tarikat ve cemaat vakıflarıyla yapılan protokollerden kimlikte din hanesine kadar farklı konularda davalar açtı,  “dava açalım" çağrısı yaptı.

1982 Anayasası’nın zorunlu kıldığı “din eğitimi” değil, ilk ve ortaöğretim kurumlarında “din kültürü ve ahlak öğretimi”. Din kültürü ve ahlak öğretimi, belli bir dini değil tarih içindeki tüm dinsel ve ahlaksal paylaşımları kapsıyor. Belli bir dinin ya da bir mezhebin eğitim ve öğretimi Anayasaya göre zorunlu olmadığı gibi devletin “ben yapıyorum” demesiyle de olmaz. Bu eğitim ve öğretim için kişilerin ya da küçüklerin yasal temsilcilerinin talebi şart: önce istek sonra ders.

AKP uygulamasında ise istek yok sayılıp zorunluluk esas kılınıyor. Devlet belli bir dinin kitabının ayet ve surelerinin, peygamberinin hayatının, bir mezhebin ibadet şeklinin ve duasının eğitim ve öğretimi zorunlu kılıyor. Hatta Milli Eğitim Bakanlığı, il müdürlükleri veya il müftülükleriyle imzalanan protokollerle belli cemaat ve tarikatların akıl dışı hallerinin öğretilmesi zorunlu kılınıyor. Yurttaşlık değil ümmetçilik, akıl ve bilim değil tapınma duygularıyla bezenmiş kulluk, kölelik müfredata öylesine yerleştiriliyor ki artık o müfredattan bilimsel eğitim dışında her şey çıkıyor.   

Dayatma karşısında “biz çocuğumuza bu dersin verilmesini istemiyoruz” diyenlere de karşı çıkılıyor. Anne baba ya da veli de ancak mahkemeye başvurarak, mahkeme kararıyla zorunlu din dersinden kurtulabiliyor. Mahkeme kararlarına uymayanlarla mücadele de bu çabanın bir parçası.

“Hukuk devleti” nutku atan yöneticiler ise hâlâ bu mahkeme kararlarını münferit görmekte ve itiraz etmekte ısrar ediyorlar, Anayasa’yı tanımıyorlar. “Kuran, peygamberin hayatı” gibi seçmeli dersleri bile zorunlu hale getiriyorlar. Siyaset önderleri öyle istiyor.

Mahkeme kararlarını okuyamıyorlar, okuma yazmaları yok desek, direten bakanlık Milli Eğitim Bakanlığı, yani okuma yazma öğreten bakanlık.

Diretiyorlar… Çünkü laiklik ve aydınlanma karşıtlığında gericilik mücadelesi içindeler; çünkü hukuku yalnızca kendi piyasacı ve gerici siyasetleri için, hukuksuzluklarını örtmek için kabul ediyorlar.

Diretiyorlar…    Çünkü İslami faşizm, düzenlerinin koruma yolu olarak görülüyor ve zorunlu din dersi için açılan davalar da bu diretme sonucu onları zorlayacak sayıya ulaşmıyor.

Diretiyorlar… Diretmekle de kalmayıp gerici politikalarını uygulamak için devlet okullarını imam hatipleştirip laik eğitimi de parası olan için satışa çıkarıyorlar.

Din özgürlüğü adı altında gericiliği dayatıyorlar.

Mahkemeler, zorunlu din dersi davalarında bu konuları tek tek vurguluyor. Son kararlar Konya Bölge İdare Mahkemesinden ve İzmir İdare Mahkemesinden geldi. Özetle, Zorunlu Din Dersine dayanak olarak gösterilen  “Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulu Başkanlığının 9.7.1990 günlü ve 1 sayılı kararı”nın da geçerliliği kalmadı. Bu kararlarda devletin Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak velilerin dinini açıklamak zorunda bırakılması da hukuk aykırı bulunuyor.

Zorunlu olan “din kültürü ve ahlak öğretimi”nde, Anayasa'nın öngördüğü amaca uygun bir müfredat, nesnel ve çoğulcu içerik, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik unsuru olarak kullanılmaması ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak bütün dinsel inançları eşdeğer görmesi gerekiyor. Öğretimde uygulanan müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun din kültürü ve ahlak bilgisi dersi olarak kabul edilemeyeceği ve din eğitimi halini alacağı, bu eğitimin de zorunlu olmayıp isteğe bağlı olacağı açık.

Zorunlu Din Dersine karşı mücadele uzun zamandır devam ediyor. Yargı içtihatlarında da yerleşik hale geldi.  Bu konuda tek tek dava açılmasına bile gerek kalmadı. AKP’nin diretmesini kırmanın yolu toplu, yaygın, örgütlü mücadeleden geçiyor. Bu konu 2018-2019 eğitim dönemi başlamadan yaygınlaştırılmalı ve kökten çözümlenmeli.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi’nin, "yürürlükteki Anayasa’yı ihlal eden hatta askıya alan bu anti laik dayatmaya karşı mücadeleden, dava açmaktan korkmayalım, çocuklarımızı zorunlu din dersinden, gericilikten ve karanlık gelecekten koruyalım" çağrısı, aynı zamanda örgütlü mücadelenin de çağrısı.

AKP döneminde başta eğitim sistemi olmak üzere, tüm kurum ve kamusal hizmetler dinsel kural ve referanslarla dönüştürülmeye çalışılmakta, toplumsal yaşam bu kurallarla tabi kılınmakta. Özgür bir yaşamı hak eden çocuklarımız için üşenmeden, sakınmadan dava açalım, mücadele edelim.

Emperyalizmin ılımlı adlı uyumlu İslam projesi hala geçerli, çünkü ihtiyaçları var. Sömürü gerçeğinin dinsel uyumlaştırma projesi sınıfsal okunmadıkça geçerli olmaya da devam edecek. 09 Ağustos 2018
Ali Rıza Aydın