16 Ocak 2015 Cuma

PKK: Emperyalizmin Müstakbel Taşeronu


Son zamanlarda, ABD’nin dış politikasını yönlendiren önemli şahsiyetlerin ağzından Kürt örgütleri ve liderlerine yönelik Ortadoğu’da ABD lehine oynadıkları “olumlu” role vurgu yapan övücü açıklamaları sıkça duymaya başladık. Barzani’ye yönelik zaten belli bir geçmişi bulunan bu takdir edici tutumun şimdi yavaş yavaş Suriye’de PYD’ye ve onun üzerinden PKK’ye yöneldiği gözlerden kaçmıyor.

ABD’nin bu yaklaşımının PKK saflarında karşılık bulduğu, PKK merkezli siyasanın kimi önemli isimlerinin (Murat Karayılan, Cemil Bayık, Aysel Tuğluk, Gülten Kışanak vb.) kamuoyuna yansıyan açıklamalarından anlaşılıyor.

En son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim, PKK’nin bu yönelimi onu sonuçta emperyalizmin bölgesel taşeronu, hatta paramiliter örgütü haline getirecektir. Bu aslında emperyalist devletlerle faydacı ilişkiye giren, onların gölgesinde mesafe almaya çalışan bütün ikincil güçlerin; devletlerin, toplumsal hareketlerin, etnik, mezhepsel, ulusçu akımların hatta bireylerin kaçınılmaz kaderidir.

Geçmişte Türk-İslam sentezciliğinin de aynı yoldan giderek işi emperyalizm adına tetikçiliğe vardırdığı herkesin malumu olsa gerek. PKK özelinde Kürt milliyetçiliğinin sol, sosyalist bir geçmişe sahip olması onu bu akıbetten koruyamaz.

Bu geçmiş, PKK’yi ABD’yle işbirliği söz konusu olduğunda başlangıçta epey zorlamış, kimi önemli kadroları nezdinde güçlü itirazlarla karşılaşmasına yol açmıştır, ancak gelinen noktada iç tartışmaların aşıldığını (bastırıldığını) ve PKK’nin ABD’yle aleni işbirliğine yöneldiğini daha doğrusu var olan ilişkisini daha da geliştirerek alenileştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kaldı ki; PKK’nin hatta genel olarak Kürt milliyetçiliğinin Türkiye’de sol, sosyalist bir zeminde gelişmesi Soğuk Savaş konjonktürünün bir ürünüdür; solculuk Kürt ayrılıkçılığının tarihsel geçmişine ve hatta doğasına ait bir özellik değildir. Kürt milliyetçiliğinin daha eski geçmişi sosyalistlik bir yana burjuva anlamında dahi modern bir ideolojik formdan yoksundu. Feodal, sağcı, İslamcı karakteri ağır basıyordu. Kürt hareketinin sol bir eksene oturması ve bu eksen üzerinden güç toplaması 60’lı, 70’li yıllarda geçekleşti.

Söz konusu dönemde uluslararası ilişkiler sistemi ABD’nin başını çektiği Kapitalist Blok ile SSCB’nin başını çektiği Sosyalist Blok arasında keskin bir yarılmaya uğramıştı. İki kutup arasındaki gerilim ve rekabet her bir bloğun bünyesi içinde patlak veren toplumsal, politik mücadeleleri ve ayrılıkçı, ulusçu hareketleri derinden etkiliyor, bu büyük güçlerin ihtiyaçlarına göre eğip büküyordu.

Kabaca bir ayırıma gidersek, Batı Bloğunda meydana gelen ve emperyalist-kapitalist sistemi zorlayan bütün ayrılıkçı, bağımsızlıkçı hareketler karşı bloğun yani Sosyalist Bloğun desteğini arkasına alıyor ve ideolojik-politik olarak sola yöneliyorlardı. Bunun tersi de doğruydu, Sosyalist Bloktaki benzer kalkışmalar bu kez Kapitalist Blok tarafından desteklenmiş, yönlendirilmiş ve ideolojik olarak burjuva formlarına bürünmüşlerdir.

Türkiye’de Kürt milliyetçiliği ve Türk milliyetçiliği zıt istikametlerde olmak üzere bu genel tablodan paylarını almışlardır. Türkiye iki blok arasındaki rekabetin en keskin olduğu ve neticeye etki edeceği sınır hattında Batı Bloğunun cephe ülkesi görevini üstlenmişti. Dolayısıyla ayrılıkçı bir kalkışmanın en kestirme sonucu Türkiye’nin istikrarsızlaşması, kalkışma başarıya ulaştığı takdirde ise, çözülüp dağılması olacaktı. Böylesi bir sonucun sınır hattının bu tarafında emperyalizmin lehine oluşmuş statükoyu ortadan kaldıracağı her iki taraf için apaçıktı. Tam da bu nedenle, Kürt ayrılıkçılığı Türkiye’de Doğu Bloğu ve bağlı ülkeleri tarafından desteklenmiş, ABD tarafından ise frenlenmeye çalışılmıştır.

Bu şartlarda Kürt ayrılıkçılığının 60’lı yıllardan itibaren emperyalist-kapitalist sistemi de karşısına alacak biçimde hızla sol, sosyalist bir çizgiye yönelmesi olağan sayılmalıdır. Bu aşamadan sonra Kürt mücadelesi aynı çizgi üzerinden gelişerek güç toplayacak ve en olgun aşamasına ulaşacaktır.

PKK’nin içinde doğduğu ve geliştiği ideolojik- politik ortam kısaca budur. PKK ayrılıkçı bir öz, sosyalist bir söylemle işe başlamış, 80’li yıllarda Kürt mücadelesinin ana gövde hareketi haline gelmiş, 90’lı yılları bu yükselen çizgiyle karşılamış; Sosyalist Bloğun çöktüğü, sosyalist sıfatının gözden düştüğü dönemde ise üzerindeki sosyalist kabuğu çıkarıp Kürt milliyetçisi özünü koruyarak yola devam etmiştir.

Soğuk Savaş sonrasında ABD tarafından uygulamaya sokulan Büyük Ortadoğu Projesi’nin işleyişinden bugüne dek elde ettiği ve gelecekte elde edeceğini umduğu fayda (bakınız ünlü BOP haritası!), PKK’yi ABD ile işbirliğine teşvik ediyor. Kuşkusuz PKK’nin ABD’nin çıkarlarından ayırt edilebilir çıkarları ve hesapları vardır. Ancak kendi adımlarını ABD’nin bölgeye dönük adımlarıyla örtüştürerek ilerleme düşüncesi hali hazırda ağır basmış durumda.

PKK eğer ABD’nin talepleri kendi dar ulusçu, hatta dar örgütsel çıkarlarına dokunuyorsa buna direnebilir. Bunun dışında ABD’yle mutabık oldukları konularda gerekli adımları çekinmeden atacak, kendi çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen ama aleyhinde de olmayan konularda ise ABD hatırına iş görmekten de geri durmayacaktır. Elbette bunun bütün bölge çapında, Türkiye’de ve özellikle Türkiye Solu üzerinde son derece olumsuz sonuçları olacaktır.

TÜRKİYE SOLUNU BEKLEYEN TEHLİKE

PKK, ABD politikalarına yaklaştıkça ve ittifak ilişkisi derinleştikçe bugüne dek PKK’ye endeksli siyaset güden, onun ideolojik hegemonyasına tabi kimi sol akımların bu ilişki üzerinden bölgeye dönük emperyalist politikalara daha bağlı hale geleceğini söyleyebiliriz.

Nitekim geçmişte, “Saddam’a da karşıyız ABD’ye de” diye başlayıp sonraki süreçte “Kaddafi’ye de, Esat’a da…” diye devam eden ve sonuçta Ortadoğu’ya dönük emperyalist saldırganlık karşısında sol, sosyalist direnci felçleştiren tekerlemelerin azımsanmayacak yaygınlıkta kabul görmesi bu ideolojik hegemonyanın bir neticesiydi. Bugün aynı şekilde Kobani’de olup bitenler emperyalizmin kendi politikalarını meşrulaştıran söylemler geliştirmede, PKK’nın ise bu söylemleri Türkiye soluna empoze etmede ne denli başarılı olabildiklerini tartışmasız biçimde önümüze koyuyor.

Türkiye solunun bütünüyle bu durumda olduğu elbette söylenemez. Emperyalist dayatmalara direnecek bir sol damar bu ülkede her zaman var oldu. 1960’lı, 70’li yıllardaki hâkimiyetini önemli ölçüde yitirse de bu damar varlığını sürdürmektedir ve Türkiye’ye dönük emperyalist müdahalelerin yıkıcı sonuçları görünür hale geldikçe daha da gelişecektir.

İşte tam bu noktada, Türkiye solunu bekleyen diğer büyük tehlike karşımıza çıkıyor: Emperyalist dayatmalara direnç gösteren kesimlerin PKK tarafından şiddet yoluyla baskı altına alınması…

Hiç kimse bu olasılığı yabana atmasın, PKK’nin doğup büyümesinin tarihi, aynı zamanda Kürt solunun diğer bütün fraksiyonlarının şiddet yoluyla yok edilmesinin tarihidir. Geçmişte bu şiddetin Türkiye soluna aynı düzeyde uygulanmamış olması Türkiye solunun Kürt bölgelerine, PKK’nin ise Türkiye’nin diğer bölgelerine dönük iddiasızlığından kaynaklandı. Karşılıklı iddiaların kesiştiği alanlarda ise çatışmalar eksik olmadı.

Aradan geçen zaman PKK’yi yalnızca Kürt coğrafyasında değil, Türkiye’nin diğer birçok yöresinde de solun geneli üzerinde egemen hale getirdi. Sözünü ettiğimiz, kitle tabanı, militan gücü, silahlı gücü ve bütün bunları seferber etme kapasitesiyle tam bir üstünlüktür. Bu üstünlük nedeniyle olsa gerek geçmişteki alışkınlıklarının zaman zaman Batı illerinde de depreştiğine tanık oluyoruz. TKP’ye, TGB’ye, DHKP-C’ye karşı yakın geçmişte takındığı saldırgan tutum PKK’nin sözünü ettiğimiz DNA’sı kavranmadan anlaşılamaz. Sığındığı bahaneler her ne olursa olsun, elindeki gücü totaliter bir yayılma ve hâkimiyet için sonuna kadar kullanma dürtüsü PKK’nın doğasında vardır.

Şimdi artık PKK’nin bu gücünü emperyalizmin hizmetine sunacağı ve emperyalizm adına da iş gören para-militer bir örgüte dönüşeceği günlere hızla yaklaşıyoruz. Emperyalist dayatmaları kabullenmeyen, buna direnç gösteren bütün güçler daha şimdiden bu olasılığı hesaba katmalıdır.

Levent Yakış

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder