14 Temmuz 2014 Pazartesi

YABANCILARA TOPRAK SATIŞI VE TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ


Yabancılara toprak satışı Türkiye'nin geleceğini nasıl etkileyecek?

Yabancılara toprak satışı emperyalizmin Doğu’ya yönelttiği beş silahtan biridir. Bu silah 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı da kullanılmıştır.
O zamanın büyük devletleri maliyesi bozuk Osmanlı'dan, bazen para karşılığında, bazen tehdit ederek birçok ödün almıştır. Bunlardan biri de yabancıya toprak satışıdır.
Bir ihanet olan bu uygulamaya Atatürk döneminde son verilmiş, ne yazık ki AKP ile birlikte Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde 2003 yılında yeniden başlatılmıştır. Böylece Lord Curzon, Lozan’da cebine koyduklarından birini daha çıkarıp önümüze itmiştir.
Atatürk, Osmanlı Devleti’nin başına gelen Batı kaynaklı felaketlerden ders aldığı için Türkiye Cumhuriyeti’nde yabancıya toprak satışını son derecede zorlaştırmıştı. Ne var ki toprak satışları bütün diğer belalar gibi AKP döneminde yeniden başladı ve çok vahim sorunları peşi sıra sürükleyerek kısa sürede büyük bir ivme kazandı.
Cumhuriyet tarihinde hiçbir hükümet bu performansı tutturamadı. Sekiz yıldır en değerli topraklarımız hızla yabancıların, İngiliz’in, Alman’ın, Fransız’ın, Yunan’ın tapulu malı haline geliyor. 2003-2010 yıllarında, yani AKP iktidarı boyunca yabancılara satılan toprak miktarı rekor seviyeye çıktı. Kasım 2010 itibariyle yurt genelinde 110 bin 514 yabancı gerçek kişiye, toplam 69 milyon metrekare taşınmaz satılmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yılında satılan toprağın dört katı sadece 8 yıl içinde yabancıların oldu: 52 milyon metrekare!...
(Bkz. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Resmi İnternet Sitesi, Yabancı Mülkiyeti Türkiye Geneli, http://www.tkgm.gov.tr/yabancilar )
“Türkiye Batı’nın gözdesi!...”
“Türkiye yabancı emlak alıcılarının yeni gözdesi!...”
Böyle yazıyor İngiliz dergileri. Dikkat isterim, “gözdesi” demiyor, “yeni gözdesi” diyor. Demek ki Türkiye, AKP sayesinde birilerinin eski gözdesini tahtından indirmiş. Başka bir deyişle öncekinin işi bitmiş, sıra tazesinde… Aynı dergilere göre Türkiye “bir içim su” imiş. Kış mevsimi ılıman, Nisan ayından ta Kasım ortasına kadar güneşli, sahilleri nefes kesiciymiş. Özellikle kıyı bölgeleri cennetten bir köşe imiş…
Eminim, bu övgüleri okuyunca etkilendiniz, birçoğunuzun göğüsleri kabardı... Çünkü bizi buna şartlandırmışlar. Şunu işlemişler kafalarımıza: Batılı üstündür, o ne derse doğrudur, ne yaparsa iyidir, onun övgülerine mazhar olmak güzel şeydir, bir ayrıcalıktır. Ama işin çok acı başka bir tarafı vardır ki onu gizlerler bizden. İşte ben bu gerçeği aşikâr eden bir paragrafı İngiliz gazetesi Times’in [12.2.1856] sayfalarından aşağıya alıyorum. Yazı 1856 Islahat Fermanı’nda İngiltere’ye Osmanlı ülkesinde yabancıya mülk edinme hakkının tanınacağı hükmünün yer alması üzerine kaleme alınmıştır:
“Yabancıların toprak satın almalarının önündeki tüm engellerin kaldırılması … kısa zamanda büyük sonuçlar doğuran diplomatik çabaların bir sonucudur. Önümüzde zengin ve işlenmemiş bir ülke var. Batı’nın sermayesi bu ülkeye girebilir ve ona sahip olabilir. Bu sebeple, zamanın lehimize işlemesinden hoşnut olabiliriz.”
Pasaj bu!... Özellikle şu ifadelere dikkat edelim: İşlenmemiş bir ülke (Yani Türkiye), o ülkeye sahip olma (yani Türkiye’ye), zamanın lehlerine işlemesi!...
Bu satışların önümüzdeki 25 yıl, 50 yıl boyunca da devam edeceğini düşünün… Ne olacak Türkiye’nin hali? Tapusu yabancı sermayenin elinde olan, bütün ekonomik varlıkları özellikle Yahudi, Ermeni, ve Rum sermayesi tarafından teslim alınmış bir ülkeye dönüşecek Türkiye…! Bu gidişle Silahlı Kuvvetlerimiz de zamanla “yabancı sermayenin jandarmalığı”nı yapma konumuna düşecektir.
Toprak satışını haklı göstermek için çoğunlukla karşılıklılık ilkesi ileri sürülür, bu ilke; yasayı savunanların cankurtaranıdır; “biz de o ülkelerde mülk alıyoruz, canım” deyince, akan sular durur, tartışma biter. Oysa gerçek farklıdır. Karşılıklılık ilkesi tehlikeyi gidermez, tersine artırır, üstelik gerçeklerin görülmesini engeller.
Karşılıklılık ilkesi mevcut şekliyle Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü ülkelerin “yapısal farklılığı” hesaba katılmıyor. Bir yanda dünya servetinin en büyük bölümüne sahip, ortalama kişi başına yıllık geliri 30-40 bin dolar olan ülkelerin vatandaşları, öbür yanda kişi başına geliri yılda 3 bin doları bulmayan, yoksul Türk köylüleri…
Eğer Türkiye’de Türkler her bakımdan güçlü, örgütlü, bilinçli ve donanımlı olsalardı, yabancılara toprak satışından gocunmamız için hiçbir sebep olmazdı. Diyebilirdik ki, biz Türkler de gider, sözgelimi Batı Trakya’da, Bayır-Bucak’ta, Kuzey Irak’ta veya Türkler için millî ve tarihî değeri olan bir başka yabancı ülkede bunun kat kat fazlası toprak alırız. Türk Devleti de bu durumu millî siyaset ve millî hedefler bakımından değerlendirir ve belki de -el altından destekleyip- yönlendirirdi. Bugün ortada ne böyle bir devlet ve ne de bir millet var. Türkiye Türkleri, bırakın yabancıların sömürüsünü -ki buna artık alışmış ve alıştırılmıştır- dahası içimizdeki “yerli-yabancılar” tarafından da alabildiğine sömürülmektedir.
Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yabancıya toprak satışları serbest değildir, kurallara bağlanmıştır. Örneğin; İspanya, Danimarka, Norveç ve İngiltere’de toprak millîdir. Bu konuda koruyucu kanunlar vardır, birey ve toplum yeterli ölçüde bilinçlenmiştir. Yabancıya ev satılmaktadır; ama toprak satılmamaktadır.
İngiltere’de “Toprak devletin asli unsurudur” anlayışı geçerlidir, yani İngiltere toprakları Büyük Britanya Kraliçesi’ne aittir ve 49-99 yıllığına kendi vatandaşlarına dahi kiraya vermektedir. Satış yapılınca, arazinin tapusu verilmez. Halk, sadece toprağın üzerine dikilen konut ve işyerlerinin kullanım hakkına sahiptir.
İsrail’de de topraklar devletin olup yüzde 5’i vatandaşın, yüzde 13’ü Yahudi Ulusal Fonu’nundur.
Türkiye'de ise toprak millî değildir. Yani ülkemiz “mutlak mülkiyet tapusu” vermektedir. Türkiye'de satışlar, yabancıları dahi şaşırtan bir kolaylıkla sürüp gitmektedir. Peki ne için; ne amaçla?...
Olaya geniş perspektiften bakınız: Yabancılara toprak satışları, yabancılara maden satışları, Türk görünümlü yabancı şirketler, misyonerlik faaliyetleri, kiliselerin açılması, yabancı vakıflar kanunu, dinler arası diyalog, ılımlı İslam, Büyük Ortadoğu Projesi, Siyonizm, azınlıklarla ilgili yasalar, özelleştirmeler, vb. vb.…
Çoğumuz ince gözlem yapmaya üşendiğimiz, meseleyi bütün yönleriyle düşünemediğimiz için, yabancılara toprak satışına kayıtsız kalıyoruz.
Para, refah, büyüme her şey demek değildir; onur, haysiyet, bağımsızlık denilen değerler de vardır. Türkiye gibi özel bir tarihi ve stratejik konumu olan ülkede, yabancıların arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez.
SONUÇ
1) Yabancılara toprak satışında Binde 5 sınırının il boyutunda belirlenmesi yanlıştır. Bu oran “idari birim” boyutunda belirlenmeliydi. Ya da uygulama buna göre yapılmalıdır. İlçelerde, daha küçük birimlerde binde 5 ölçütü bu birimlerin kendi alanlarına uygulanmalıdır. Aksi halde toplam satışlar il alanına vurulduğunda binde 5 sınırını aşar. Bir örnek: İl alanı 1000 birim olsun, binde 5 itibariyle satış sınırı 5 birim olur. Bu ilin her birinin alanı 500 birim olan iki ilçesi olsun. Satışlara yine binde 5 uygulanırsa sınır aşılmaz: (2,5 birim) artı (2,5 birim), (5 birim) eder ki bu da il yüzölçümünün binde 5’i eder. İl yüzölçümünün binde 5’i olan 5 birim her ilçeye ayrı ayrı uygulanırsa sınır aşılır: (5) artı (5) toplam olarak 10 birim olur. Bu da il alanının binde 10’u eder. Dahası ilçe sayısı arttıkça, sınırı aşma derecesi üç, dört,… katına çıkacaktır.
Binde 5 oranının hesaplanmasında paydaya, toplam alan değil iskâna, ekonomik faaliyete elverişli, verimli ve değerli alanların yüzölçümü alınmalıdır. Yabancı, gidip dağın başında arazi satın almıyor.
2) Yabancıya toprak satışları, misyonerlik faaliyetleri ile birlikte düşünülmeli, satışlar bu açıdan ayrıca analiz edilmelidir.
3) Yabancı şirketlerin, toprak alımlarında Türk görünümlü aracı şirketler kullandıkları anlaşılıyor. Bu yola neden gidiyorlar? Ciddî araştırmalar, başta “parafesör”lerimiz, üniversite öğretim üyelerimizi bekliyor.
Özellikle İsrail ortaklı yerli şirketler mercek altına alınmalıdır.
Yabancıya toprak satışında “gizli satış” uygulaması vardır, araştırılmalıdır.
4) Toprak satışı sürecinde görünürdeki iyi niyetler (üretim, teknoloji getirme,…) arka planda kötü niyetleri gizlemek için kullanılabilmektedir.
5) Türkiye’deki her toprak alımını bireysel girişim olarak görmek yanlıştır. Toprak satın alan İsrailli ve diğer ülke vatandaşlarının arkasında güçlü lobiler olduğuna dair işaretlere rastlıyoruz. Toprak alan yabancılar arasında daha önce Türkiye’den göçmüş Ermeni ve Rumların torunları vardır. Bunların gizli bir plan çerçevesinde hareket etmeleri olasılığı çok yüksektir.
6) Topraklar yalnızca toprak olarak değil, altındaki maden kaynakları için de satın alınabilmektedir. Dolayısiyle yabancıya toprak satışı derken, bu boyutu da göz önünde tutmak gerekir.
7) Yabancıların gayrimenkul edinmeleri sınırsız ve koşulsuz olamaz. Dileyen her yabancı, Türkiye'nin her yerinde gözüne kestirdiği her arsayı, her tarlayı, her binayı parasını bastırıp alamamalıdır.
8) Yabancıya mülk satışları konusunda halk bilinçsizdir. Aydınlatılmalı, uyarılmalıdır.
9) Karşılıklılık ilkesi liberalizmin hukuk alanına uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu sebeple ideolojiktir. Mütekabiliyet gerekçesi ancak eşit güçte olan ülkeler arasında bir anlam ifade eder. Oysa Türkiye bu bakımdan ABD ve Avrupa ülkeleri karşısında dezavantajlı bir durumdadır. Bu sebeple Diğer ülkelerdeki satışları örnek olarak göstermek yanlış bir muhakemenin ürünüdür. Bu husus Türkiye’nin jeopolitik durumu, potansiyeli bakımdan da doğrudur.
10) Hükümetin yabancılara toprak satışını serbest bırakmasının temelinde yalnızca AB’nin talep ve baskısını görmek eksik bir yaklaşımdır. Konu emperyalizm boyutunda değerlendirilmeli ve yorumlanmalıdır. Nitekim 1856’da Osmanlı’ya da toprak satışı dayatılmıştı.
Ortadoğu ülkelerinde, dolayısiyle Türkiye’de yabancılara toprak satışı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin araçlarından biri olabilir.
11) Çağımızda ülke savunması öylesine karmaşıklaşmıştır ki, sadece silahlı savunmaya indirgenemez. Ordu yurt savunmasını her alanda takip eder: Ekonomide, yabancı sermayede, özelleştirmede, dış borçlanmada, azınlık konularında, tabii yabancıya toprak satışında da… Ülkenin savunması bu noktalardan başlar. Eğer bu cepheler ihmal edilirse, koşullar öyle bir duruma gelir ki silahlı savunma hiçbir işe yaramaz.
12) Azınlık faktörü Batı’nın bizim gibi ülkeleri çökertmek için kullandığı 5 silahtan biridir. Toprak satışları AKP iktidarına bu silahı güçlendirmek için dayatılmıştır. İşin bu yönü çok önemlidir. Toprak satışlarına bu gözle bakmalıdır.
13) Yabancıya toprak satışının uluslararası boyutları ile gelecekte doğuracağı sorunlar titizlikle araştırılmalı ve ortaya konmalıdır. AKP hükümetinin bu çalışmayı yapmadığı anlaşılıyor.
14) Bütün bu sebeplerden dolayı, yabancılara toprak satışları Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarına aykırıdır, derhal durdurulmalıdır. 8 Aralık 2010 01:19
Yunus Yıldız / Mesajhaber.com

Kaynakça
■ Prof. Dr. Cihan Dura, Türkiye'de Yabancılara Toprak Satışı Üzerine Gözlemler ve Hipotezler
http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=47&Itemid=63
■ Prof. Dr. Cihan Dura, Yabancılara Toprak Satışı: Gafletin Boyutları
http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=279&Itemid=63


6 Temmuz 2014 Pazar

İSKİLİPLİ ATIF HOCA NEDEN HAİNDİR?

Tarihten öğreniyoruz ki; milletlerin evlatları zor zamanlarda ‘vatanseverlik’ sınavıyla karşılaşabiliyorlar.
Türkler için vatanseverlik sınavı, geçtiğimiz yüzyılda 19 Mayıs 1919 ile 1923 yılları arasıdır.
Bir başka deyişle bu süreç; Millî Mücadele-Ulusal Kurtuluş Savaşı günleridir…
O zor günlerdeki kahramanları da, hainleri de rahatça tanıyabiliyoruz.
Ama ne acıdır ki; şu son 12 yıldır, o hainlerden özellikle
‘din adamı’ kılıklıları, bir aklama-paklama çabasıdır; sürüp gidiyor...
Öyle ki; Kuvâyı Millîye’ye
"Kudurmuş haydutlar" diyen, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in katili; Türkçe ve Türklük düşmanı hain Şeyhülislâm Mustafa Sabri için vakıflar kuruyorlar; böylesine onursuz bir adamı onurlandırmaya çalışıyorlar; ‘din adamıdır’ diye, bilgisiz sade yurttaşlarımızı aldatıyorlar…
Bu aklama-paklama işini, idam edilen bir başka hain için de çok daha rahatça sürdürüyorlar.
İngiliz oyuncağı Teâli-î İslâm Cemiyeti Başkanı ve bu cemiyetin Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya atılan bildirilerin sahibi; Millî Mücadele düşmanı İskilipli Atıf’ Hoca’yı
‘idam edilen mazlum bir din adamı’ gibi tanıtıyorlar…
İdamın
‘şapka’dan dolayı olduğu yalanını yayarak ihaneti gizliyorlar.
Adına parklar yapıyorlar; anıtlar dikiyorlar…
En tuhafı da, Atıf Hoca için bir
‘itibar iadesi’ sözü, devletimizi yönetenlerin dilinde bile dolanıp duruyor…
İşte bu aymazlığa Türk’ün bilge evlâdı Sayın Hayri Yıldırım, yayımladığı "İskilipli Atıf Hoca neden haindir?" başlıklı kitabıyla son noktayı koyuyor!
Sevgili okuyucum; Sayın Yıldırım’ın bu eseri, yıllardır halkı aldatan şaklabanların yüzüne, gerçeğin tokadı olarak iniyor!
Bu kitaptan çok şey öğreniyoruz..
,
Millî Mücadele’nin gerçek düşmanlarından olan İskilipli Atıf’ı günümüzde bir ‘din mazlumu’ olarak göstermenin doğru olmadığını bu eserde açıkça görüyoruz.
Ama en acı ve gülünç olanı da; Millî Mücadele ile kurulan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Bakanlar Kurulu Üyesi Bülent Arınç’ın, İskilipli için
"Millî Mücadele’nin önde gidenlerindendir" dediğini; yine bu kitaptan öğreniyoruz.
Bu gerçek dışı acayip sözleri okurken inanın kahroluyoruz!
İskilipli Atıf’a Millî Mücadele’nin ‘önde gideni’ demek; Millî Mücadele’nin ak alınlı, şerefli şehit ve gazilerine yapılabilecek en büyük saygısızlıktır!
Ortalıkta dolaşan bir başka yalan da şudur: İskilipli Atıf Hoca, 1924 yılında yayımladığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" kitabından dolayı asılmış mış…
Gerçekten mahkeme heyeti, sorgu aşamasında, İskiliplinin yayımladığı ‘Şapka’ konulu eser hakkında kendisine çokça sorular soruyor.
Ama mahkeme hükmünü,
‘şapkadan’ dolayı değil; Millî Mücadele’ye ihanetinden dolayı veriyor.
O hüküm de -o yıllarda her vatan hainine uygulandığı gibi- idamdır!
(İLİŞTİRİ: Bu konuda tarihe not düşmek adına bir belge sunmak isterim:
İskilip’in Toyhana köyünden Atıf Hoca’nın köylüsü, iki kez Hacca gitmiş olan Mehmet Vahapoğlu sağlığında asker torununa
"Millî Mücadele yıllarında Atıf Hoca’nın cebinden İngiliz altınları hiç eksik olmazdı evlâdım" der.
Ben bu bilgiyi 1988 yılında Yüksek Lisans Tezime de yazmıştım)
Yoğun emek ürünü olan bu kitap, son yıllarda okuduğum en görkemli eserlerden birisi.
Konu, en ince ayrıntısına kadar veriliyor.
Alıntılar, okuyucuyu yormayan bir üslup içinde, akademik yöntemle sunuluyor.
Yazar 86 kaynaktan yararlanıyor.
Yazarımız Sayın Hayri Yıldırım’ı ve bu gerçekler demetini bize sunan Togan Yayınları sahibi İsmail Arlı’yı gönülden kutluyorum.
Sevgili okuyucularım bu esere yayınevinin 212 542 02 97 numaralı telefonundan ulaşabilirsiniz.
Esen kalın efendim. 03 Temmuz 2014 – Yeniçağ Gazetesi

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

Başbakan Erdoğan'a İDDİANAME gibi mektup



Başbakan Erdoğan'a İDDİANAME gibi mektup
                                           ***
Sayın Başbakan
Bu satırları elli dokuz yıl hukuk ile iç içe yaşamış, kırk bir yılını yazılı hukuku uygulayarak adalet hizmetinde tüketmiş ve bugün köşesinde bilimle uğraşan, bilgi ve deneyimlerini öğrencileriyle paylaşan yansız ve nesnel bilim adamı kimliğimle, kendimi sizin yerinize koyarak ve denetleyerek bütün içtenliğimle yazıyorum.
Çoklarının sandıkları gibi  -kin ve öç duygularıyla yazdığımı düşünürseniz, çok aldanırsınız. Ben o dönemleri çoktan gerilerde bırakmış bir yaştayım. Ölümlü tanıkların gelip geçici sözlerine değil, kişiler üstü ve nesnel hukuk biliminin iki bin yıldan bu yana deneyip süzerek önümüze koyduğu temel ilkelerin tanıklığına dayanarak yazıyorum. Küresel özdeyişler biçimindeki bu temel ilkeleri, sizi inandırabilmek için, Latincedeki özgün anlatımlarıyla da yansıtacağım. Ayrıca bu mektup, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na yazılmıştır, bir partinin genel başkanına değil.
Önceden anımsatayım ki; Sayın Başbakan, ben halkım, halkın ta kendisiyim.
Haklarım var: Öfkelenirim, hırçınlaşırım, acımasız olurum, haksızlık yaparım, gücenirim, hatta kin tutar, irademi yitirince böler, ayrıştırırım da... Ama siz başbakansınız. Haklarınız değil, sadece yetkilerinizi sınırlandıran yükümlülükleriniz ve görevleriniz var: Şeyh Edebali’nin dediği gibi herkese karşı uysal, hoşgörülü, acıları paylaşıcı, bağışlayıcı, adil, sabırlı, katlanıcı, kucaklayıcı, yapıcı ve birleştirici olmak zorundasınız.
Sayın Başbakan, Yanlışa örnek verilen meşhur bir cümle vardır; 
“Hasne ile Hüsne, Muaviye’nin dört oğlundan ikisidir”  Bu cümlede dört yanlış vardır:
-Hasne ve Hüsne, erkek değil, kızdır. Bu bir.
-İkisi de Hz. Ali’nin çocuklarıdır. Bu iki.
-Çocuk sayısı dört değil, ikidir. Bu üç.
-Adları Hasan ve Hüseyin’dir. Bu dört.
                                xxxx
Şimdi gelelim sizin yanlışlarınıza...
17 Aralık 2013’ten bu yana şu iddiayı sürekli dile getirmektesiniz: Polis, yargı gibi devlet organlarına yaptığımız yanlış atamalarla oluşan “paralel yapı” bağımlıları, iktidarı, ordu vb. kurumları çökertmek için düzmece kanıtlarla suçsuzları cezaevlerine soktular; iftiralarını bugün de sürdürüyorlar. Bunun çözüm yolu halktır. Halk, yerel seçimlerde iktidarımızı desteklerse, aklamış da olur. Burada yanlış sayısı, üzülerek belirteyim ki, verdiğim örnektekinden daha çok.
Birinci temel yanlışınız, atamalarda “yeterlilik (liyakat) ölçütü” yerine “ideolojik özdeşlik ya da yakınlık ölçütü”nü gözetmenizdir. Bu kaba yanlışı açıkça itiraf ediyorsunuz. Bu itiraftaki içtenliğinize şapka çıkarılır; ama bu itiraf sizi asla haklı kılmaz. Çünkü böyle yapmışsanız, sizi ne halk olarak bizler bağışlarız; ne de devlet ve yasalar önünde herkesi her açıdan eşit gören Anayasa, hukuk, ahlak ve de bu değerlere yaslanan devlet, hatta amaçlarınız uğruna sık sık başvurduğunuz duyarlı ve kutsal değerler, özellikle de din, ne de onun Yüce Peygamber’i bağışlar:
 “Makamları sizden önceki kavimlerin yaptığı gibi, yeterli (ehil) olanlara vermezseniz, onların başına gelen kıyameti bekleyin.” (Hadis)
Sahtelik iddiasında geliştirdiğiniz yaklaşımdaki ikinci yanlışınız, iddiayı kesin yargıymış (hüküm) gibi sergileyip durmanızdır. Bu yöntemi ilkin bilimsel bulmadım. Çünkü her şeyden önce “hiç kimse kendi davasının yargıcı olamaz” (nemo judex in sua causa).
                                 ***
İkinci olarak bu yöntemi doğru da bulmadım. Dürüst zekâ ile ahlakı örseleyen kurnazlığı birbirine karıştırmak, toplumun dikkatini başka yönlere kaydırmak, hiç kimseye yaraşmaz. Hele hele devlet adamı kimliğiyle karşımıza çıkanlara hiç yaraşmıyor, Sayın Başbakan.
                                    ***
Aynı doğrultuda üçüncü yanlışınıza geliyorum. Özel konuşmaları dinlemek elbette hem suçtur, hem de ahlaksızlıktır. Bunun için o denli bağırıp çağırmaya hiç gerek yok. Bunu önlemenin biricik yolu yargıya başvurmaktır. Yargıya başvurmakla olayın doğruluğunu benimsemiş olmazsınız. Tam tersine hem iftirayı, hem de sahteciliği dile getirmiş, bunu yapanları cezalandırmanın meşru yolunu da açmış olursunuz. Başarırsanız, hukuku arkanıza alır, daha da güçlü olursunuz. Yargılama, özellikle duruşma, sanık ile tek yanlı yapılan bir hesaplaşma değildir, Sayın Başbakan. Duruşma, kavramın en kapsamlı anlatımıyla savcının iddianamesindeki olay/eylem ve fail ile sınırlı ve bağlıdır. Duruşma yargıçları, bu çerçevede sanığa yükletilen olayın/eylemin sağlam ve sağlıklı dayanaklara dayanıp dayanmadığını karşıt görüşlerin diyalektiği içinde ön yargısız tartışır ve bu konudaki kuşkuyu yenmeye çabalarlar. Cübbeyi giyen yargıçlar, taç giyen başın akıllanması gibi, yargılarken inançlarını, dünya görüşlerini duruşma salonunun dışında tutarlar. Bu yüzden hiçbir makama, özellikle de yargı organlarına size yakın olanları seçmeyi hiç denemeyin.
Yurt dışından bilgisayar getirtebilirsiniz, ama yargıç getirtemezsiniz. Tutacağınız yol bellidir: Yansızlıklarından kuşkulandığınız yargıçları, somut kanıtlar göstererek reddetmek (Ceza Yargılama Yasası [CYY], m. 24 vd.). Ama “bunlar paralel yapı bağımlıları” vb. gibi varsayımlara, gülünüp geçilesi yollara lütfen tenezzül etmeyin. Hukukta olaylar, varsayılmaz, kanıtlanır” (facta non praesumuntur, sed porbantur). Kanıtlanmadıkları sürece hukukçunun gözünde bu tür iddialar birer yanıltmacadır (sofizm, safsata), sanallıktır, kurmacadır, kuruntudur, yanılsamadır (illusion). Zira hukuk, varsayımlar, zanlar, masallar üzerine hüküm kurmaz, kuramaz. “Hukuk, olaylara dayanır” (jus ex facto oritur).
Evet, Sayın Başbakan, “paralel yapı” şeytanını taşlayarak hiçbir yere varamazsınız. Yargıçlar, sadece ve sadece duruşmaya taşınmış ve duruşmada tartışılmış kanıtlara, olgulara yaslanarak, bunları değerlendirip tartarak, tartışarak, halkın temsilcilerinin kotardıkları yasalara ve hukuka uygun vicdani kanılarına göre, bu nedenle de halk adına karar verirler; “yargıçlar, yasanın dilidir” (judex est lex loquens). Biz yargıçların “yüzü, yasaya dayanmadığımız takdirde kızarır”   “Şeref ve namus”unuz üzerine koruyacağınıza ve uyacağınıza ilişkin ant içtiğiniz Anayasa da böyle der (m. 138/1). Yasa’mız (CYY, m. 217) ve iki bin yaşını aşan Roma hukukundan bu yana hukuk da böyle der: Yargıçlar için duruşmada tartışılmayan ve “dosyada bulunmayan şey(ler), yeryüzünde yoktur” (quod non est in actis, non est in mundo).
HUKUK, DEDİKODULARLA UĞRAŞMAZ; GEVEZELİK YAPMAZ
Yanlışlar bulaşıcıdır ve gebedir, Sayın Başbakan. Her yanlış yeni yanlışlar doğurur.
                          ****
 Dördüncü yanlışınız, tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Yargıya başvurmaktan kaçınarak, kimler olduğunu bir bir açıklayıp ilgili kuruma verecek yerde, bütün yargıçları, savcıları meydanlarda binlerinin önünde suçlamanızdır. Yargının tamamı bu nedenle çok tedirgin. Gerçi kimilerini bu suçlamanın dışında tuttuğunuzu (tenzih) söylüyorsunuz ama onların kimler olduğu belirsiz. Sözleriniz dedikodu düzeyinde kaldığı ve böyle bir belirsizliğe sığındığınız için yargıçlar, savcılar, bu suçlamaları yargının önüne taşıyamamaktadırlar. Böyle belirsiz ve soyut genellemeler, dedikodular yapacak yerde onlara olanak tanırsanız ya da siz yargıya başvurur, iddialarınızı, hukuktan kimlerin uzaklaştığını ve suçsuzluğunuzu kanıtlarsanız, haklılığın hem tadını çıkarır ve hem de çok güçlenirsiniz. Ama yargıdan kaçarsanız, hakkınızdaki iddiaları yaşam boyu sırtınızda bir kambur gibi taşır; tarihe de öyle geçersiniz. Hukuk, dedikodularla uğraşmaz; gevezelik yapmaz. Olayı doğrulayan kanıtlarla uğraşır.
Sayın Başbakan, yargıçlar, yanlı olabilirler, hukuku yanlış uygulayabilirler, haksız kararlar da verebilirler. Hukukta bunları düzeltmenin yolları vardır ve bellidir. Ama yargıyı yıpratmak, devleti çürütüp çökertmek bu yolların arasında yer almamaktadır.
                                 ****
Beşinci yanlışınıza geliyorum Sayın Başbakan. Yandaşlarınız sürekli şunu dile getiriyorlar: “Dinlemeler yasa dışı.” Evet, bu yalnızca doğru değil, dahası ahlaksızca ve de suç (TCY, m. 132 vd.). Daha önce de buna değindim, hukuksal yolu da gösterdim. Ama üzüntü içindeyim. Çünkü ben bu türden dinlemelerin yakın geçmişte açık hava toplantılarında bağıra çağıra sizce ve yandaşlarınızca iştahla el âleme duyurulduğunu anımsıyorum.
Şimdi sizin ve yandaşlarınızın başlarına aynı felaket gelince bağırıp çağırmaya başlamanızı hiç mi hiç anlayamıyorum. Lütfen beni aydınlatın ya da anlayın. Hani bunlar size göre “geneldi, genel!” Bunları düşününce gerçekten kahroluyorum, herkes gibi. Hele bir başkasının felaketine etekleri zil çalarcasına sevinmek, çok acımasız değil mi? Gerçekten bu nasıl bir duygudur, olan bitenleri bizlere akılcı ve sağduyulu gerekçelerle açıklayabilir misiniz Sayın Başbakan? Beş yıl önce bütün gemileri yakmak, şimdi ise fırtınadan kurtulabilen gemilerin hukuk limanına sığınması için çabalamak. Ve de bu yaman çelişkinin altında ezilmek. Hele o talihsiz Kastamonu konuşmasından sonra sanırım yara alan siz de yaptıklarınızdan pişman olmuşsunuzdur ve bu konuda başkalarını eleştirme hakkınızı yitirdiğinizin farkındasınızdır. Şunu hiçbir zaman unutmayın Sayın Başbakan, çelişkiler birbirini yok eder, ortada yaslanacak hiçbir gerekçe kalmaz.
  Profesör  Sami Selçuk ,Yargıtay Onursal Başkanı
               

1 Temmuz 2014 Salı

CHP-MHP MİLLETVEKİLLERİNE AÇIK MEKTUP



Sayın vekilim,
2 Turlu seçim sistemin 1. Turunda ortak aday “çatı aday” söz konusu değildir. “Kemalist/Atatürkçü  bir aday çıkması Tayyip e yarar” iddiası anlamsız, yersiz ve yanlıştır. Tam tersine yeni aday veya adaylar 1. Turda Tayyip in işini zorlaştırır. Çünkü,  çatı adayı tercih etmeyerek sandığa gitmeyecek olan milyonlar için yeni bir seçenek yaratılarak sandığa gitmeleri sağlanmış olacaktır. Bu nedenlerle siyasal duruşu , ABD – CIA kaynaklı “ILIMLI İSLAMCI” olan mevcut “ÇATI ADAY” için verdiğiniz imzayı lütfen geri çekin.    Emine Ülker Tarhan'ı Cumhurbaşkanlığına aday göstermenizi dilerim.
Mahmut ÖZYÜREK-
Ulusal Eğitim Derneği
 Isparta Şube Başkanı

17 Haziran 2014 Salı

CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ DEĞİL "İslam âleminin başına bir HALİFE dikelim."

Benim bir CUMHURBAŞKANI adayım yok!
Küresel çetelerin Türkiye'yi içine soktuğu bu tuzağa HAYIR diyorum! SEÇSİS sisteminde yaşadığımız gibi, fıtratı belli genetiği değiştirilmiş bir Meclis'te 20 milletvekilinin oyu ile aday çıkması HİLENİN TA KENDİSİ DEĞİL Mİ?!
Birçok kişi küresel çetenin muhalefet partileri aracılığıyla 2. Kemal Derviş kumpasına tüm milleti sürüklemesine onay veriyor! Ölüm ile sıtma arasına sıkıştırılmış lığımızı görmüyor. George Friedman'dan taa 1950'lerde ABD dışişleri bakanı Dulles'e kadar, Türkiye'yi yeniden Cumhuriyet öncesine götürmek için yapılan planlardan haberi yok.
 "İslam âleminin başına bir HALİFE dikelim. Tüm İslam âlemini istediğimiz yere sürükler!" dediklerini bilmiyorlar.. Öğrenmek de istemiyorlar.. 
Birileri önümüze seçenekler sunuyor.. A;B;C ? Hangisi diye soruyor.. O seçenekler arasında mekik dokuyoruz.
Cumhurbaşkanlığı seçimi... Millet seçecek dendi! Öyle mi?! Hayır. Çoğumuzun benimsemediği ve hatta seçmediği vekiller belirliyor, adayı.. Nerede Milletin İradesi ?.
Falan gitsin de ne olursa olsun düşüncesi ile ölümle sıtma arasında bir millet, etrafı ateş çemberi bir vatan ve gözleri kapalı aydınlar.. ALLAH BİZİ KORUSUN!
ÇÖZÜM: Kendi gücüne güvenen, bir araya gelirse başaracağını bilen, dünya çakallarının önüne koyduğu oyunları bozabilen bir Millettir.
Bir kişi vatanı kurtaramaz. En iyi Cumhurbaşkanı gelse, altındaki çamur deryasına batmaktan kurtulamaz.. Ancak TÜM MİLLET bir araya gelir ve bataklığı kurutursa, üzerinde dikilecek bir toprak bulunur. Düşünmenizi öneririm. Saygılar..
Banu AVAR
Formun Üstü


15 Haziran 2014 Pazar

İFTİRA ATMAK, PADİŞAHLARIN FITRATINDA VARDIR!



 













İFTİRA ATMAK, PADİŞAHLARIN FITRATINDA VARDIR!

(Fıtrat, Arapça bir sözcük olup anlamı şudur: Yaradılış, tabiat, karakter, huy.)
Size, Osmanlı tarihinden iki belge sunuyorum.
Padişah II. Selim, Anadolu’daki kadılara gönderdiği fetvalarda, Alevilere adi bir suç atılmasını, iftirada bulunulmasını ve bu yolla öldürülmelerini buyurmuştur!
‘İftira atın, öldürün’ diyen padişahın adaletli olduğundan söz edebilir misiz?
Amasya’nın Budaközü ilçesinde, liderliğini Süleyman Fakih’in yaptığı bir Alevi topluluğundan haberdar edilen II. Selim, hemen Amasya valisine bir ferman gönderir.
16 Eylül 1568 tarihli bu fermanda Padişah II. Selim şu emri verir:
“Adı geçenleri toprak kadısının yardımı ile uygun bir biçimde yakalayıp ve de hiç kimseye duyurmadan Kızılırmak’a götürüp boğdurasın!
Ya da uygun görülecek başka bir biçimde ‘hırsızlık ve eşkıyalık yaptılar’ diye iftira eyleyerek haklarından gelesin…”
Padişah II. Selim’in buyruğu çok açık: Alevilerin kim olduğunu belirle ve hiç kimseye duyurmadan götür, Kızılırmak’da boğdur! Eğer bu sessiz katliam uygun değilse, Alevilere iftira at, bunların hırsız, eşkıya olduğu yalanını uydur ve sonradan götürüp infaz et!
Karşımızda, Alevileri öldürtmek için yalanlar uydurulmasını, iftira atılmasını öneren bir Osmanlı padişahı var!
Padişah II. Selim’in, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Alevilerin öldürülmesi için gönderdiği çok sayıda ferman bulunmaktadır.
II. Selim’in ölümünden sonra 25 Aralık 1574 tarihinde, III. Murat 28 yaşında tahta geçer.
III. Murat’ın verdiği ilk buyruk, 5 kardeşinin hemen öldürülmesidir. Babası II. Selim’in cenazesinin kaldırıldığı gün 5 kardeşinin de cenazesi kaldırılır.
III. Murat, 5 kardeşi için tüm ülkede 40 gün yas tutulmasını emreder.
Şu ikiyüzlülüğe bakar mısınız, önce 5 kardeşini öldürtüyor sonra da 40 gün yas ilan ediyor!
III. Murat da tıpkı babası ve ataları gibi, Alevi düşmanıdır.
O da tıpkı ataları gibi, gerekirse bir başka suç iftirası atarak Alevilerin hakkından gelinmesini emreder.
İşte, III. Murat’ın 9 Ekim 1577 tarihli fermanı:
“Zülkadiriye Beylerbeyi’ne,
Elbistan Kadısı’na hükmüm ki;
Sen ki kadısın, mektup gönderip Elbistan kazasının İnaç köyünden Yitilmiş Abdal adlı kimse için ‘Kızılbaş olup şeriat uyarınca hakkından gelmek lazımdır’ diye bildirmişsin.
Şimdi adı geçeni ele geçirmeni emredip buyurdum ki:
Emrim ulaştığında adı geçen Kızılbaşı bir başka suç atarak ele geçirip ve de davranışlarını kutsal şeriatın gerektirdiği biçimde, bu konuda daha önce gönderilen ulu fermanım gereğince soruşturup gereğini yapasın.
Gerçekten arz olunduğu gibi Kızılbaşlığı ve dinsizliği sabit olursa, geçmişte Kızılbaşlar ve dinsiz olanlar hakkında gönderilen hükmü hümayunum gereğince davranıp, şeriat uyarınca bunun da hakkından gelinsin.”
Bu iki Osmanlı belgesini size neden sundum?
Açıklayayım.
29 Mayıs 2013 günü Taksim Gezi Parkı protestoları sırasında polisin çok ağır saldırısına uğrayan gençler, Dolmabahçe’deki Valide Sultan Camii’ne sığındılar. Yerlere serilen yaralı gençlerin ilk bakımı burada yapılmaya çalışıldı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, işte bu camide bu koşullarda, içki içildiği iddiasını ortaya attı. İddianın doğruluğunu kanıtlamak için de caminin müezzini tanık gösterildi. Tanık beklenen ifadeyi vermiş olsaydı, Taksim Parkı’nda ayağa kalkan gençler, halkın gözünde küçük düşürülmüş olacaktı.
Ancak beklenen olmadı, müezzin, camide içki içildiğini görmediğini söyledi. Tüm baskılara karşı bu ifadesini değiştirmedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, doğru söylememişti.
Recep Tayyip Erdoğan, “ecdadım” dediği Osmanlı padişahlarının kullandığı yöntemi uygulamış, kalkışan gençlere iftira atmıştı.
11 Haziran 2013 günü, partisinin grup toplantısında Taksim Gezi Parkı olaylarını bir kez daha gündeme getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ayaklanan gençleri hedef göstererek, “ başörtülü kızlarımızı başörtülerinden tutmak suretiyle yerlerde sürüdüler, başörtülü bacılarıma saldırdılar. Bir yakınımın gelinini, yerlerde sürüdüler, kendisini ve çocuğunu taciz ettiler” iddiasında bulundu.
Olayların geçtiği iddia edilen yerlerdeki Mobese kameralarının görüntüleri, iddiaların doğru olmadığını ortaya koydu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yine yalan söylemişti.
Recep Tayyip Erdoğan, “ecdadım” dediği Osmanlı padişahlarıyla aynı yaradılışta, aynı karakterde olduğunu bir kez daha kanıtlıyor ve karşıtlarına iftira atıyordu!
Siz, siz olun, Osmanlıya “ecdadım” diyenlerden, Osmanlı hayranlarından aman geri durun!
Çünkü size nerede, ne zaman, ne tür bir iftira atacakları, hiç, ama hiç belli olmaz!
Yılmaz Dikbaş
14 Haziran 204
0532 233 31 52