29 Ağustos 2016 Pazartesi

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birlikçi (üniter) yapısına darbe


"Biz, sadece hukuki olduğumuzu göstermek için onları istifaya davet ediyoruz; yoksa Bülent ARINÇ gibi ahmak olmadığımızdan asla istifa etmeyeceklerini zaten biliyoruz…"
  
Amerika Dışişleri Bakanı olan Condoleezza RICE, 7 Ağustos 2003 tarihinde Amerika Ulusal Güvenlik Danışmanıyken Washington Post gazetesinde yayınlanan makalesinde, içlerinde Türkiye’nin de olduğu 23 ülkenin, anayasalarının ve sınırlarının değiştirileceğini yazdıydı. BOP denilen bu uygulamada, Afganistan işgal edildi, Irak ve Libya bölündü; Suriye karıştırıldı. Ülkemizdeki eşbaşkanlarına da açılım ve terörle müzakereler yaptırdılar. Akil insanları, Oslo görüşmelerini hatırlayın; Kandil-İmralı hattında yapılan kuryelikleri hatırlayın. Sanki sömürgeciliğin kiralık tetikçisi ve bebek katili değilmiş gibi ÖCALAN’dan medet umanları hatırlayın. Kamuoyuna psikolojik operasyon yapmak için, gençliğinde namaz kılan, dindar ÖCALAN portresi bile çizmeye çalışan ahmaklar çıktı. Her yıl, Türk’ün bahar bayramı nevruzda, paçavralarıyla meydanlara doluşturulan binlerce bölücüye, kurtarıcıymış gibi güya ÖCALAN’a ait olan CIA’nın hezeyanları meydanlardan duyuruldu.
Tüm bunlar, BOP’un ayrıntıdaki parçalarıdır ve BOP 23 ülkeyi kapsayan genişlikte, uzun süreli bir uygulama olduğundan tamamlanması da yıllar alacaktır. Bazılarının çıkardığı söylentilerin aksine BOP, uygulamadan hiçbir zaman kaldırılmadı ve kaldırılmaz; sadece bazen sömürgeciliğin istediği yönde hızlı gelişmeler olurken bazen de yavaşlamalar olmuştur. Uygulamada, yavaşlama veya duraklama görüldüğünde, strateji ve kullanılan saha elemanı değişikliklerine gidilerek proje sonuç alınacak şekilde uygulamaya devam edilir. Tarihte, dış politikada yepyeni bir proje geliştirmek ender görüldüğü gibi; geliştirilen projelerin, tamamen uygulamadan kaldırıldığına da rastlanmaz.
Yani; genelde alt yapısı oluşturulan, elde bilgisi biriktirilen ve sahaya elemanları yığılan projelerin içerikleri düzeltilir ve istenilen sonuç alınacak şekilde gerçekleştirilmeye çalışılır. Devletlerin politikalarında devamlılık söz konusu olduğundan 50-70 yıl gibi zamanlar, devletler için birkaç ay gibidir. 15 Temmuz 2016 akşamında olanları da bununla ilişkili değerlendirmek gerekiyor…

Daha önceki bir yazımızda: “Anayasa hukukuna göre yeni anayasa, işgal veya uzun süre iç karışıklıklar gibi anayasanın ortadan kaldırıldığı ve anayasaya göre hareket edip bu suçları yargılayacak kurumların yıkıldığı ortamlarda yapılır. Böyle ortamlarda, yeni anayasayı yapacak Kurucu Meclis üyeleri önce halk tarafından seçilir; daha sonra halk tarafından seçilen Kurucu Meclis üyelerinin yazdığı anayasa halk oylamasına sunulur ve % 67 ve üzerinde evet oyu alırsa kabul edilir. Anayasa hukukunda Kurucu Meclise, Asli Kurucu İktidar da denir. Kurucu Meclisten sonra var olan Anayasa’yla oluşan meclise ise Tali İktidar denir ve böyle meclislerin yeni anayasa yapma yetkileri kesinlikle yoktur; sadece var olan Anayasa’ya göre değişiklikler yapabilirler. Dolayısıyla; günümüzde ve gelecekte TBMM Tali İktidar olduğundan, çalışma yöntemlerini, görev ve yetki alanlarını düzenleyen ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni var eden Anayasa’ya göre hareket etmek zorundadır. Tali İktidar, bizzat kendisini var eden Anayasa tarafından düzenlendiğine göre, bu iktidarın yine Anayasa tarafından sınırlandırılması her zaman geçerlidir. Tüm anayasalara bakıldığında, anayasaların, tali iktidarlara pek çok içerik, şekil ve zaman yönünden sınırlar belirledikleri görülür. Bu gerçeklerden anlaşılıyor ki, her yeni anayasa, hukuki devamlılığın ürünü değil kesinti sonrası başlangıçtır; çünkü hiçbir anayasada, kendisinin ortadan kaldırılıp kendinden sonra yeni anayasanın nasıl yapılacağı düzenlenmez…” dediydik.
 Yani tümden yeni bir anayasanın yapılabilmesi için, işgal, iç karışıklık veya darbeden biri gerekiyordu; sömürgecilik de darbeyi yaptırdı. Çünkü sömürgecilik, yaptığı çok yönlü olasılık ve stratejik değerlendirmeler sonucunda, bu darbe kalkışmasıyla ya ordunun bölüneceğini ve iç dış güvenlikten sorumlu kurumların birbirleriyle uzun süreli çatışacağını ya da kurumların birlik olup darbeci cuntayı bastıracağını varsaydı. Ancak hangisi olursa olsun, sonuçta kesinlikle kendi işine yarayacağını biliyordu ve bundan emindi. Kullandıkları icracı saha elemanlarını ise harcadılar…

1938′den sonra, ülkemizde, siyasi, askeri, iktisadi, hiçbir şey, sömürgeciliğe rağmen yapılmamıştır; aksine hep sömürgecilere danışılarak ve onayları alınarak yapılmıştır. Sömürgeciler, hiçbir işini tabana rağmen yapmaz; sömürgecilik, önce kitleyi istediği yöne yönlendirir sonra da sanki kitlenin yararınaymış gibi sömürgeci isteklerini tabana yaptırır. Bu nedenle, 15 Temmuz 2016 akşamındaki darbe, cuntacılar açısından başarılı olsaydı, sömürgecilik için başarısız olacaktı çünkü darbecilerin arkasında kitle desteği yoktu; bundan dolayı, sömürgecilik bunu başarısız olsun diye kurguladı.
Evet, sömürgecilik bir tür başkanlığı andıran, otoriterleşmenin arttığı tekelci bir yönetim istiyor ancak bunu kitleye rağmen değil; kitlenin desteklediği ekiple yapmak istiyor. Sömürgecilik başkanlık istiyor, çünkü 80 milyonluk bir ülkede, herkesi tek tek ikna etmek onlara zor geliyor ve bu onlar için zaman kaybına yol açıyor. Sömürgecilik başkanlık istiyor, çünkü başkanlık olsaydı milli bürokrasi ağırdan almayacak, başkanla Suriye’ye girecek, hem Suriye’yi hem de Türkiye’yi aynı anda bölecekti. Sömürgecilik başkanlık istiyor, çünkü başkanlık olsaydı, milli bürokrasi olmayacak ve böylece bölücü terör örgütü PKK’ya karşı harekât yapılmayacaktı. Daha sayamayacağımız pek çok nedenlerle, sömürgeciler, yetkileri geniş, ülkenin hukuk düzeni tarafından denetlenmeyen bir başkan istiyorlar ve böylece 80 milyonluk bir kitleyi onun aracılığıyla ellerinin altında tutacaklar.
AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, bir AKP’linin yazdığı gibi: “Son iki yüzyıl içinde ilk defa iç dinamikler ile dış dinamikler örtüşmektedir.” Burada, AKP’linin iç dinamikler dediği, AKP’liler; dış dinamikler dediği ise sömürgeciliktir.
Aylardır batı medyasında yayınlanan darbe yazılarına ve göstermelik kavgalara siz bakmayın. Bir yandan Suriyeli muhalif denilen teröristleri Eğit Donat anlaşmalarıyla Suriye AKP’yle karıştırılırken diğer yandan AKP’yle göstermelik kavgalar ediliyor ve batı medyasında birkaç aydır darbe yazıları yayınlanıyordu ki bu iş anlaşılmasın.
Aylar önce batı medyasında yayınlanan yazılardan birinin çevirisini okurken şöyle düşündüm: “Hayır! Genelkurmay milliyse asla darbe yapmamalı. Adnan MENDERES olayından sonra yaşananları gördük. Bu AKP anlayışına 100 yıl daha bitmeyecek mağdur masalları yaratarak bizzat AKP’nin rezil ve sefil anlayışını kurtarmak ve yaşatmak demektir. 27 Nisan 2007 tarihindeki e-mıhtıra danışıklı dövüşündeki gibi, aha bize darbe yapıyorlar, mağduruz ve buna direnerek kahramanız masallarıyla duygusal kitlelerin kafalarını biraz daha karıştıracaklar. AKP’nin gerçekleştirdiği bozgun ve yıkım, tüm millet tarafından anlaşılmalı ve milli irade gerekeni hukuk çerçevesi içinde demokratik yollardan yapmalı…”

Ayrıca, durup dururken açık kaynaklarda darbe olasılığı yazılıyorken kurumların böyle bir kalkışmadan habersiz olabilecekleri düşünülemez. Darbe gibi geniş katılım, yığınak; karşı eylemler düşünülerek bunları etkisiz hale getirecek karşı önlemler gibi çok yönlü stratejik bir uygulama hazırlığı yıllar gerektirir. Böyle bir hazırlığın, ilgili istihbarat birimleri tarafından, dış basından önce haber alınması gerekir. Böyle bir imkân yoksa bu ülkemiz için acizlik göstergesidir. Hadi diyelim ki söylendiği gibi MİT bunu darbe günü saat 16’da haber almış olsun; acil bir dış saldırı kadar önemli bir bilgiyi, anında başbakan ve cumhurbaşkanına neden vermiyor? İstihbarat alındıktan sonra, saat 18’de genelkurmayda yapıldığı söylenen toplantıya, deniz ve hava kuvvetleri komutanları neden çağırılmıyor? Güya geç haber alınan darbeye karşı yapılacaklara dair, hava ve deniz kuvvetleri komutanını çağırmadan nasıl toplantı yapılıyor? Sömürgecilikle işbirliği içinde askeri[1] ve siyasi[2] ortak bir harekât mı yürütüldü de, dışarıdan soru sorulduğunda, herkes kendini kurtaracak ifadeyi verdiğinden yalanları birbirleriyle uyuşmuyor? Cumhurbaşkanı, dış basına yaptığı açıklamaların birinde darbeyi eniştesinden öğrendiğini söyledi. Bu enişte, hangi enişte? Bir eniştenin enerji bakanı olduğunu biliyoruz. Yoksa bundan sonra başkanlık adı altında kurulacak aile saltanatlığında, görümce genelkurmay başkanı, elti istihbarat başkanları mı göreceğiz?

Gelelim darbe kavramına ve sonrasında yapılan bazı icraatlara. Darbe nedir? Darbe anayasayı ortadan kaldırmaktır; dolayısıyla darbeciler anayasayı ortadan kaldırma suçundan yargılanacaklar. Ancak anayasa ne derse desin diyen düşük profilli başbakan, bu anayasayı tanımıyorum diyen içişleri bakanı ve sevsinler sizin anayasanızı, anayasa vesayetin son kalesidir ve biz o anayasayı parça pinçik edeceğiz diyenler de darbecilikten yargılanacaklar mı?

15 Temmuz 2016 akşamından sonra hemen birileri fırsattan yararlanmak ve Türkiye’yi ordusuz bırakmak için, askeri okulların kapatılması gerektiğini yaymaya başladılar; birkaç gün içinde de buna dair Kanun Hükmünde Kararname yayınlandı.
 Öncelikle belirtelim ki, darbe, silahın kural dışı kullanılmasıdır. Siz, eğitimi veya hukuku değiştirerek darbeyi önleyemezsiniz. Darbeyi önlemenin tek yolu, herkesin anayasaya uymasıdır. Çünkü birileri hukuk dışına çıkarsa, herkes hukuk dışına çıkar. O nedenle darbeden sorumlu ve suçlu, anayasayı ilk ihlal edenlerdir. Hem darbe gerekçesiyle illa bi yerler kapatılacaksa, darbeleri sevk ve idare eden Amerika elçiliği ile Amerika üsleri kapatılsın; NATO’dan çıkılsın. Bir yandan bohçacı çingeneler gibi şehir merkezlerindeki kışlaları kapatacağız derken, diğer yandan şehrin göbeğine topçu kışlası yapacağız inatlaşması neyin nesi oluyor? Aslında yapılacaklar, sömürgecilik tarafından önceden hazırlanıp içeride kullandıkları özel görevlilerinin ellerine tutuşturulmuştu.[3]
Daha önce GES’in (Genelkurmay Elektronik Sistemleri) Genelkurmaydan alınıp MİT’e verilerek ordunun istihbaratı yok edilirken; şimdi de sahil güvenlik ve jandarmanın tümden Genelkurmaydan koparılması ordunun iç güvenliğe yönelik gözünü çıkarmak ve kollarını bağlamaktır. Tüm bu olanlardan anlaşılıyor ki, ülkemizin güvenlik ve savunma zaafını amaçlayanlar çok iyi çalışıyorlar…

Sömürgeciliğin ülkemizde öttürdüğü zurnaların, sivil veya profesyonel ordu zırvalıklarıyla milletimize kabul ettirmeye çalışacakları en küçük bir değişiklik; orduda sadece hiyerarşik yönetim disiplinini bozmakla kalmaz, aynı zamanda atamaları, eğitimi siyasileştirir ve kaliteyi düşürür. Geçtiğimiz yıllarda vicdanı ret ve bedelli askerliğin ülkemizde tartışılmaya yeltenilmesi de bu konu içindedir.
AKP döneminde, din ve yargı siyasileştirilerek her ikisinin de etkisi ve saygınlığı yok edildi; orduya da bunu mu yapmak istiyorlar. Bir fizikçinin iyi fizikçi olup olmadığına en iyi fizik otoriteleri karar verebilir. Bu durum, matematik, yazılım, tıp ve diğer tüm uzmanlık alanları için geçerlidir. Dolayısıyla, harp akademilerinde kurmaylık eğitimi alan bir askeri öğrencinin, iyi bir general adayı olup olamayacağını ancak ve ancak askerlik işinin ehli, yetkin askerler bilir. Bu okulların kapatılmasına dair gösterilen bir başka gerekçe de sızma girişimleriymiş. Okullar sivilleşirse sızma girişimi olmayacak mı? İçişleri bakanlığına sızdılar, polisi, mülki amirlikleri ele geçirdiler; içişleri bakanlığı kapatılacak mı? Yargıya sızdılar, yargı kapatılacak mı? MİT’e sızdılar, MİT kapatılacak mı? Siyasete sızdılar, siyaset kapatılacak mı? YÖK’e, eğitim bakanlığına sızdılar; eğitim bakanlığı kapatılacak mı? Genelkurmayı, yargısı, istihbaratı, bakanlıkları, siyaset kurumu olmayan ve hepsi birbirine karıştırılan bir devlet olabilir mi? Bu ne akıl dışılık, rezillik, kepazelik, sefillik; yoksa tüm bunlar bile bile kasıtlı mı yapılıyor?
Sızma girişimi, her zaman, her yerde vardır ve olacaktır. Bunu önlemenin yolu bu değildir. Orduya sızdığı söylenen darbecilerin ordudan ihraç edilmesine, zamanında kimler şerh koydu. Tüm bu soruların cevapları açıktır ve bilinmektedir. Genelkurmay’ın Savunma Bakanlığına bağlanmasını önermek de yanlıştır. Bu ordunun siyasileşmesini ve asıl görevini yapamaz hale gelmesini sağlar…

Ülkemizde yapılan yanlışlardan biri de, olayların geçmişe dönük uzun süre değerlendirilmesi ve toplumun geçmişte kalan ve artık işe yaramayan bazı gerçeklerle oyalanmasıdır. Tam bu anda, geçmişteki mağdurlar, ben size dememiş miydim şeklinde ağlaştırılırken ellerini ovuşturan fırsatçılar, işlerini görmekte ve yapacakları yanlışları, geçmişte mağdur ettikleriyle topluma kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Geçmişte mağdur edilenler, buna dikkat etmeli; cemaatçi darbecilerin geçmişteki suç ortaklarının tuzaklarına düşmemeye özen göstermelidirler. Çok yaşamsal bir dönemden geçerken, dramaya hiç gerek yok. Geçmişte mağdur edilenler bilmeliler ki, cemaatçi darbecilerin geçmişteki suç ortaklarının birşey öğrenmeye, düzelmeye niyetleri yok; bunlar, kasıtlılar ve yeni suçlarında kullanabilecekleri yeni suç ortağı aramaktadırlar.
 Hem, 15 Temmuz 2016 darbesinden önce, 24 saat Türkiye öyle mi bölünsün böyle mi bölünsün tartışmasını yapan siyasiler ve medya, nasıl oldu da birden bire milli oluverdi. Anlayacağınız, bu siyasilerin ve medyanın, sizden alabilecekleri birşey yoksa, sizin adınızı bile hatırlamazlar ve bir an bile dönüp yüzünüze bakmazlar.
15 Temmuz 2016 darbesinden sonra görüyoruz ki, siyasi muhalefet de bilerek veya bilmeyerek bu ağlaştırma tuzağına düştü. Darbeciler, meclisi bombalayarak parlamenter sistemi hedef aldıklarını gösterdiklerinden; darbecilere karşı siyasi muhalefet parlamenter sisteme sahip çıkıp ilgili yetkilileri meclise davet etmeliydi. Siyasi muhalefet, bunu yapmak yerine, daha önce adına başkanlık dedikleri ve içinde Türk Milleti adının olmadığı anayasa taslağını hazırlatan ekibin kaçak sarayına sığınarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birlikçi (üniter) yapısını yıkmaya soyunduklarını ve özerk eyaletli federasyon anayasasında görev almaya hazır olduklarını gösterdiler.
Nitekim, darbe tarihi üzerinden daha henüz bir hafta geçmemiş olmasına rağmen; AKP’lilerin deyimleriyle düşük profilli başbakan yeni anayasadan söz edebilmiştir. Yine içinden geçtiğimiz günlerde, tarihte hiçbir zaman var olmayan hayali etnisitelerin listesi, ne mutlu o’yum, bu’yum, şu’yum adı altında medyada döndürülmekte ve toplumumuzu çökertecek psikolojik operasyon, güya kurtuluş, birlik beraberlik mesajıymış gibi toplumun bilinçaltına enjekte edilmektedir. Yazdıklarımızı anlamak istemeyen ve itiraz edecek kişilere, AKP’nin daha önce hazırladığı ve içinde Türk milleti adının olmadığı anayasa taslağını hatırlatırız. Tüm bunlardan AKP’nin ilk olarak 6., 66., 123. ve 127. Madde değişikliklerini amaçladığı apaçıktır…

Kamuda yapılan ve insana, sanki ince eleyip sık dokumadan, acele, oldubittiye getiriliyormuş hissi veren bürokrat değişikliklerine de değinmekte yarar var. Cemaatçi denilerek kamuda boşaltılan 100 bine yakın kişilik kadrolara yeni alımlar yapılırken ehliyet ve liyakate dikkat edilecek mi? Yoksa özerk eyaletli federasyona uyumlu ve bu anlayışı benimsemiş kişiler mi özenle seçilip ilgili kadrolara yerleştirilecek?
Kamu görevlerinde açığa alınan ve soruşturulan 100 bine yakın kişinin tamamının cemaatçi olduğu bu kadar kısa zamanda nasıl tespit edildi? Yoksa önceden biliniyorlardı da darbe olması mı beklendi?
Ø Bunların cemaatçi oldukları biliniyorduysa ve darbe yapmasalardı, ne zaman ve nasıl tasfiye edileceklerdi?
Ø Ya da tasfiye edilecekler miydi?
Ø Böyleyse, görevde ihmal, suça teşvik ve suça katılma söz konusu değil midir?
Ø Örneğin bu 100 bine yakın kişinin, daha önce kamuya atanması ve görevde yükselmelerinin ne kadarı 14 yıllık AKP hükümetleri döneminde oldu?
Ø Cemaatçi bahanesiyle kamuda yapılan açığa almalarda, istenmeyen kişilere karşı en küçük cemaat teması aranabilirken; cemaatle koyun koyuna yatmış, sarmaş dolaş olmuş ve halen AKP’de etkin olarak bulunanlara da aynı işlem yapılacak mı.[4] Yoksa bunlar, aldatıldık, kandırıldık ve yanıltıldık diyerek görevlerine devam mı edecekler?
 Bölücü AKP’liler, cemaat konusunda, aldatıldık, kandırıldık ve yanıltıldık diyerek görevlerine devam edemezler! Bilinmelidir ki hukukta, aldatılma, kandırılma ancak ilgili eylemin öncesinde kişinin akıl sağlığı yerinde değildir raporu varsa makul görülür. Eylem öncesinde, kişinin böyle bir raporu yoksa, aldatılma, kandırılma kesinlikle söz konusu değil, bizzat ilgili eyleme iştirak söz konusudur. Hukukta eşitlik, olmazsa olmaz olduğundan hiç kimseye suç işleme imtiyazı sağlanamaz! Hukuk herkes içindir ve hukukta eşitlik olmazsa olmazdır; bu nedenle hukukçu, kişilerin veya ekiplerin değil, hukukun tarafıdır. Yargılamaya, kişilerin konumuna veya tarafına bakılarak bazılarına evet bazılarına hayır denemez. Deyim yerindeyse: Ya hep ya hiç! Eşitliği düzenleyen Anayasa’nın 10. Maddesinin ilgili kısmında şöyle yazıyor: “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” Bu demektir ki, hukukta, herhangi bir eşitsizlik olamayacağı gibi; hiç kimseye de özgürce suç işleme ayrıcalığı -hele ki kamu zararına- tanınamaz ve her suç faili mutlaka yargılanmalıdır. Yargılamayı, AKP’nin istemediği bazı kişiler üzerinden değil; hukukta olmazsa olmaz eşitlik gereği tümü üzerinden yapmak ve tüm cemaatçileri tasfiye etmek gerekir. Başta iktidar partisi olan AKP’nin üyeleri cemaatçilikten yargılanmalı…

Özellikle 2007 yılından sonra, bölücü AKP’nin hukuku siyasileştirerek suçunu ondan daha büyük bir başka suçla örtme serisi sonsuza kadar devam edemez! Hukukta sorumsuz yetki yoktur, her yetki sorumluluktur; dolayısıyla, yetkilerini hukuk dışı sorumsuz kullanarak sorunlara neden olanlar, neden oldukları sorunları çözme iddiasıyla görevlerine devam edemezler; derhal istifa etmelidirler. Evet, istifa hukuki bir eylemdir; bunlar, hiçbir zaman hukuka uymadıklarından istifa da etmezler. Biz, sadece hukuki olduğumuzu göstermek için onları istifaya davet ediyoruz; yoksa Bülent ARINÇ gibi ahmak olmadığımızdan asla istifa etmeyeceklerini zaten biliyoruz…

Özetlersek: İktisadi, hukuki, kültürel her alanda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birlikçi (üniter) yapısını hedef alan sömürgeciliğe karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birlikçi (üniter) yapısını korumayan, yaşatmayan ve savunmayan herkes şaibelidir.
Kanaat önderi diye toplum karşısına çıkıp konuşan ve imkânı ölçüsünde icraatta bulunacak kişiler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birlikçi (üniter) yapısını koruyacak, yaşatacak ve savunacaklarına dair samimiyetlerini, söz ve eylemleriyle kanıtlamak zorundadırlar…

Deniz KAÇAĞAN

Kaynak:
[1] http://odatv.com/insan-celladiyla-ayni-helikoptere-biner-mi…
[2] http://www.yurtgazetesi.com.tr/karmasik-dusunceler-makale,1…
[3] Arslan BULUT – 1993 yılındaki Yeni Zemin kararları; 5 Ağustos 2016; Yeniçağ
[4] Arslan BULUT – Yürekleri hoplatan ifade; 2 Ağustos 2016; Yeniçağ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder