9 Ağustos 2018 Perşembe

Sömürüye karşı mücadelenin vazgeçilmezlerinden Aydınlanma



Siyasal ve ekonomik kriz dur durak bilmiyor. Dağ gibi yığılan enkazla yönetmeyi sürdürmek suskunluğa ihtiyaç duyuyor. Suskunluktan teslimiyete giden yol sürekli kısalıyor, teslim alınmalar da artıyor. Düzen içi muhalefetin teslimiyetinden bir parça geçen haftaki yazımın konusuydu. Bu haftaki konumuz ise dinsel teslimiyetten bir parça.

Tıpkı siyasal ve ekonomik bağımlılığın çok başlıklı yöntemi olduğu gibi dinsel bağımlılığın da çok yöntemi var. Tarikat ve cemaatler, dinsel vakıf ve dernekler, dinsel medya, Diyanet İşleri Başkanlığı ile yönettiği mescit ve camiler, kadrosu şişkin imam ve müftüler… Devletin kendi içine ve hukukun içine soktuğu, eş zamanlı olarak siyaset yapmanın olmazsa olmazı haline gelen dinsellik; belediyeler aracılığıyla da kontrol altında tutulan dinsel yaşam tarzı…

Bu uzayan listeye eklenecek büyük başlıklardan biri ise eğitim ve öğretim. Başlığın büyüklüğü yalnızca dinselle el atılan eğitim alanlarından kaynaklanmıyor, daha büyük oranla çocukların uyuşturulmasından kaynaklanıyor. Çocuklar susturuldukça toplum da susturuluyor, gelecek de…

Müfredattan başlayarak değerler eğitimi adı altında verilen kuran ve peygamber hayatı kursları, imam hatipleştirmeler akıl ve bilimden uzak bir eğitimi hedefliyor. Hukuka aykırılığı mahkeme kararlarıyla kanıtlanan zorunlu din dersleri ise hepsinin içinde en belirgin olanı.

Müfredat için açılan dava yargının usulden retleriyle geçiştiriliyor. Müfredatın tamamına dava açılamazmış, tek tek dersler ayrılacak, o derslerde de davalık bölümler ayrılacak her birine ayrı ayrı dava açılacakmış. Oysa müfredatın bir bütün olduğu tek tek derslerle parçalanıp bakılamayacağı, içine dağıtılan akıl ve bilim dışı bölümlerin ayıklanmasıyla kurtulamayacağı dava dilekçesinde anlatılmıştı.

Ensar Vakfı ile MEB arasındaki protokolde ise kaçış yolu bulunamadı. “Devletin devredemeyeceği görevler” tanımlamasıyla laik hukuk devletinin bilimsel ve laik eğitimi bir müdahaleden temizlenmiş oldu. Şimdi bu tür tüm protokollerin iptali gerekiyor.           

Bir kez daha vurgulamakta yarar var; bağımlı ve taraflı kaotik ortamıyla, hukuku ve savunmayı dışlayan tutumuyla yargının içinde bulunduğu çürümüşlük davaların mücadele alanı içine alınmasına engel değil.

Bir kere yargı çürümüş diye hak arama yoluyla mücadeleden vazgeçmek piyasacı gerici düzenin ekmeğine yağ sürmek, düzen keyfiliğini ve dayatmasını meşrulaştırmak demektir.

İkincisi haklı olunan konularda mücadeleye ısrarla ve yaygınlaştırarak sarılmamak, suskunlar arasında kalmak ve kazanılan davalarda dava açanları yalnızlığa itmek mücadele kırıcılığı sonucunu doğurur.

Üçüncüsü, aynı konuda açılan siyasi mücadelenin uzantısı olan binlerce, onbinlerce dava bireyin, hukukun ve yargının sorunu olmaktan çıkıp toplumsallaşmanın yolunu açar.

Zorunlu din dersi davaları toplu eylem için en etkili olanlardan biri.

AKP döneminde kurumsal ve kamusal hizmetlerle birlikte siyasal ve toplumsal yaşam dinsel kural ve referanslarla dönüştürülürken açık ve en büyük darbeyi eğitim ve öğrenim yedi. Çocuklarımızın bilimsel ve özgür yaşamına atılan el aynı zamanda geleceği de ipotek altına almayı hedefledi.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi eğitim konusunu sürekli gündemine aldı ve mücadele cephesini genişletmek için zorunlu din dersinden müfredata, mescit uygulamasından sınavlara, tarikat ve cemaat vakıflarıyla yapılan protokollerden kimlikte din hanesine kadar farklı konularda davalar açtı,  “dava açalım" çağrısı yaptı.

1982 Anayasası’nın zorunlu kıldığı “din eğitimi” değil, ilk ve ortaöğretim kurumlarında “din kültürü ve ahlak öğretimi”. Din kültürü ve ahlak öğretimi, belli bir dini değil tarih içindeki tüm dinsel ve ahlaksal paylaşımları kapsıyor. Belli bir dinin ya da bir mezhebin eğitim ve öğretimi Anayasaya göre zorunlu olmadığı gibi devletin “ben yapıyorum” demesiyle de olmaz. Bu eğitim ve öğretim için kişilerin ya da küçüklerin yasal temsilcilerinin talebi şart: önce istek sonra ders.

AKP uygulamasında ise istek yok sayılıp zorunluluk esas kılınıyor. Devlet belli bir dinin kitabının ayet ve surelerinin, peygamberinin hayatının, bir mezhebin ibadet şeklinin ve duasının eğitim ve öğretimi zorunlu kılıyor. Hatta Milli Eğitim Bakanlığı, il müdürlükleri veya il müftülükleriyle imzalanan protokollerle belli cemaat ve tarikatların akıl dışı hallerinin öğretilmesi zorunlu kılınıyor. Yurttaşlık değil ümmetçilik, akıl ve bilim değil tapınma duygularıyla bezenmiş kulluk, kölelik müfredata öylesine yerleştiriliyor ki artık o müfredattan bilimsel eğitim dışında her şey çıkıyor.   

Dayatma karşısında “biz çocuğumuza bu dersin verilmesini istemiyoruz” diyenlere de karşı çıkılıyor. Anne baba ya da veli de ancak mahkemeye başvurarak, mahkeme kararıyla zorunlu din dersinden kurtulabiliyor. Mahkeme kararlarına uymayanlarla mücadele de bu çabanın bir parçası.

“Hukuk devleti” nutku atan yöneticiler ise hâlâ bu mahkeme kararlarını münferit görmekte ve itiraz etmekte ısrar ediyorlar, Anayasa’yı tanımıyorlar. “Kuran, peygamberin hayatı” gibi seçmeli dersleri bile zorunlu hale getiriyorlar. Siyaset önderleri öyle istiyor.

Mahkeme kararlarını okuyamıyorlar, okuma yazmaları yok desek, direten bakanlık Milli Eğitim Bakanlığı, yani okuma yazma öğreten bakanlık.

Diretiyorlar… Çünkü laiklik ve aydınlanma karşıtlığında gericilik mücadelesi içindeler; çünkü hukuku yalnızca kendi piyasacı ve gerici siyasetleri için, hukuksuzluklarını örtmek için kabul ediyorlar.

Diretiyorlar…    Çünkü İslami faşizm, düzenlerinin koruma yolu olarak görülüyor ve zorunlu din dersi için açılan davalar da bu diretme sonucu onları zorlayacak sayıya ulaşmıyor.

Diretiyorlar… Diretmekle de kalmayıp gerici politikalarını uygulamak için devlet okullarını imam hatipleştirip laik eğitimi de parası olan için satışa çıkarıyorlar.

Din özgürlüğü adı altında gericiliği dayatıyorlar.

Mahkemeler, zorunlu din dersi davalarında bu konuları tek tek vurguluyor. Son kararlar Konya Bölge İdare Mahkemesinden ve İzmir İdare Mahkemesinden geldi. Özetle, Zorunlu Din Dersine dayanak olarak gösterilen  “Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulu Başkanlığının 9.7.1990 günlü ve 1 sayılı kararı”nın da geçerliliği kalmadı. Bu kararlarda devletin Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak velilerin dinini açıklamak zorunda bırakılması da hukuk aykırı bulunuyor.

Zorunlu olan “din kültürü ve ahlak öğretimi”nde, Anayasa'nın öngördüğü amaca uygun bir müfredat, nesnel ve çoğulcu içerik, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik unsuru olarak kullanılmaması ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak bütün dinsel inançları eşdeğer görmesi gerekiyor. Öğretimde uygulanan müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun din kültürü ve ahlak bilgisi dersi olarak kabul edilemeyeceği ve din eğitimi halini alacağı, bu eğitimin de zorunlu olmayıp isteğe bağlı olacağı açık.

Zorunlu Din Dersine karşı mücadele uzun zamandır devam ediyor. Yargı içtihatlarında da yerleşik hale geldi.  Bu konuda tek tek dava açılmasına bile gerek kalmadı. AKP’nin diretmesini kırmanın yolu toplu, yaygın, örgütlü mücadeleden geçiyor. Bu konu 2018-2019 eğitim dönemi başlamadan yaygınlaştırılmalı ve kökten çözümlenmeli.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi’nin, "yürürlükteki Anayasa’yı ihlal eden hatta askıya alan bu anti laik dayatmaya karşı mücadeleden, dava açmaktan korkmayalım, çocuklarımızı zorunlu din dersinden, gericilikten ve karanlık gelecekten koruyalım" çağrısı, aynı zamanda örgütlü mücadelenin de çağrısı.

AKP döneminde başta eğitim sistemi olmak üzere, tüm kurum ve kamusal hizmetler dinsel kural ve referanslarla dönüştürülmeye çalışılmakta, toplumsal yaşam bu kurallarla tabi kılınmakta. Özgür bir yaşamı hak eden çocuklarımız için üşenmeden, sakınmadan dava açalım, mücadele edelim.

Emperyalizmin ılımlı adlı uyumlu İslam projesi hala geçerli, çünkü ihtiyaçları var. Sömürü gerçeğinin dinsel uyumlaştırma projesi sınıfsal okunmadıkça geçerli olmaya da devam edecek. 09 Ağustos 2018
Ali Rıza Aydın

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder