16 Ocak 2015 Cuma

Paris Saldırısının Düşündürdükleri




El Kaide üyesi olduğu, IŞİD cephesinde savaşa katıldığı söylenen cihatçılar Paris’te Charlie Hebdo adlı mizah dergisini basarak derginin karikatüristlerinin de aralarında olduğu 12 kişiyi katlettiler.
Saldırı başta Batı dünyası olmak üzere tüm ülkelerde büyük tepkiye yol açtı.
Olay sonrasında Fransa, İngiltere, Almanya, ABD Başkan ya da başbakanları saldırıyı demokrasiye, fikir özgürlüğüne, Batı değerlerine yönelik bir saldırı olarak ele aldılar.
Fransız televizyonlarında yapılan programlarda hemen hemen tüm katılımcılar Charlie Hebdo katliamını demokrasiye, fikir özgürlüğüne, Batı değerlerine saldırı şeklinde ifade ettiler.
İkinci olarak vurguladıkları şey, bu saldırının İslam’a mal edilemeyeceği, Müslümanlığın hedef haline getirilmesinin sakıncaları ve yükselen ırkçı-faşist hareketlerin bu tür saldırılarla toplumda İslam ve yabancı düşmanlığı kışkırtmaları yaptığı üzerineydi. Bu programlara Müslüman tolumun temsilcisi sıfatıyla davet edilen kişiler de bu saldırının İslam’a mal edilemeyeceği, Müslümanlığın barış ve hoş görü dini olduğunu ve saldırıyı şiddetle lanetlediklerini söyledi…
Kısacası Batı dünyası ve orada yaşayan Müslüman toplum temsilcileri daha önce Avrupa’da yapılan Cihatçı terör saldırılarından sonra söylenenleri bir kez daha tekrarlamış oldular.
Charlie Hebdo saldırısından sonra yapılan bu değerlendirmeler, daha öncekilerde olduğu gibi olayların gerçek nedenlerine inilmeden yapılmaktadır. Yaşananlar tamamen Batı bakışı ile ele alınıyor ve Müslümanların temsilcisinin de Batı merkezli değerlendirmesiyle resim tamamlanıyor.
Batı değerlerine saldırı yaklaşımının ötesinde, Radikal İslam, El-Kaide, IŞİD, Cihatçılığın ideolojisi gibi kavramlar üzerinden değerlendirmeler yapılırken; emperyalizmin Ortadoğu politikaları, bu politikaların hedeflerinden, bölgede çıkarılan savaşlar ve bu savaşların toplumlar üzerinde bıraktığı etkilerden söz edilmiyor. Emperyalizmim bölgede hâkimiyet kurmak için yarattığı dinci terör örgütlerinden ve bunların zaman içinde ters tepen silahlara dönüşmüş olmasından da genellikle bahsedilmiyor.
Değerler üzerinden yapılan açıklamaları ise meşhur ‘Medeniyetler Çatışması’ tezini hatırlatıyor. Pentagonda özel bir vazifeyle jeopolitika terapisti olarak çalışan Samuel Huntington, soğuk savaş sonrası Sovyetlerin çöküşüyle ortaya çıkan boşluğu dolduracak bir düşman arayışında İslam dünyasını hedef gösterir. Medeniyetler Çatışması tezi ilk olarak 1993 yılında Foreign Affairs’de yayınlanır. Samuel Huntington’un bu tezini, CİA’nin isteği üzerine ABD’nin soğuk savaş sonrası stratejileri için yazdığı söylenir.
Neoconların önde gelenlerinden Robert Kagan ise; “Soğuk Savaş’ın sonunda, Amerikan yasallığının bu temelleri Berlin Duvarı ve Lenin heykelleriyle birlikte yerle bir oldu. Soğuk Savaş sonrası dönemde bunların yerini alabilecek çok fazla şey yoktu. Radikal, askeri İslam, terörizm olarak ne tür bir tehlike oluşturursa oluştursun, Batı liberal demokrasisi için ideolojik bir tehdit olarak komünizmin yerini asla alamazdı” diyerek radikal İslamcılığa bakışını ortaya koymaktadır. (Robert Kagan, Cennet ve Güç, Yeni Dünya Düzeninde Amerika ve Avrupa, S.138, Koridor yayıncılık, 2005)
1990’lı yıllarda oluşturulan yeni düşman arayışında İslam’ın bulunması aynı zamanda ABD’nin dış politikasında kilit taşı bölge olan Ortadoğu’ya, Müslüman ülkelere yönelik askeri ve politik müdahaleler için de uygun bir çerçeve olarak görülür. İslam’a bu bakış yeni sömürü ve talancı politikaların gerekçesi olacaktır ve bölgenin GBOP’nin hedefi olmasına zemin yaratacaktır.
Dünya üzerinde Batı’nın bu denli yoğun ve sürekli müdahalesine Ortadoğu kadar muhtemelen başka hiçbir bölge maruz kalmamıştır. Bunun birkaç nedeni vardır: Batı’ya yakınlığı ki aynı Batı daha sonra güçlü yayılmacı dürtüler geliştirecekti; Ortadoğu’nun zengin enerji kaynakları ve buna bağlı olarak sahip olduğu olağanüstü mali nüfuz; uluslararası jeopolitikada bin yıl boyunca Doğu-Batı kavşakları şeklinde sahip olduğu stratejik konum.” (Graham E. Fuller, İslamsız Dünya, s. 287, Profil Yayıncılık, 2012, 4. Baskı)
Ortadoğu’ya yönelik emperyalist Batı saldırısı (Libya-Irak-Suriye’de yaşanan dinci terör eylemleri, her gün patlayan bombalar, yıkılan şehirler, sönen ocaklar) acımasız bir ortamda yaşayan bu insanların şiddete yatkınlıklarının rahat bir hayat sürdüren toplumlara göre daha yüksek olacağı açıktır. Orta Doğu’ya şiddeti getiren ABD – AB emperyalizmi ve hatta bu güçle işbirliği yapan AKP gibi bazı bölge yönetimleri bu şiddetin kendi ülkelerine doğru yayıldığını görüyor olmaları karşısında şaşırmamaları gerekir. Çünkü emperyalizmin beslediği radikal İslamcılar bu yayılmada hem köprü görevi görüyorlar hem de bizzat yapıyorlar. Radikal İslamcılara göre, şiddet İslamcı ideolojiyi yaygınlaştırıyor, ezilenlerin sempatisini çoğaltıyor ve yapısı gereği İslamcı ideoloji de şiddeti büyütüyor. Bu gelişmelerle birlikte “İslam barış dinidir” gibi lafların artık hiçbir karşılığının olmadığını da herkes görüyor.
Günümüzde Radikal İslam şiddete bir başka boyut kazandırmıştır. El Kaide gibi klasik örgütlenme ağı içinde olmayan kişi (Avustralya’da olduğu gibi) ya da aile bireyleri (iki kardeş yakın iki akraba) birlikte Batılı saldırgana karşı cihata girebilmektedir. Binlerce genç radikal İslamcının Batı’nın yardımları ve askeri eğitimleri sayesinde Suriye-Irak-Libya’da öğrendikleri savaş ve insan kesme teknikleri sayesinde cihatlarını Avrupa’da, ABD’de, Türkiye’de vb sürdürebilecek bilgi ve donanıma kavuşmuşlardır. (Bütün bu yaşananlar, katliamlar, ölümler yetmemiş olmalı ki ABD ve Türkiye, Kırşehir’de yeni bir eğitim kapı açıp dincileri eğitip donatacaklar ve Ortadoğu’ya salacaklar. Bunlar sonuçta Avrupa’ya ve Türkiye’ye -son olarak İstanbul’da olduğu gibi-dönecekler ve ortalığı kana bulayacaklar…)
Bu cihatçıların İslam anlayışlarına göre, Cihat iznini Allah vermiştir. Onlara göre, Batı’ya direnmek yaptıklarını ödetmek bir hak olmanın yanı sıra dini bir görevdir. Bizim gibi “laik” ülkeleri de kâfir gören bu Selefi zihniyetin İstanbul’da veya başka kentlerde bomba patlatması da inançlarına uygun düşmektedir!
Günümüzde ABD’nin GBOP çerçevesi içinde yürütülen Ortadoğu’da mezhep savaşı zemininde süren cihatın Ortadoğu’nun sınırlarının dışına taşarak Avrupa’yı daha fazla içerecek şekilde sürme olasılığı eskiye göre daha fazladır. Bu dinci savaş giderek daha fazla emperyalizmin kontrolü dışında ve beklenenin ötesinde şiddete yönelebilir. Son Paris saldırısı da bu gelişmenin yeni bir göstergesidir.
Cihatın Avrupa’ya taşınması, Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslüman toplumlara yönelik ötekileştirmeye, düşman yaratmaya yol açıyor. Avrupalıların yabancı-İslam düşmanlığını körüklüyor, ülke içinde ırkçı-faşist hareketlere kan taşıyor. Bu saldırılar, ABD-AB’nin Ortadoğu politikalarına meşruiyet sağlarken emperyalist-sömürgeci yüzünü de gizliyor ve hatta Ortadoğu’ya yönelik askeri müdahaleleri meşru kılan görüntüler de yaratıyor. Bu arada söz konusu karmaşık ortamdan yararlanarak, Batı’nın emperyalist politikalarına destek vererek ve alarak bölgede güç olmaya çalışan kesimlerin varlığı ve tırmanış içinde oldukları da gözlerden kaçmamaktadır.
ABD ve AB’nin bölgeye yönelik askeri müdahaleleri de Batı ülkelerindeki Müslüman topluluklarda anti-Batıcı duyguyu arttırıyor. Genç müslüman kesimleri radikalleştiriyor ve ‘düşman ilanını kabul’ ederek Batı’ya karşı cihat duygusunu pekiştiriyor. Yapılan her saldırı ve şiddet, Avrupa’daki ekonomik krizin mağduriyetini yaşayan genç ve yoksul Arap kökenli Müslüman göçmenlerin radikal karşı çıkışlara sempati duymasına yol açıyor. Son saldırıyı bu kesimlerin hoşnutlukla karşılamadığı, bu saldırıyla sisteme meydan okumanın hazzını yaşamadıkları ve düzen karşısında kendilerini güçlü hissetmedikleri söylenebilir mi? Bu saldırılarını doğrudan sisteme veya onun unsurlarına yapmadıkları, üstelik sisteme muhalefet eden bir yayın organına yaptıkları halde katı dini gerekçelerle bu katliamları savunabilmektedirler. Ya da Türkiye’de olduğu gibi iktidarda olanlar saldırıya mazeret üretmenin yollarını arayabilmektedirler.
Diğer yandan Paris’te gözü dönmüş bir şekilde bu katliamı yapan iki-üç kişinin benzerlerinden on binlercesinin Libya’da, Irak’ta ve Suriye’de cihat adına saldırılarına maruz kalan acılı insanlar bu katliamı nasıl karşılamış olabilirler? Üstelik bu dincilere Fransa’nın silah yardımı yaptığını, rejimi bunlar üzerinden değiştirmeye çalıştığını bilen Suriyeliler ne düşünmüştür? Libya’da cihatçı çetelerin iktidar savaşının arasında kalan, ülkeleri parçalanan, enerji zenginlikleri yağmalanan Libyalılar Kaddafiye karşı yürütülen komplonun merkezinde yer alan Fransa’ya iki cihatçının yaptığı bu saldırıya karşı neler hissetmiştir?
Geçtiğimiz yıllarda emperyalizmin saldırısına uğrayan bölge ülkelerinin tamamının laik veya laikliğe yakın duran ülkeler olması tesadüf olmasa gerek. Dincileri örgütleyerek bu ülkelerin üzerine salan emperyalist güçler Fransa’da peş peşe meydana gelen saldırılardan sonra kimi suçlayacaklar? Günah keçisi kim olacak dersiniz? Koca koca sarayların işbirlikçiliği aklamaya yetmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.
“Muhalif ve sol” bir mizah dergisi olan Charlie Hebdo’ya yapılan bu saldırının ve benzerlerinin yarın bir başka Avrupa ülkesinde ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir? Avrupa’nın her tarafından Suriye ve Irak’a cihat için giden binlerce müslüman göçmen çocuğu geri döndüğünde bu mücadelesine Avrupa ülkelerinde devam etmeyeceğinin garantisi ne?
Radikal İslamcı cihat savaşını medeniyetler çatışması ya da İslam’ın saldırganlığı üzerinden açıklayarak bir yere varılamayacağı bilinmelidir. Bu cihat saldırıları ABD ve AB’nin yani Batı’nın açtığı yeni sömürge savaşının Avrupa’ya yansıyan sonuçlarıdır. Son 25 yıldır Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Kafkasya’da adım adım yürütülen emperyalist politikaların sonuçları yaşanmaktadır. Bu emperyal politikalar sonlandırılmadan, daha gerçekçi olanı ise bu bölgelerin halkları tarafından emperyalist güçler kovulmadan bu cihatçı savaş ne sona erer ne de kontrol altına alınabilir.
Editör

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder