4 Aralık 2015 Cuma

MENDERES'İN TARIM İHANETİ (Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi Mi?"



Atatürk'ün Tarım Devrimi
Atatürk’ün Tarım Devrimi, İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, Halkevleri ve Köy Enstitüleri projeleri ile Türkiye’de modern tarım ve hayvancılık gelişmeye başlamıştır. Çok kısa bir süre önce dışarıdan alınan birçok tarım ürünü Türkiye’de Türk köylüsü tarafından üretilip yurt dışına satılmaya başlanmıştır. Türkiye, Atatürk’ün "akıllı projeleriyle" şekillenen çağdaş, "ulusal" ve "bağımsız" tarım ve hayvancılık politikaları sonunda çok kısa bir sürede kendi kendine yetebilen bir ülke haline gelmiştir. Kendi kendine yeten Türkiye, ülkeleri borçlandırıp kendine bağımlı kılan emperyalizmi rahatsız etmiştir.(Atatürk'ün Tarım Devrimi için Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal-Atatürk'ün Akıllı Projeleri, C.2).
ABD’nin Türk Tarımını Bitirme Projesi, Menderes ve DP
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) ekonomik alanda liberal politikalar izlemiştir. Avrupa Ödeme Birliği’ne giren Türkiye 1950 yılının son baharında üye devletlerle olan ticaretini büyük oranda serbest bırakmıştır. Türkiye, 1950-1953 yılları arasında iyi hava şartları, tarım arazisinin genişletilmesi, Kore Savaşı’nın yarattığı olumlu hava sayesinde dünyanın sayılı tahıl ambarı ülkelerinden biri durumuna gelmiştir. Türkiye’nin tarımdaki bu başarısı Türkiye için “ABD yardımını en etkili kullanan ülke” yorumlarının yapılmasına yol açmıştır.

Ancak zaman içinde Türkiye’de tarım arazisinin genişlemesinin durması, hava şartlarının kötü gitmesi ve dünyanın da normal şartlara dönmesiyle tarım üretimi azalmaya başlamıştır. DP’nin uyguladığı “serbest piyasa rejimi” başarılı olamamış ve dış ticaret büyük oranda açık vermiştir. Ekonomik şartlar ağırlaşıp dış borçlar artınca DP 1954’te dış ticarette bazı kısıtlamalara gitmiştir.

İki yıl kadar önce “ABD yardımını çok iyi kullanan ülke” diye alkışlanan Türkiye, 1955’ten itibaren ABD’den tarım ürünü satın almak için çok ağır şartlarda anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.
Menderes'in Tarım İhaneti
1955-1956 yılları arasında Türkiye ile ABD arasında imzalanan “tarım anlaşmaları” Türk tarımının gelişmesini önlemiş ve ABD tarım ürünlerine Türkiye’de her yıl genişleyen pazar açmayı amaçlamıştır.
İhanet 1:
12 Kasım 1956 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanunu"nun I. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında "Münakit Zirai Emtia Anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşma ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en önemli ayaklarından birini oluşturması bakımından dikkat çekicidir:

ABD, yardım adı altında 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşma ile kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve sığır eti, don yağı ve soya yağı gibi tarımsal ve hayvansal ürünleri Amerikan gemileriyle Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 46.3 milyon dolar karşılığında Türkiye’ye verecektir.

Türkiye, 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşmaya ek olarak 25 Ocak 1957 tarihli başka bir “tarım anlaşmasıyla” ABD’den şu tarım ürünlerini satın alacaktır: Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı… Bu ürünler Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 19.40 milyon dolara verilecektir. 

12 Kasım 1956 tarihli anlaşmaya göre adı geçen tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD aşağıdaki bağlayıcı şartlarla Türkiye’ye verecektir:
1.         Türkiye’ye satılan Amerikan tarım ürünleri fazlası, Amerika’nın aynı malların alıcısı bilinen pazarlara ve Amerika’nın düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye’nin iç tüketimi için kullanılacaktır.
2.         Bu anlaşma ile Türkiye’de satılacak malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyat tespit edilecektir.
3.         Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir.
4.         Amerikan tarım ürünleri fazlası Türk lirası ile satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na yatırılacak olan Türk liraları ABD Hükümeti tarafından kullanılacaktır.
5.         Türk ve Amerikan Hükümetleri, Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümet, bu anlaşmanın uygulanmasında özel teşebbüs sahiplerinin etkili bir biçimde rol oynaması için ticari şartlar sağlayacaklardır.
Anlaşmanın dikkat çekici yönlerini şöyle değerlendirmek mümkündür:
1.         ABD yardım adı altında Türkiye’ye kendi ihtiyaç fazlası tarımsal ve hayvansal ürünleri satacaktır. Yani Türkiye’ye satılan ABD ürünleri ABD tüketicisinden arta kalan ikinci sınıf ürünlerdir.
2.         ABD Türkiye’ye, buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı satacaktır. Bu ürünlerin neredeyse tamamını veya eş değer başka ürünleri Türkiye’de yetiştirmek mümkündür.
3.         Türkiye ABD’den satın aldığı tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD’nin düşmanlarına satmayacak, sadece kendisi tüketecektir. Yani Türkiye parasını vererek satın aldığı ikinci sınıf ABD ürünlerini ABD’ye sorarak tüketecektir. Bunun adı bağımlılıktır.
4.         Türkiye’nin yetiştirip ihraç edeceği tarım ürünlerini ABD kontrol edecektir. Yani ABD’nin “üretmeyin” dediği tarım ürünleri üretilmeyecek, “satmayın” dediği tarım ürünleri ihraç edilmeyecektir. Bunun adı sömürülmektir.
5.         ABD’nin ikinci sınıf tarım ürünlerine Türkiye milyonlarca dolar ödeyecektir. Bunun adı ABD yardımı değil, ABD kazığıdır.
6.         Türk ve Amerikan Hükümetleri “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için” devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümetin gayret sarf edeceği nokta dikkat çekicidir: “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak!” Amerikan Hükümeti’nin  bu yöndeki gayretini anlamak mümkündür, ancak Türk Hükümetinin bu yöndeki gayretini anlamak mümkün değildir. Türk Hükümeti, “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak için” değil, “Amerika’dan alınan tarım ürünlerini Türkiye’de yetiştirmek için” gayret sarf etmelidir.
Bu anlaşmayla ilgili "Gizli Anlaşmaların İçyüzü" adlı kitabın yazarı Haydar Tunçkanat’în şu değerlendirmeleri çok önemlidir:
Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor

Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır.

Kendi öz ürünümüz zeytinyağının sabun yapımında kullanılmasını bir kararname ile yasaklayarak onun yerine Amerika’dan satın alınan domuz karışımı don yağının kullanılması mecburiyetini getiren DP Hükümeti, Amerika’ya Pazar olma uğruna Türk zeytinyağı üreticilerini de açlığa ve yoksulluğa mahkum ediyordu. Türkiye’de pazarı olmayan Amerikan don ve soya yağlarına pazar açmakla hükümet Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarına aykırı olan bu anlaşmanın uygulanmasına geçiyordu. Zengin Amerikan çiftçisinin daha zenginleşmesi için Türkiye’nin de sömürülmesi zorunluydu ve bunun için de yoksul Türk çiftçisi, zeytincisi kendi hükümeti eliyle yoksulluğa itiliyordu.

Türk tarım ürünlerinin iç piyasadaki fiyatlarının dünya piyasalarındaki fiyatlara denk olduğu kabul edilse dahi Amerikan tarım ürünleri Türkiye’ye ithal edilirken Türk kanunlarına göre alınacak gümrük vergisi, özel idare ve belediyelere ait vergiler, resim ve harçlar, sundurma ve antrepo ücretleri, rıhtım resmi ve rıhtım ücretlerinden muaf tutulmuştur. Yerli ürünlerimizi ve Türk üreticisini korumak için kanunlarla konulmuş olan bu vergiler Amerikan tarım ürünlerinin Türkiye’ye ithalinde de alınmış olsaydı hem Türk Hükümeti vergi alarak gelirini arttıracak, aynı zamanda Amerika’dan ithal edilen bu ürünlerin fiyatları da artacağından aynı veya benzeri Türk ürünleriyle Türkiye’de rekabet edemeyeceklerdi. Amerika bu ürünlerin fiyatlarını kendi çıkarı için dünya piyasa fiyatlarının altında  Türkiye’ye vermeyeceğine göre en kestirme yol bu ürünlerin Türkiye’ye girişinde gümrük vergisi, diğer harç ve resimlerden muaf tutulmasıdır. Amerika’nın PL 480 sayılı kanuna göre yapılan bu ithalatta Amerika’dan ithal edilecek malların sürümünü arttırmak ve bunlara duyulan ihtiyacı geliştirmek amacıyla ‘emtianın memleketimize girişinde maliyetini arttırıcı herhangi bir tesire maruz kalmayarak, en ucuz şekilde ihtiyaç sahiplerinin istifadesine arzı zaruri bulunmaktadır’ gerekçesiyle 6969 sayılı kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirilmiş ve Amerika’nın anlaşmada öne sürdüğü şartlara uyularak önemli bir engel daha kolaylıkla aşılmıştır. Ancak bu kanunda Amerikan üreticisi himaye edilirken Türkiye’nin buğday, yağlı tohumlar, et, süt, peynir ve zeytinyağı üreticilerinin nasıl korunacağı ve yaşayacağı düşünülmemiştir. Amerikan tarım ürünlerine tanınan bu imtiyazlar karşısında yerli üretimin azalması, Amerikan tarım ürünleri ithalatıyla karşılanacaktır. Amerika tarım emtiasına tanınan imtiyazlar karşısında Türk ürünleri elbette rekabet edemezdi. Amerikan üreticisi, kendi devletinden başka Türk Hükümeti’ni de kendi arkasına almıştı.

Türk halkının çıkarları yerine Amerika’nın Türkiye’deki pazarlarını genişletme ve geliştirme politikasını bu anlaşma ile kayıtsız şartsız kabul eden bir iktidar Türk tarımı ve Türk üreticisini Amerikan çiftçisinin refahı uğruna bir çıkmaza ve felakete sürüklüyordu.
Amerika’nın Türk tarımını bitirme projesi, 12 Kasım 1956 tarihli anlaşma ve bu anlaşmaya ek 25 Ocak 1957 tarihli anlaşma dışında, 20 Ocak 1958 tarihli anlaşmayla devam etmiştir.
İhanet 2:
DP Hükümeti’nin Türkiye adına ABD Hükümeti ile 20 Ocak 1958 tarihinde imzaladığı “Tarım Ürünleri Anlaşması”nın belli başlı maddeleri şunlardır:

Bu anlaşmaya göre Amerika Türkiye’ye şu ürünleri satacaktır: Buğday, yem, soya fasulyesi veya pamuk yağı, tereyağı, yağlı süttozu, peynir, yağsız süttozu…Türkiye bu ürünler için taşıma masrafları da dahil 46.8 milyon dolar ödeyecektir.

Aynı anlaşmanın 2. maddesinin 1 (b) kısmında Türkiye 7 milyon doları Türkiye’deki iş hayatının geliştirilmesi amacıyla Türkiye’deki Amerikan firmaları ile bunların ajansları, teşekkülleri veya şubelerine, Amerikan zirai maddelerinin kullanılması ve tevziine yardım etmek amacıyla Amerikan firmalarıyla Türk firmalarına verilecektir.

Anlaşmanın 104 (e) bölümünün son paragrafına göre Amerika’dan alınacak mallardan Türkiye’nin borçlanarak alacağı veya Türkiye’de bu krediden yararlanacak Amerikan yerli ve yabancı firmalarının ihracata yönelmelerine imkan yoktur. Haydar Tuçkanat’ın değerlendirmesiyle: “Amerika’nın mutad pazarlarına zarar vermeksizin Türkiye’deki Amerikan tarım fazlası ürünlerine olan ihtiyacı ve istekleri artıracak yatırımlara yönelmektir. Türkiye’de hiç pazarı olmayan ve Türk halkı tarafından kullanılmayan soya yağı ve bugün (o gün) Türkiye’de üretilen ayçiçeği yağı, pamuk ve zeytin yağlarıyla kolayca rekabet edebilmekte, süt tozu okullarda çocuklara zorla içirilerek alıştırılmakta, soya fasulyesi ekimi ise kasten baltalanmaktadır.”

20 Ocak 1958 tarihli anlaşma’nın sonunda aynı tarihli ve 1755 sayılı Amerikan Hükümeti’nin bir notası yayımlanmıştır.

Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’den Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya gönderilen nota ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en somut adımlarından biri olması bakımından çok dikkat çekicidir.
İki maddelik bu Amerika notasında, Amerika Türkiye’den şu isteklerde bulunmuştur:
"a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı,
b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi etmeyi taahhüt etmektedir.
Ekselansınızın Hükümetinin, yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.

En seçkin saygılarımın kabulünü rica ederim Ekselans...” 

Amerika Büyük Elçisi Fletcher Warren’in bu notasına Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 20 Ocak 1958 tarihinde şu yanıtı vermiştir:

“ (…) İşbu anlaşmayı (20 Ocak 1958 tarihli anlaşma) imza etmekle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti:
a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı ve

b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi eylemeyi taahhüt etmektedir.

Ekselansınızın, Hükümetimin yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.

En derin saygılarımın kabulünü rica ederim ekselans…”


12 Kasım 1956 tarihli anlaşmanın 4. maddesinin 4. bölümünde Türkiye’nin tarım ürünleri ihracatının ABD tarafından kontrol edileceği kabul edilmişti. 20 Ocak 1958 tarihli ABD notasının resmi gazetede yayınlanmasıyla Türk dış ticaretinin ABD kontrolüne girmesi resmen kabul ve ilan edilerek uygulamaya konulmuştur.

Amerika Türkiye’ye “1 Ağustos 1958 tarihine kadar buğday ihraç etmeyeceksin!” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek buğday ihraç etmiyor…

Amerika Türkiye’ye “Eğer bu yasağa uymazsan ihraç ettiğin buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceksin” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek bu cezayı kabul ediyor…

Amerika Türkiye’nin belirttiği tarihler arasında buğday satışını yasaklamıştır, çünkü Amerika’nın buğday satışı için belirli pazarlardan istekler bu tarihlerde yapılacaktır. Eğer Türkiye bu yasağa uymayıp buğday satarsa, sattığı buğday kadar Amerikan buğdayını satın alacaktır. Amerika her şekilde kazanacak, Türkiye ise her şekilde de kaybedecektir. “Amerika, kendi çıkarlarını korumak için Bağımsız Türk Devletinin Hükümetine, kabul edilmesine imkan olmayan bir teklifi getirebiliyor da Türk Hükümeti bunu geri çevirmiyor.”
Tarım İhaneti 60'larda da Devam Etti
1950’lerde Türk tarımını bitirme projesini başarıyla hayata geçiren ABD, projenin kalan parçalarını 1960’larda tamamlamaya devam etmiştir. Örneğin, 24 Şubat 1963 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi Hakkındaki 161 Milyon Dolarlık İkili Anlaşma” ile ilgili olarak ABD Türkiye’ye 24 Eylül 1963 tarihinde, 11513 sayılı resmi gazetede yayımlanan bir nota vermiştir.

Tarım ürünleri anlaşmasının bir parçası olarak verilen notanın I. bölümünde ABD Türkiye’nin zeytinyağı ihracatını 1 Kasım 1962-31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki 12 aylık dönemde 10.000 tonla sınırlamıştır. Eğer Türkiye’nin bu dönemdeki zeytinyağı ihracatı ABD’nin izin verdiği miktarı aşarsa Türkiye kendi dövizi ile ABD’den aynı miktarda nebati yağ satın alarak cezalandırılacaktır. Türkiye’nin böyle bir gücü olmadığı için ihtiyaçtan fazla zeytin yağı dışarıya satılmayacak, fiyatlar düşecek, zarar eden üretici hem fakirleşecek, hem de ürününü satamadığı için üretimden vazgeçip, zeytin ağaçlarını kesip kışlık odun olarak yakacak ve işçi olarak ya İstanbul’a ya da Almanya’ya gidecektir. Türkiye’nin zeytin yağı üretiminin artarak dışarıya satılması Amerikan nebati yağlarının satışını etkileyeceği için ABD kendi ticari çıkarlarını korumak için Türkiye’nin ticari çıkarlarını baltalamıştır. ABD, Türk tarımına ve ticaretine büyük bir darbe vurmuştur.

ABD’in isteği sonunda 1963,1964 ve 1965 yıllarında Türkiye’nin nebati yağlar ve yağlı tohumlar ihracatı azaltılmış ve 6.400 tonu geçmemiştir.
Yağlı tohumlar ihracatının zeytin yağı ihracatıyla birlikte yıllık 6400 tonla sınırlandırılması, pamuk ve ayçiçeği gibi yağlı tohum veren bitkilerin ekimini de etkilemiş ve Amerikan soya yağı Türkiye içinde ve dışında alıp başını yürümüştür.

Notanın 2. bölümüne göre Türkiye’ye satılacak Amerikan buğdayının ithali ve kullanılması sırasında Türkiye buğday ihraç edemeyecektir.

Notanın 3. bölümünde Amerika’dan satın alınacak tarım ürünleri için Merkez Bankası’na yatırılacak Türk Lirası’nın Amerikalılar tarafından nasıl kullanılacağı anlatılmıştır.

ABD’nin sömürge ülkelerinde bile benzerine az rastlanabilecek bir küstahlıkla ve cesaretle “bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş hükümetine sunduğu bu nota Atatürk’ten sonra Türkiye’nin yeniden emperyalizmin pençesine düştüğünü göstermektedir.

21 Şubat 1963 tarihli Amerikan Hükümetinin notasına Türk Hükümeti aynı tarihli, 252.21 dosya numaralı ve 3125 sayılı karşı notasında şu yanıtı vermiştir:

Aşağıda metni kayıtlı 21 Şubat 1963 tarihli mektubunuzu almakla şeref duyarım”  cümlesinden hemen sonra Amerikan notası aynen verilmiş ve Türk notası şöyle bitirilmiştir:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin yukarıdaki hususlar üzerinde mutabık olduğunu bildirmekle şeref duyarım.

Ekselanslarından en derin saygılarımın kabulünü rica ederim. Muhlis Efe.”


“Bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş Türk Hükümetinin ABD Hükümetine verdiği bu yanıt, Atatürk’ten sonra Türkiye’yi yönetenlerin Türkiye’yi yeniden “bağımlı” bir ülke haline getirdiklerini göstermektedir.
Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi mi?
Türkiye'yi kelimenin tam anlamıyla her bakımdan ABD emperyalizminin pençesine bırakan Menderes, bilindiği gibi siyasi gücünü din istismarı ve köylü-çiftçi odaklı söyleminden almıştır. Ancak aynı Menderes, bir taraftan Atatürk'ün Türkçe okuttuğu ezanları yeniden Arapça okutmayı "dine dönüş" olarak adlandırıp, milletvekillerine "Siz isterseniz Hilafeti bile getirebilirsiniz?" derken, diğer taraftan Türkiye'de hiçbir dönemde olmadığı kadar (Bu AKP dönemi hariç) kilise açmış, yüzlerce tarihi camiyi buldozaerle yıkmıştır. Aynı Menderes bir taraftan radyoda mevlit okuturken, diğer taraftan ABD ile imzaladığı "tarım anlaşmaları" sonunda Müslüman Türk insanına domuz eti, domuz yağı yedirmiştir!
Şöyleki: Menderes'in DP'sinin 1950-1960 arasında ABD ile imzaladığı tarım anlaşmalarında Türkiye'nin ABD'nin kalmış don yağını ve konserve etlerini de aldığı belirtilmiştir. Ancak bu yağların ve etlerin ne eti olduğu konusunda en ufak bir açıklayıcı madde ve bilgi yoktur anlaşma metinlerinde. Yani "Müslümanlığı kurtarmış olmakla" övünen Menderes ABD'den aldığı kalmış don yağı ve konserve etlerin arasında domuz eti olup olmadığını merak edip sormamıştır.
Haydar Tunçkanat, bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: "....Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor

Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır.
.."
Bugün Atatürk'ü ve İnönü'yü "din düşmanlığıyla" suçlayan görevli tarihçiler ve açılımcı siyasiler, idam edildiği için "mağdur edebiyatı" yapıp ballandıra ballandıra anlattıkları, yücelttikleri, "Müslümanlığa büyük hizmet etmiş bir siyasi lider" diye tanıttıkları Menderes'in bu ABD DOMUZLARI meselesinden hiç söz etmemektedirler?
Sözün kısası şu ki:

Türkiye 1950’lerde ve sonrasında ABD’nin gerçek anlamda bir sömürgesi durumuna getirilmiştir. Atatürk’ün “milletin efendisi” olarak adlandırıp her bakımdan kalkındırmaya çalıştığı Türk köylüsü zaman içinde bitirilmiş, bir zamanlar kendi kendine yeten Türk tarımı baltalanmış, kendi buğdayını, kendi pamuğunu, kendi zeytin yağını,
 
 olmuştukendi sığırını üretip ihraç etmesine izin verilmeyen Türkiye, Amerikan buğdayına, Amerikan soya yağına, Amerikan pamuk tohumuna, Amerikan konserve sığır etine mahkum edilmiştir.
Yani özetle: Menderes ve DP'si, bir taratfan din istismarı yaparken diğer taraftan dine aykırı uygulamalara imza atmış, diğer taraftan köylüye, çiftçiye yönelik bir söylemle oy toplarken köylüyü ve çiftçiyi ABD köylüsüne ve çiftçisine kurban etmiştir. Görülen o ki, Menderes ve DP'si döneminde köylü çiftçi, kazanmıştır, ama bu kazanan köylü ve çiftçiler ABD köylüsü ve çiftçileridir. Ah ah...

Bu bölümü, Haydar Tunçkanat’ın 1969’da yayınlanan “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı kitabındaki şu cümlelerle bitirmek istiyorum:

Geçmişin acı ve kanlı tecrübelerinden sonra öğrendiğimiz gerçeklerden, Atatürk’ün koyduğu ilkelerden ayrılmamış olsaydık, boşa giden yıllar Türkiye’ye neler kazandırırdı bugün.”
Bu anlaşmalar dönemin Resmi Gazetelerinde yayınlanmıştır. Bkz.11 Haziren 1959 tarihli 10228 sayılı Resmi Gazete.
Sinan MEYDAN
7 Nisan 2013


Basın Açıklaması - Kadınlara Seçme-Seçilme Hakkının 81.Yılı



 Sayı   :2015/29
 Konu: “Seçme-Seçilme Hakkının 81.Yılı.”                                                                                        05.12.2015                                                                                                                                   
 Kod: 32.011.159
BASINA VE KAMUOYUNA
5 Aralık, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1926 da başlayan kadınların sosyal ve kültürel alanlar, eğitim, hukuk, çalışma ve toplumsal yaşama katılımını sağlayan yasal düzenlemelerin ardından, siyasal yaşamda yurttaş olarak yerini alma olanağı sağlamak üzere seçme-seçilme hakkını tanıyan Anayasa değişikliğinin 81. Yıldönümüdür. 

 Kadınlara seçme-seçilme hakkı Uygar olduğu iddiasındaki Fransa ve İtalya’da 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de tanınmıştır.  Uygar ülkeler bir yana bu gün Ortadoğu’da egemen olan dinci diktatörlüklerde, bırakın seçme seçilmeyi, “Kadınların, yanlarında erkek olmadan dışarı çıkması”, “yanlarında erkek bulunsa bile pazar yerine gitmeleri”, bisiklete binmeleri, araç kullanmaları” yasak. 

Osmanlı’da ilk nüfus sayımı II. Mahmut döneminde 1831 de yapılmış, yalnızca erkekler ve hayvanlar sayılmıştır. "    Türkiye’de Türk devrimi ve cumhuriyet yönetiminden derin rahatsızlık duyan, Osmanlı özlemi içinde yanıp tutuşan değerbilmez zavallıların öncelikle bu gerçekleri bilmesi gerekir.  

Genelde faşizm, özellikle de Dinci faşizm, egemenliğinin önünde en büyük engel olarak kadın hak ve özgürlüklerini görür.  Çünkü dünya örnekleri göstermiştir ki, kadını tam köleleştirmeden ne dinci faşist iktidar, nede emperyalist haydutlar iktidara tam egemen olamaz..   Bunu çok iyi bilen küresel çete ve işbirlikçileri hedef ülkede ilk saldırdıkları alan kadın hak ve özgürlükleridir.. IŞİD’in kadına yönelik olarak, ortaçağı bile aratan uygulamaları çok yakın ve yakıcı örnektir. Dinci Faşist çete  IŞİD’ın ele geçirdiği yerlerde kadına yönelik yasaklardan bazıları. Kadınların;

Yanlarında erkek bulunsa bile pazar yerine gitmeleri yasak.   Yüzleri tamamen kapanacak,  peçe takacaklar.  Yüzleri açık kadınlara satış yapılmayacak.

Ülkemizde 2002 de iktidarı ele geçiren ve yaptığı uygulamalarla Türkiye’nin aydınlığa yönelik rotasını dinci diktatörlüğe döndüren AKP iktidarının nihai amacı ile dinci IŞID çetesinin uygulamaları bire bir örtüşmektedir.

Ancak Ülkemizdeki  AB-D projesi olarak iktidarı ele geçiren dinci faşist iktidar, Türk kadınının ezici çoğunluğunun Kemalist cumhuriyetin değerlerine bağlılığının farkındadır.

Bu nedenle  Kadın hak ve özgürlüklerini örtü altından sinsice, usul usul geliştiriyor! Gün geçmiyor ki iktidar yetkilileri kadına yönelik saldırıyı teşvik ve tahrik eden fetvalar vermesinler.

“Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum. "RTE, “Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. "RTE

“Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar." , “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum." , “Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın." , “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün." Benzeri yüzlerce fetva.

İşte bu iklim, bu siyasal ortam “Humeyni'yi çok severim", “Atatürk'ü hiç sevmem", " Çünkü 85 yıldır çektiğim çilelerin müsebbibi o da ondan" “Belki yabancı manda altında inançlarımız daha iyi yaşayabilirdik. Daha özgür olabilirdik” diyen ucube, aymaz ve gafiller yarattı ülkemizde.

Geldiğimiz bugünkü koşullarda, kadın ve kadın hakları tam bir cendereye sokulmuş, kadınlar tüm kazanımlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. 20’nci yüzyılın başında tüm dünyanın imrendiği, çağdaş görüntüsüyle dünyaya örnek olan Türkiye'nin yerini bugün; kadına yönelik şiddet haberlerinin hiç eksik olmadığı, kadınların toplum ve iş hayatından dışlandığı, kadınlara yönelik Cumhuriyet kazanımlarının birer birer  yok edildiği  bir ülke görünümü almıştır.

Kadının kurtuluşunu salt “laiklik” talebi ve cinsiyet eşitsizliği içine hapseden, hatta AKP ye karşı, AKP ye benzeyerek muhalefet etmeyi siyasetinin ana ilkesi haline getirenlerle kurtuluş olanaksızdır. Türk kadını Kurtuluş savaşında olduğu gibi; bağımsızlığın, özgürlüğün, eşitliğin yaşanacağı günlere ilerleme yolunda, bundan önce aldıkları sorumlulukla aynı yolda eşleri, kardeşleri olan erkeklerle omuz omuza yürümeye kararlılıkla devam edeceklerdir.
Ulusal Eğitim Derneği Isparta Şubesi adına;
Feray SELEK                                                                                        Serpil YAVUZLAR
Başkan Yardımcısı                                                                                                Yazman

2 Aralık 2015 Çarşamba

BİR AB MANDACISI, ÇANKAYA KENT KONSEYİ BAŞKANI TEVFİK KIZGINKAYA’YA AÇIK MEKTUP



Sn. Kızgınkaya;
Çankaya Kent Konseyi 5. Olağan Seçimli Genel Kurulunda Çankaya Kent Konseyi Başkanlığına seçildiğinizi, 19 Kasım 2015 tarihli Ankara Yerel Gazetelerinde çıkan haberlerden öğrendim.
Özünde bir tür “eyaletleşmeye” yol açarak, emperyalizmle uyum/bütünleşme sürecini yürütülebilmesinin önemli ayaklarından biri olan “Kent Konseyi” başkanlığına seçilmenizi kutlamak bir yana, üzerinize eklemlemiş olduğunuz “Atatürkçü” kimliğiniz nedeniyle büyük bir talihsizlik olarak nitelendiriyorum..
Konu ile ilgili olarak 18 Aralık 2012 de kaleme aldığım KENT KONSEYLERİ YA DA ULUS DEVLETİN İMHASI” başlıklı yazım, kent konseyleri ile ilgili olarak eleştirilerimi içermektedir.
Yazıdan da anlaşılacağı üzere Kent Konseyleri, ulusal kimliği ve dirençleri dumura uğratma, Ulus devletlerin kent devletçiklerine dönüştürme, böylece gelişen küresel Pazarlar üzerinden sömürüyü kolaylaştırma amacına hizmet eden oluşumlardır. http://www.yadigardundar.com/makaledetay-10109/mahmut-ozyurek-yazdi-kent-konseyleri-ya-da-ulus-devletin-imhasi-18-aralik-2012.html  
Sn. Kızgınkaya;
ADANA ROTARY KULÜBÜ 27 Eylül 2011 tarih,13. Sayılı Bülteninde yazılan özgeçmişiniz de
1993 Yılında Atatürkçü Düşünce Derneğine üye olduğunuz, 1994- 1998 yılları arasında ADD Genel Başkan Yardımcılığı görevine seçildiğiniz, Aynı zamanda Atatürkçü Düşünce Vakfı kurucularından olduğunuz yazılı.
Yine Özgeçmişinizden öğreniyoruz’ ki Türkiye’nin dört bir yanına örümcek ağı gibi yayılmış, Emperyalizmin casus örgütlenmesi Rotary Kulüplerin vazgeçilmez eğitimcilerindensiniz. Başta Adana, Kayseri, Ankara olmak üzere, Türkiye’nin hemen her yöresindeki Rotary Kulüp’lerinde Konferans, söyleşi, panel ve eğitim çalışmalarında etkin görevler almışsınız/almaktasınız.
Konunun yabancısı olanlara anımsatalım; roteryan ve lions kulüpler mason yetiştirme merkezleridir.
Sn. Kızgınkaya; Rotary Kulübü'nde varılabilecek en üst düzey olan ve dünyanın en büyük alana yayılmış olan 2430. Bölge Guvernörü Erhan Çiftçioğlu 09 Mart 2005 tarihli bir söyleşisinde şöyle diyor;
   “Bu ülkenin son 50 yılında Rotaryanlar vardır. Ülkenin en yetişmiş kadroları Rotaryanlar'ın içinde bulunmaktadır. Tayyip Erdoğan'ın Türkiye için mucize olduğunu belirten Çiftçioğlu, şöyle konuştu: 'Bir mucize Turgut Özal'dı. Bir başka mucize, Tayyip Erdoğan'dır.”
Rotaryler'in BM ile birlikte çalıştığını da belirten Çiftçioğlu, “UNESCO, Rotary vasıtasıyla kurulmuş bir organizasyondur.”
“100 yıl önce kaybettiğimiz belirleyici gücümüz, AB'ye girmekle dünyada yeniden Türkler’ in eline geçecek ve belirleyici güç haline gelecek. Avrupalıların bizi almaktan başka seçenekleri yok” diye konuştu.”
Sn. Kızgınkaya ; Bölge Guvernörünüz Erhan Çiftçioğlu’da yalan, yanlış bilgi vermeyecektir sanırım.
Siz bu mandacı görüşlere katılmıyor da olamazsınız. Çünkü siz mason yetiştirme eğitim merkezlerinde eğitim verebilecek dereceye yükselmiş bir masonsunuz..
'Bir mucize Turgut Özal ve Bir başka mucize, Tayyip Erdoğan” la aynı amaca hizmet etmektesiniz.  Atatürkçü örgütlenmeler içinde yer almış olmanız tehdit ve tehlikenin boyutunu daha da artırıyor. Siz Atatürkçü örgütlenmeleri AB-D'nin sömürgeleştirme sistemine uyumlulaştırma, etkisiz ve eylemsiz kılma görevini yerine getiren bir mandacı ve masonsunuz.
Şimdi Türkiye’deki Rotary - Lıons kulüpleri ve Mason Localarına daha yakından bakalım..
Türkiye’deki Mason Locaları, Rotary ve Lions kulüpleri Türk yasalarına değil, uluslararası Mason Locaları, Rotary ve Lions yasalarına bağlıdırlar!.. Türklere değil, yabancı Mason, Lions ve Rotaryenlere daha yakındırlar!..
Türkiye ve Türkler için değil, küresel çetenin çıkarları için çalışırlar!..
Türkiye’deki Mason Locaları, Rotary ve Lions kulüplerinin etkinlikleri, projeleri, yaptığı/yaptırdığı hizmetler Soros ve Avrupa birliği hibe ve fonları tarafından finanse edilmektedir.
Sn. Kızgınkaya ; Mustafa Kemal ATATÜRK 1909’DA, daha 28 yaşında bir subay iken Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü durumdan çıkması için, iki hususun mutlaka yerine getirilmesini İttihat Ve Terakki Merkezi’nden (o tarihte iktidardaki parti)talep etmiştir:
- Cemiyet’in Masonlukla(Lionluk, Rotaryenlik) konusunda İlişkisinin Kesilmesi,
- Askerlerin Ya Siyaseti, Ya Da Askerliği Tercih Etmesi!..
Yine Mustafa Kemal Atatürk 11 Ocak 1935’te Kendisine “meşrik-i azam” olmasını teklif eden masonlara  'Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin, Yahudi uşakları, benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibilere uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye'deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edeceğim mahkemeye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan...' diyerek onları kovduğu bilginizdedir.
Atatürk’ün bedensel varlığının aramızdan ayrılmasının ardından 1948’lerde yeniden faaliyete geçerek 1950’lerde önündeki tüm engelleri aşan mason teşkilatları, Adnan Mendereslerin, Celal Bayarların, Süleyman Demirellerin özel çabalarıyla kurumsallaşmış, Anadolu’da mantar gibi çoğalmıştır. Şimdi de Tayyip Erdoğan’ın iktidarında açık açık propaganda yapabilir duruma gelmiştir.
Sn. Kızgınkaya ;  Masonluğu, Lionluk ve Rotaryenliği Atatürk’le, Atatürkçü düşünce ile bağdaştırma çabaları son derece iğrençtir. Sizin bu amaca hizmet ediyor olmanızı ise tanımlayacak kelime bulmakta zorlanıyorum.
ADD’yi devrimci, halkçı, tam bağımsızlıkçı, antiemperyalist, özünden arındırarak “Uysal-uyumlu” duruma getirmekle görevli ,“Atatürkçü Düşünce Derneğini, AB-D işbirlikçisi, gerici sistemin içine çekerek “ehlileştirme” amaçlı, özel görevlilerin hemen hepsinin Mason olması bir rastlantı olamaz değil mi? Örneğin Zaten bir mason olan Tansel Çölaşan ın ve sizin aynı dönemde ADD üzerinde, işbirliği içinde proje yürütüyor olmanız bir rastlantı değil ve olamaz.
 Sn. Kızgınkaya ;  Sözün burasında bir kez daha yineleyelim; Hem AB’ci, hem de Ulusalcı, Hem AB’ci, hem de Atatürkçü, Hem AB’ci, hem de Anti-emperyalist olunamayacağı gibi; hem Mason hem de ulusalcı, hem Mason hem de Atatürkçü, hem Mason hem de Anti-emperyalist! Olunamayacağını artık Türkiye de adının önünde Prof. Dr. Olmayan yurttaşlarımızın ezici çoğunluğu biliyor. Ama adının önünde “ Prof. Dr.” Yazan nicelerini tanıyoruz ve biliyoruz ki AB’nin, NATO’nun, SOROS Vakıflarının gönüllü avukatlığını, sözcülüğünü yapmaktalar. Ne karşılığında? Sorusunun yanıtını siz benden daha iyi bilirsiniz…
Kemalist İlke ve devrimlerinin varlık nedeni olan ulusal egemenliğimizin Hıristiyan AB’ye devredilebilmesi için “Atatürkçü (!) geçinen”, Anadolu’nun bağrına sokulmuş birer Truva Atı” olan, AB bağımlılığına yakalanmış utangaç AB’ci mandacılar ve masonlar ADD başta olmak üzere tüm Kemalist örgütlenmelerden ayıklanmadan, Kemalist Devrim aydınlığının yaşanacağı günlere ulaşmamızın olanaksız olduğunun bilinci ile…  02.12.2015

Mahmut ÖZYÜREK

****
Konu ile ilgili olarak 18 Aralık 2012 de kaleme aldığım KENT KONSEYLERİ YA DA ULUS DEVLETİN İMHASI” başlıklı yazım

“KENT KONSEYLERİ YA DA ULUS DEVLETİN İMHASI”

http://www.yadigardundar.com/makaledetay-10109/mahmut-ozyurek-yazdi-kent-konseyleri-ya-da-ulus-devletin-imhasi-18-aralik-2012.html  

Açık Mektuba Sn. Kızgınkayanın yanıtı;
 
Sayın Mahmut Özyürek,
Şahsımla ilgili ithamlarınızı reddediyorum. Yaşamım boyu hiç bir masonik yapılanma içinde olmadım. Her davet edildiğim ortamda karşımdaki 30-40 gence Cumhuriyet felsefesini anlattım, anlatmaya da devam edeceğim. İmam hatip lisesinde de anlattım, Diyarbakır'da da, Üniversitelerde de anlattım, köy ilkokulunda da. Bu güne kadar 3000 den fazla üstünde gençle buluştum, Atatürkçü Düşünceyi, Cumhuriyet Devrimimizi anlattım.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanızı Atatürkçülükle bağdaştırmamın olanağı yoktur. Bu yazdıklarınızın öncesinde, yazılarımı okumuş olsaydınız, 10 yıl yaptığım televizyon programlarından bir tanesini bile izlemiş olsaydınız bu şekilde itham etme yanlışlığına düşmezdiniz.
Bugün toprak altında olan Devrim şehidimiz Ahmet Taner Kışlalı'yla, Alpaslan Işıklı'yla, Neşet Çağatay'la, Turgut Özakman'la... il il gezen bir kişi olarak yazdıklarınızı üzüntüyle okudum.
Şahsıma en çok saldıranların fethullahçılarla ikinci cumhuriyetçilerin olması benim onurumdur.
Yöneticisi olduğum hiç bir kuruluşta ne bir AB projesi ne de başka bir emperyal yapı ile ilişkim olmadı olamazda. Bir hafta önce seçildiğim Kent konseyinin nasıl bir çalıma yapacağını izlerseniz görürsünüz.
Sonuç olarak, kendinden başka herkesi vatan haini olarak gören anlayışla hakkımdaki sözlerinizi bir kez daha reddediyorum. Biraz çaba göstererek ulaşabileceğiniz yazılarımdan ikisini daha doğru bilgi sahibi olmanız için gönderiyorum. 
Kemalist sol kimliğim, bu ve benzeri karalamalarla lekelenmeyecek kadar açıktır.
Emperyalistlerin maşası olan bu gerici anlayışın ülkemizde bir daha iktidar olmaması için her platformda mücadele etmeye devam edeceğim.
Aydınlık günleri, kendisini Atatürkçü, Kemalist, Cumhuriyetçi vb olarak tanımlayanların birbirine güvendiği ve dayanışma içinde mücadele ettikleri zaman yaşayabileceğiz.

2 Aralık 2015 12:17 tarihinde Mahmut özyürek <ankhukuk1@gmail.com> yazdı: