29 Şubat 2016 Pazartesi

Gericiliğe karşı...



Aydınlanma ile başlıyoruz...


17. Yüzyılda açıldı, 18. Yüzyılda Büyük Fransız Devrimi ile taçlandı. Aydınlanmanın yaptığı açıktı; doğa ile insan arasındaki ilişkiden dini ve tanrıyı çıkarıyordu. İnsan böylece doğa ile doğrudan ilişki kuran aydınlanmış bir tür olarak yeniden tanımlanıyordu. Yeni insan dini bir varlık olmaktan çok felsefi bir varlık olacak, dinin buyruklarıyla değil aklıyla hareket edecekti. Aydınlanma çağının öncü düşünürleri aklın otoritesine dayanarak tanrının kellesini uçurdular ve böylece kralın kellesinin uçurulması için gereken akli ortamı hazırlamış oldular. Son adımı atmak Kant’ın izinden giden "Incorruptible” Maximilien Robespierre’e kaldı. Boyun eğmez bir devrimciydi, pek diktatördü ve çok acımasız olduğunu biliyoruz. Diktatoryaya inandığı ve zalim olduğu için değildi bu. Aydınlık bir düzene ulaşmak için diktatorya ve terör geçici ancak zorunlu devrimci yöntemlerdi. Cumhuriyet’ten geri dönülmesini engellemek için kralı idam ettirmek icraatları arasındadır. Kurmak için kırmak gerekiyordu, çok kırıcı olduğunu biliyoruz.

Demek ki Aydınlanma ile başlayacaksak Kant’ın ve onun pratik hali Robespierre’in izinden yürümeliyiz. Bu iz ise, “Jakoben” bir yola işaret etmektedir. “Jakoben”, AKP döneminin yandaşlarının en ağır küfrüdür. İttihat’ı ve Kemalizm’i Jakoben saydılar ve mahkemelerde hep Jakoben aradılar. Aydınlık korkusudur ve artık buradayız.

Aydınlanma, insan ve doğa arasındaki ilişkiden tanrıyı çıkarmakla başlar, bunun yerine tanrıya ve dine ihtiyaç duymayan yeni bir düşünme biçimi koyarak mantıki sonuçlarına ulaşır. Kralsız ve tanrısız bir yoldur aydınlanma. Kralsızlık cumhuriyete, tanrısızlık ise laikliğe yolu açar. Bunlar, laiklik ve cumhuriyet, aydınlanmanın olmazsa olmazlarıdır.

Fransa’da başlayan bu devrimci rüzgâr ağır ama düzenli adımlarla Osmanlı coğrafyasına doğru ilerledi, III. Selim işte böylesi boyun eğmez devrimcilerin Avrupa’yı salladığı yıllarda iktidara gelmişti. Saray erkânı uzun zamandır Yeniçeri ocağının oyuncağıydı. Ama Selim, “Hacı Bektaş köçekleri” dediği Yeniçerilerin sorun yaratmasının nedeninin Bektaşi tarikatı olduğuna inanıyordu. O yüzden Yeniçerilere karşı kurduğu Nizam-ı Cedid askerinin manevi eğitimini Mevlevi Tarikatına bıraktı. Böylece devletinin, bağnazlığın ve yobazlığın cenderesinden kurtulabileceğine inanıyordu. Jean-Jacques Rousseau sultana pek uzaktı, Robespierre’in gelişi için ise tarihin henüz işini tamamlaması gerekiyordu.

Yeniçeri ocağını bütünüyle ortadan kaldırma planları yapan II. Mahmut da bunun aynı zamanda tarikata karşı bir savaş olduğunun bilincindeydi. Ocağın kaldırılmasının ardından Bektaşilikle mücadele yıllarca sürdü. Bektaşileri bulabildikleri her yerde tepelediler veya kovaladılar. Tarikat hakkında inanılması güç söylentilerin yayılmasına ön ayak oldular. Bugün “Bektaşi fıkrası” diye anlatılan şeylerin çoğu o dönemde Bektaşiliği karşı yürütülen bu karşı propagandanın yadigârıdır. O da Selim gibi Bektaşilerin bıraktığı boşluğu Mevleviye ile doldurdu. Mevleviye’nin gücü yetmeyince Nakşibendiyeyi yardıma çağırdı. Ordu, bir tarikattan ötekine geçerek modernleşmeye çalışıyordu.

III. Selim-II. Mahmut döneminden bu yana yenileştirilmeye çalışılan ve manevi eğitimi bir tarikattan ötekine geçen ordunun savaşma kabiliyetinde bir sıçrama sağlanamadı. Devlet hemen her yerde toprak kaybederek Anadolu’ya doğru çekiliyordu. Onunla birlikte kaybedilen topraklardaki Müslüman nüfus da göçüp Anadolu içlerine yerleşmekteydi. Bir yandan bitimsiz savaşlarda ordunun tek asker kaynağı olan Anadolu Müslüman ahalisi büyük sayılarla kırılıyor, öbür yandan yerleri Balkanlardan kaçıp gelen yeni Müslüman nüfusla dolduruluyordu. Bu büyük nüfus hareketleriyle Anadolu bir yüzyıl içinde ve tuhaf bir şekilde yeniden İslamlaştı.

Fransız Devrimi ile icat edilen “halk ordusu” veya “ordu millet” kavramı Osmanlıya hala pek uzaklardaydı. İttihatçıların bu yöndeki denemeleri sadece küçük başlangıçlar olarak kaldı. Ordunun temel insan malzemesinin “din adına” savaşmaktan öte bir pratiği yoktu. İçinde bir gerici ayaklanmayı da barındıran 1908 Devrimi ile 1920 arasındaki sert iklim din ile ulus arasında bu gelgit ile şekillendi. Örneğin Anadolu hareketinin zaferi kesinleştikten sonra yapılan mübadelede esas alınan şey hala dindi. Müslüman ile Türk arasındaki sınır pek bulanıktı, bu iki kavram arasındaki ayrım yapmaya genellikle ihtiyaç duyulmuyordu.

Kemalist Cumhuriyetin devraldığı miras işte budur. Tekke ve tarikatların kapatılması, alfabenin ve takvimin değiştirilmesi, hilafetin kaldırılması gibi “devrim”lerle, dinin gündelik hayat üzerindeki etkisinin kırılmaya çalışılması bu miras üzerinden düşünülmelidir. Geç Kemalist Aydınlanmanın kısa süren ürkek devrimiydi bu. Evet, Jakoben yöntemler kullanmışlardı ama hiçbir zaman yeterince kararlı olamamışlardı. Kemalizm “Jakobenizm yetmezliği” ile maluldür. Bir yandan dinin gündelik yaşam üzerindeki etkisini kırmaya çalışırken, diğer yandan Diyanet’i kurarak dini devletin kontrolünde tutmaya çalıştılar. Geç Kemalist aydınlanma ışığını çabuk kaybetti ve uzun bir karşıdevrime ilham vererek silinip gitti.

Elbette bu başarısızlığın pek çok maddi temeli vardı. Ama 19. Yüzyılın tarikattan beslenme kültürü de hala canlı ve etkiliydi. Nazım Hikmet’in ilk şiirlerindeki Mevlevi etki veya Mustafa Kemal’in Tahsin Mayatepek’e hazırlattığı “Mayatepek Raporu” bunun kanıtlarıdır.

Aslında Sufi bir tarikata benzemeyen “modern gerici” Nurculuk da bu yıllarda şekillendi. 2. Dünya savaşının ardından bir veba gibi yayılan “Komünizm korkusu” devlet ile Nurcuları birleştirdi. Komünizmle Mücadele Dernekleri içinde kurulan örtük ilişkiler, 12 Mart’ta 12 Eylül’de aleni ve yasal bir biçime büründü.

12 Eylül, Kemalizm’in Cumhuriyetçi yorumunu gömmüştür ve yerine anti Kemalist yeni bir “Atatürkçülük” geliştirmiştir. Kemalizm’in bu yeni versiyonu dinin kamu yaşamındaki varlığını ve meşruiyetini kabul etmiş görünmekteydi. Buna sistemin verdiği ad “Türk-İslam Sentezi”dir. Bu sentezde din, bir ahlak sistemi veya bir toplumsal kurum olmaktan çok, devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biri olarak görülmektedir. Bugünkü TRT ve Diyanet’in kökleri işte “Kemalist Devlet”in 12 Eylül Cuntası elindeki bu dönüşümünde yatmaktadır.

Fakat yine de Türk İslam Sentezi’nde belirleyici olan “Türk”lüktür ve bu dinci bir milliyetçiliği haber vermektedir. Bunlar 27 Mayıs’ın siyasi programının antitezleridir. 12 Eylül ile birlikte, 27 Mayıs’ın Kemalizm’i yeniden ayakları üzerine dikme girişimi engellenmiştir.

Devletin büsbütün gericiliğe teslimi ise 28 Şubat’ta başlayan ve Ergenekon-Balyoz gibi davalarla taçlandırılan bir süreçle tamamlanmıştır. Böylece devlet, “Nur talabeleri” denilen imam çetesi tarafından ölü ele geçirilmiş, Cumhuriyet’in ilk yılları ile kesintiye uğrayan gericileşme programında tekrar başa dönülmüştür.

Demek ki, hala Büyük Fransız Devriminin ve Kemalist Aydınlanmanın ön günlerindeyiz. Demek ki tartışmamıza, Marks’ı ayrı tutarak, onunla birlikte yeniden Kant’ı ve Robespierre’i çağıracağız. Ve demek ki Aydınlanmadan başlamak için Kemalizmle yeniden hesaplaşacağız.

Kemalizm’den muhafazakâr Atatürkçülüğe evirilen bir ideolojik restorasyonun elbette tartışılacak pek çok yönü var. Ancak ve bununla birlikte “Cumhuriyetin eskisi” ile ilgili eleştiriler utanç verici bir sığlık içinde. Yüzyıllık tarih neredeyse bir tek kavramın içine “askeri vesayet’e sıkıştırıldı ve olağanüstü mahkemeler eliyle yeni bir tarih yazımına girişildi.

Evet, Kemalizm ve onun kurduğu Cumhuriyet pek çok noktada eksikli, pek çok noktada cüretkâr, pek çok noktada ürkektir. Ama bir iddiası vardır. Elbette iddiası olan eleştirilmeyi de hak eder ama önce bilmek gerekir.

Şurası açık; bildiğimiz Cumhuriyet bitti ve yerine neyin geleceğini henüz bilmiyoruz. Eskinin son aktörleri diz çöküp utanç verici bir biçimde teslim olarak tarih sahnesinden çekildi. Sistem, yeniden tarikatlar arasında seçim yaparak devletin manevi değerlerini ayakta tutmaya ve yönetilebilir kılmaya çalışıyor.

Ama bütün bu karanlık tabloda islamizasyonun tamamlandığı ve bunun sorunların arttırmaktan başka bir şeye yol açmadığı ortaya çıkıyor. Ülkeyi büyük bir felaketin eşiğine getiren, insanı kirleten, ezen, yok eden, kullaştıran uzun gericilik dönemi yolun sonunda.

Büyük Fransız Devriminin ve Kemalist Aydınlanmanın ön günlerindeyiz ve gericiliğe karşı Aydınlanma ile yeniden başlıyoruz.

Siyasal anlamda devrimci sınıf da, biat kültürünün ve kulluğun ilgasıyla mümkün olmuştur. Biat kültürünü ve kulluğu kaldırma görevi hala omuzlarımızdadır.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi eninde sonunda soldur.

Sol’dayız ve başlıyoruz…
Orhan Gökdemir
29/02/2016 Pazartesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder