6 Aralık 2018 Perşembe

Kadın Sorunu Öncelikle Eşitsizlik Sorunudur


Dünyada kadın hakları konusunda ilk ve en önemli gelişme  1791 de gerçekleşmiştir. Fransız ihtilalinin ardından 1789 tarihli Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğinin fark edilmesi nedeniyle  devrimci kadınlar 1791 tarihinde Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisini” ilan etmişlerdir. Türkiye’de kadınların her alanda haklarını tanımayı amaçlayan Kemalist Devrim 05 Aralık 1934 de kadınların seçme ve seçilme hakkını yasalaştırmış ve güvenceye almıştır.   Türkiye'de çok sayıda Avrupa ülkesinden önce kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği tarih olan 5 Aralık dünyada “Kadın Hakları Günü” olarak anılıp kutlanmaktadır. 
Cumhuriyetin tüm kazanımlarını yıllar içerisinde çeşitli yöntemlerle silip süpüren egemenlerin iktidarları ve partileri, dönemine göre ilerici ve devrimci bir atılım olan kadına “seçme ve seçilme hakkının” da içini boşaltarak, bu hakkı kadınların özgürce kullanamadığı bir noktaya gerilettiler. Özellikle son 15 yılda sermaye gruplarının ve tarikatların desteğiyle Türkiye'nin tüm ilerici birikimine saldıran AKP iktidarı, kadınların toplumsal, siyasal, sosyal, kültürel yaşamdaki varlığını daha da görünmez hale getirdi. 
84 yıl sonra Meclis'te ve yerel yönetimlerde cinsiyet üzerinden değerlendiren temsiliyet kadınlar açısından ciddi tuzaklar barındırmaktadır. Kadınlara pozitif ayrımcılık, kadınlar için kota istemleri, her seçim öncesi vitrin malzemesi yapılan kadın milletvekilleri sayısı ve daha pek çok şey giderek dinci gericiliğin kuşatması altına alınan sistem içinde kadının konumunu sadece göstermelik olarak düzenleme dışında bir işleve sahip değildir.
Kadın sorunu öncelikle eşitsizlik sorunudur. Bugün Türkiye’de ve sermayenin egemen olduğu tüm ülkelerde bu eşitsizliğin kaynağı kötü niyetli, anlayışsız erkekler değil, sistemler, rejimler, anlayışlar ve kültürlerdir.
Bu nedenle kadın sorununun çözümü öncelikle yoksulluğun ve sömürünün yok edilmesi ile olanaklıdır. Başka bir söylemle; sorun kadının muhtaç olma konumundan çıkması-çıkarılması sorunudur.
Bunun için ise laiklik ve eşitlik mücadelesi vazgeçilmezdir. Kadının erkeğin eşiti olabilmesinin başkaca bir yolu yoktur.
Laiklik ve eşitlik olmadan kadının erkeğin eşiti olması olanaksızdır. Laiklik; yalnızca dinin siyasal ve toplumsal yaşama egemen olmasına engel değildir. Laiklik aynı zamanda üretim mülkiyetini ve üretim ilişkilerini dini kurallar ile düzenlenmesini engelleyerek kadının toplumsal yaşamda rol almasının da önünü açan biricik ön koşuldur.
Üzülerek belirtelim ki Ülkemizde “kadın hakları” konusu bilinçli olarak üretilmiş söylemsel bir kirlilik içerisindedir.  Eşitsizliğin kaynağı olan yoksulluğun ve sömürünün yok edilmesini önerip savunmak yerine, bunların üzerlerinin örtülmesine yönelik, göz boyayan, Kadınlara pozitif ayrımcılık, kadınlar için kota istemleri, her seçim öncesi kadını vitrin malzemesi  olarak sunan politikalar üretilmektedir.
Kadın haklarını, kadının mutluluğunu, erkeğin “adamlığı”, “insanlığı” ya da “iyiliğine’ indirgemek akıl tutulması olmanın ötesinde, kadını köleleştiren, sömürüyü meşru kılan siyasal anlayışların değirmenine su taşımak dışında bir anlam taşımaz!
İçinde yaşadığımız toplumda emeği ile geçinen kadınlar ne kadar haklarından yoksunsa erkekler de o kadar haklarından yoksundur. Kimilerinin bunun ayırdında olmayabilirler. Ama bu durum onların haklarından yoksun oldukları gerçeğini değiştirmez.
Bu nedenle kadınlar için kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz.
                                               
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ
ISPARTA ŞUBESİ



9 Kasım 2018 Cuma

Saygı Ve Özlemle Anıyoruz


Sayı:2018/15
Konu:Saygı Ve Özlemle Anıyoruz                                                    09 Kasım 2018        
BASIN AÇIKLAMASI
Batılı emperyalistlerin mazlum uluslara biçtiği kadere, sömürgeleştirmeye başkaldıran,  ezilen Dünyanın İlk Bağımsızlık Hareketini gerçekleştiren, Türk ulusunu “emperyalizm ve kapitalizm tahakkümünden ve zulmünden kurtararak, idare ve hâkimiyetin hakiki sahibi” kılan, ortaçağ karanlığını yırtıp toplumu aydınlığa kavuşturan, Mustafa Kemal Atatürk’ü bedensel varlığının aramızdan ayrılışının 80. Yılında saygı ve özlemle anıyoruz…
Varlığı ezilen, mazlum ulusların sömürgeleştirilmesine bağlı olan batılı yağmacı emperyalistler, gerçekleştirdiği antiemperyalist ulusal bağımsızlık savaşı ile yokluk ve yoksulluk içinde kıvranan bir ülkeden çağdaş, uygar bir cumhuriyet kuran Mustafa Kemal Atatürk’ü ve KEMALİZM’İ kendileri için her zaman büyük bir tehlike olarak görmüşlerdir.  Çünkü Kemalizm yalnızca Türk ulusunun emperyalizmden bağımsızlığını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda mazlum ulusların uyanışına da öncü ve örnek olmuştur.  Bu nedenle bir ulusal bağımsızlık düşünce ve eylemi olan KEMALİZM’İN etkisini başta Türkiye olmak üzere tüm dünyada bin bir çeşit araç ve yöntemler kullanılarak ortadan kaldırmak,  emperyalist yağmacılığın vazgeçilmez hedefi olmuştur.
1938 den bu güne küreselleşme , “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında emperyalizmin, işbirlikçi güçlerinin ve gericiliğin Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi'yle yani Kemalizm’le, tarihsel hesaplaşması sürmektedir.
Kemalistler, bu yıkımdan çıkışın tıpkı 1919’da olduğu gibi yeniden bir antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı devrim mücadelesi başlatmakla olacağını görmektedirler. Atatürkçülük iddiasında olan herkes Atatürk olunmadan, onun gibi devrimci olunmadan vatanı kurtarmanın olanaksızlığını anlamak zorundadır.
Günümüzde içinde yaşanılan ortam ve koşullar ne denli ağır olurlarsa olsunlar ulusal uyanış gerçekleşecek,  "Büyük Ortadoğu Projesini" yırtılıp Sevr'in yanına, tarihin çöplüğüne atılacaktır. Kemalist Devrim yeniden tüm kurumları ile kurulup yüceltilecek, Kemalist Cumhuriyeti kuşatan  ayrık otları temizlenecektir.
Yarattığı büyük değerlerle,  gerçekleştirdiği devrimlerle, yolumuz, yönümüz,  ışığımız olarak Türk halkının ve mazlum ulusların yüreğinde, düşüncesinde yüceleşen Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha derin bir saygı ve özlemle anıyoruz. 09 Kasım 2018
YÖNETİM KURULU ADINA:                                                  Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ
ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

10 Ekim 2018 Çarşamba

ABDÜLHAMİT’İN “ÇALDIR - KAZAN” POLİTİKASI



Abdülhamit çevresindeki hırsızlardan, rüşvetçilerden, yabancılarla işbirliği yapıp komisyon alanlardan, yolsuzluk ve usulsüzlük yapanlardan haberdardı. Kurduğu geniş ve etkili jurnal sistemi, yani gizli istihbarat örgütü, ona her şeyden haberdar olma olanağı sağlamıştı.
Abdülhamit, bir hükümet etme yöntemi olarak, hırsızlık ve rüşveti hoşgörü ile karşılamış ve hatta desteklemiştir.
Abdülhamit, hırsızlık yapan ve rüşvet alan paşaları ve beyleri kendisine bağlayacağına inanmıştır.
Buna, “Çaldır - Kazan” politikası diyebiliriz. Yani, o dönemin bir tür “KAZAN-KAZAN” politikası!
Devlet yönetimindeki hırsızlar ve rüşvetçiler de KAZANIYOR, onların hırsızlıklarına, rüşvetçiliklerine göz yumarak ipleri elinde tutan Abdülhamit de KAZANIYORDU!
Bu ilişkilerin yakın tanığı olan İngiliz yazar Joan Haslip, Abdülhamit’in “Çaldır - Kazan” politikasını şöyle anlatmaktadır:

“Bazı devlet adamlarının rüşvet ve yolsuzluklarına tepki gösteren, onları eleştirme cesaretinde bulunan Padişah’a bağlı kimseler, uydurma bahanelerle uzak vilayetlere sürgün edilirken; Hıristiyan dönmeler, padişaha yanaşmanın yolunu bulmuş maceracı Avrupalılar ve kurnaz Araplar servet sahibi oluyorlar ve bir gecede paşalığa terfi ediyorlardı.
Padişah, ahlâksızlıklarıyla alay edebilmek için nâzırlarının (Bakanlarının) yolsuzluk yapmasını beklerdi. Örneğin, yaşlı Bahriye Nâzırı’nın (Denizcilik Bakanı) hırsızlıklarından sık sık söz ederdi. Öte yandan ihtiyar nâzır, Padişah’a karşı yapılacak bir isyanda yer almaması için Türk donanmasını hareketten yoksun bir halde Haliç’te tuttuğundan dolayı makamını koruyordu.
Bir gün Abdülhamit’e, meşhur bir hokkabazın yemek çatallarını yuttuğu hakkındaki hünerleri anlatılmıştı. Abdülhamit, hemen cevap vererek, bunda o kadar büyük bir hüner görmediğini, çünkü Bahriye Nâzırı’nın hiçbir rahatsızlık duymadan koskoca savaş gemilerini yuttuğunu söylemişti.
Avrupalı ziyaretçiler, Abdülhamit’in ikiyüzlülüğü karşısında şaşırmışlardı. Huzurundaki nâzırlara ve yüksek memurlara çokça iltifat ettikten sonra, onlar salondan çıkınca arkalarından hemen onları alçaklık ve namussuzlukla suçlardı. Ama ayrıca da bir birleri aleyhine kendisine bilgi vermeleri için, onları okşayarak sıra ile dinlerdi.” (Kaynak: İsmail Rüştü Aksal’ın TBMM’dek beyanatını aktaran Kemal Karpat, “Türk Demokrasi Tarihi”, İstanbul, 1967, sayfa 241)

Değerli Dostlar,

16 yılı aşkın AKP iktidarı döneminde de Abdülhamit’in “ÇALDIR – KAZAN” politikası uygulanmıştır.
Bunun örneği çoktur, ama ben sizlere sadece iki olayı sunacağım.

15-17 Aralık 2013 günü Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu yapıldı.
İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler; Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan; işadamları Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı.
Bu kişilere “rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık” suçlamaları yöneltildi.
Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan ise Recep Tayyip Erdoğan’dı.
17 Aralık operasyonunun görüntülü ve sesli tapeleri televizyon kanallarında yayınlandı. Ayakkabı kutlularındaki dolarlar, para kasaları, para sayma makineleri, yedi yüz bin liralık kol saatleri, Başbakan Erdoğan’ın oğluyla yaptığı iddia edilen telefon konuşmasının ayrıntıları TV ekranlarından odalarımıza boşaltıldı…
Oğulları tutuklanan Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile İçişleri Bakanı Muammer Güler, bakanlık görevlerinden istifa etti.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, NTV canlı yayınında, “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir!” dedi. Açıkça, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı işaret etti!
Rüşvet alanlardan biri olarak gösterilen, İslam’ın kutsal kitabı Kuran’ın ayetleriyle alay edip “Bakara makara” dediği iddia edilen Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış görevinden alındı.
Rüşvet ve yolsuzluğa adı karışan dört eski bakanın Yüce Divan’a gönderilip yargılanmasına yönelik önergeler Meclis’te reddedildi.
10 Ağustos 2014’de yüzde 51,8 oy alan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanı seçildi.
17 Aralık tapelerinde konuşmalarının olduğu iddia edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, milletvekili olarak Meclis’e girdi, daha sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15-17 Aralık 2013 operasyonlarını, Fethullah Gülen tarafından AKP iktidarına karşı düzenlenmiş bir “sivil darbe” olarak ilan etti.
Rüşvet alanlar KAZANMIŞTI. Cumhurbaşkanı Erdoğan da KAZANMIŞTI.
Tek kaybeden Türk milleti olmuştu.
Sultan Abdülhamit’in “ÇALDIR-KAZAN” yöntemi başarıyla uygulanmıştı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı “paralelci”, yani Fethullah Gülenci olarak suçladı.
Bu suçlama karşısında Bülent Arınç şunları söyledi:
“Seçimlerde oy isterken bu yapının (yani Gülencilerin) kucağına oturmuştur. Bu yapıya (Yani Fethullah Gülen Cemaatine) Ankara’yı parsel parsel satmıştır. Yurt yerleri vermiştir. Zengin işadamlarına okullar satmıştır. İmar planlarında değişiklikler yapmıştır. Kimin havlayacağını biliriz. Gökçek ile 100 konuyu 8 Hazirandan itibaren ömrüm vefa ederse konuşmak isterim.”
Bu aşamada Cumhurbaşkanı Erdoğan devreye girdi, her ikisine de “susun!” dedi. İkisi de suspus oldular..
Daha sonraları Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İstifa et!” emrini verince Melih Gökçek görevinden istifa etti.
Sonuç olarak; rüşvet alanlar, Ankara’yı parsel parsel satanlar, imar planlarında usulsüzlük yapanlar, Fethullah Gülenciler KAZANDI Bu kişileri buyruğu altında tutan Cumhurbaşkanı Erdoğan da KAZANDI!
Tek kaybeden yine Türk Milleti olmuştu.
Sultan Abdülhamit’in “ÇALDIR-KAZAN” yöntemi bir kez daha başarıyla uygulanmıştı.

AKP yöneticilerinin Osmanlı Sevdalısı olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sultan Abdülhamit’i kendisine “Rol Model” alması boş yere mi sanıyorsunuz?

Yılmaz Dikbaş
10 Ekim 2018, Çarşamba
0532 233 31 52

7 Ekim 2018 Pazar

Aydınsız Cumhuriyetçiler: İlber Ortaylı ve Celal Şengör’e “Cumhuriyetçi aydın” muamelesi yapmak

Entelektüel karanlığı gören değil, karanlıkta görendir. 
Ö. İnce
Kendini Kemalist, Atatürkçü ya da cumhuriyetçi olarak tanımlayan okurlara şunları sormak isterim.
- Deniz Gezmiş’e eşkıya diyebilecek kaç Atatürkçü vardır?
- Fethullah Gülen’i övebilecek kaç cumhuriyetçi vardır?
- “Kenan Evren’in 12 Eylül’de her yaptığını onaylıyorum” diyecek kaç tane Kemalist vardır?
- “Bir insana dışkısını yedirmek işkence değildir” diyecek kaç “insan” vardır?
*
Son yazıma çok sayıda olumlu ve olumsuz tepki geldi (1).
Bu tepkilerin odağı Prof. Dr. Celal Şengör ve Prof. Dr. İlber Ortaylı idi. Yazımı olumsuz olarak eleştirenlerin ezici bir çoğunluğu kendisini Kemalist, Atatürkçü ya da cumhuriyetçi olarak tanımlayan okurlardı. Bu okurların hemen hemen hiçbiri yazılanların yanlış olduğunu söylemiyor ama “cumhuriyetçi” iki bilim insanının bu şekilde suçlanmasını eleştiriyorlardı.
*
Bir kitleyi dönüştürmek isterseniz o kitlenin aydınlarını, kanaat önderlerini, düşünce üreticilerini değiştirmeniz gerekir. Bir kitleyi körleştirmek isterseniz yapacağınız tek şey o kitleyi aydınsız bırakmaktır. Aydın, toplumun gözüdür.  
Gazeteci-yazar Hrant Dink öldürüldüğünde Agos Gazetesi’nin başına onun yerine Etyen Mahçupyan getirilmişti. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan, yüreği, midesi ve beyni bu topraklarda olan H. Dink’in yerine 1994 yılından beri İslamcı partilere oy verdiğini söyleyen başbakan danışmanı E. Mahçupyan (2)…
Soros’u öve öve bitiremeyen E. Mahçupyan (3) ile H. Dink’in Ermeni olmaları dışında ortak noktaları neydi acaba?
H. Dink öldürüldü ve onun yerini E. Mahçupyan aldı.
*
Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist kitlelerin düşünsel önderleri Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi yazarlar sırayla katledildi.
Bu bir dönüştürmedir. Bugün, sağdan sola siyasal yelpazenin değişik yerlerinde duran A. T. Kışlalı, U. Mumcu, B. Üçok, Türkan Saylan, N. Hablemitoğlu gibi aydınların boşalttığı yerlere Celal Şengör ve İlber Ortaylı gibi yazarlar konumlanmıştır. Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve Kemalist kitleler artık bu kişilerin düşüncelerini dikkate almaktadır.
Peki, bu insanlar kimdir?
*
EVREN'İN 12 EYLÜL DÖNEMİNDE YAPTIĞI HER ŞEYİ ONAYLIYORUM!
Bir söyleşide Prof. Dr. Celal Şengör (CŞ) şunları söylemişti:
CŞ: Kenan Evren’in 12 Eylül döneminde yaptığı her şeyi onaylıyorum. Evet, istisnasız.
- Şaka yapıyorsunuz.
CŞ: Hayır, efendim.
- İnsanlara dışkısını yedirmek?
CŞ: Hayır, hayır bir dakika. Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil (4).
*
DENİZ GEZMİŞ EŞKİYADIR!
Prof. Dr. Celal Şengör aynı söyleşide şunları da söyler:
Yani ben bu memlekette, Deniz Gezmiş gibi bir eşkıyaya kahraman denildiğini gördüm! 
*
Bu sözlere “cımbızlama” diyebilecek okurlar, linkteki söyleşinin tamamını okuyabilirler.
Sadece Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde neler yaşandığına şöyle bir göz atmak bile bu cümleden ve bunu söyleyenden tiksinmeniz için yeterlidir. Oralarda tutuklu ve hükümlülere neler yapıldığı, o insanların yazdıkları ve anlattıkları C. Şengör’ün ilgisini çeker mi acaba?
C. Şengör, cumhuriyetin tabutuna çivi çakan, bu ülkeyi tepeden tırnağa yeniden dizayn eden bir CIA darbesinde yapılanları onaylamaktadır; hem de “istisnasız” vurgusuyla.
Sayısız yargısız infazlar, en aşağılık işkenceler, sayısız işkenceden ölümler bile C. Şengör için “istisna” olmaya yetmemektedir. Kira davalarının bile en az 2 yıl sürdüğü bir ülkede, hiçbir kanıt incelenmeden 41 günde verilmiş bir idam kararıyla Erdal Eren’in asılması da bir istisna değildir.
12 Eylül’ün ve Kenan Evren’in yaptıklarının, dolayısıyla C. Şengör’ün “istisnasız” bir şekilde onayladıklarının listesi layıkıyla sıralanacak olsa koskoca bir ansiklopedi yazılması gerekir. Bu ansiklopedinin her cümlesi, insanı C. Şengör’ün bu cümlesinden daha fazla tiksindirecek kadar utançla dolu olur.
Bu bir kötülüktür. Bu, yüz binlerce insanın acısıyla alay etmek ve üzerinde tepinmektir.
Bugün cumhuriyeti zerrece savunan birinin 12 Eylül’e sempati duyması için ya çok bilgisiz ya çok vicdansız olması ya da aklını yitirmesi gerekir.
*
FETHULLAH GÜLEN ÖVÜCÜSÜ CUMHURİYETÇİ!
Bir söyleşide Fethullah Gülen’le görüşüp görüşmediği sorusunu İ. Ortaylı, gerek İstanbul'da gerekse Amerika'da fırsat buldukça F. Gülen'le görüştüğünü söyleyerek yanıtlar.
Prof. Dr. İ. Ortaylı, F. Gülen’le ilgili olarak şöyle devam eder:
"Ben Türk coğrafyası üzerine konuştum, eksik olmasın o da ilgiyle dinledi. Zaten her görüşmemizde bunları konuşuruz. Okulları konuşuruz. 1,5-2 saatlik görüşme yaptık.
Ben her zaman için söylerim, kendisi inanıyor. Sakin birisi. Belirgin konularda hassas. Bu eğitim konusunda falan. Merak ederim sorarım, bana anlatır. Bu çok önemli bir şey, bir cemaat liderinin, her şeyden önce bir öğretmenin sakin ve sabırlı olması lazım. Mühim meselesi bu. Gerisi ilgilendirmez kimseyi. (5)”
*
İ. Ortaylı bunları söylediğinde Yarbay Ali Tatar, ayrıntıları artık bilinen komplolarla hapse atılmış, bu durumu onuruna yedirememiş ve protesto etmek için yaşamına son vermişti. İ. Ortaylı’nın ekranda F. Gülen’i övdüğü o günlerde, F. Gülen’in müritleri, yüzlerce insanı sahte delillerle hapse atıyor, işkence yapıyor, anaokulları giriş sorularına kadar her türlü sınav sorusunu çalarak yandaşlarını devletin kılcal damarlarına kadar yerleştiriyorlardı.
*
Bir an düşünün:
U. Mumcu’nun F. Gülen’i övdüğü bir satır, bir cümle, bir yazı ya da bir ima var mıdır?
A. T. Kışlalı’nın böyle bir şey yaptığını aklınıza getirebilir misiniz?
Kemalistlerin geçmişteki kanaat önderlerinden herhangi birinin F. Gülen’i övdüğünü okudunuz mu?
Aksine T. Saylan’dan N. Hablemitoğlu’na U. Mumcu’dan A. T. Kışlalı’ya kadar her biri Fethullahçı çeteye karşı yıllarca ısrarlı bir şekilde toplumu uyardı. 1999 yılında T. Saylan bu tehlikeyi dillendirdiğinde onu din düşmanı ilân ettiler (6). N. Hablemitoğlu, 1999 yılında aşağıda linkleri verilen programlarda yaptığı uyarılardan 3 yıl sonra katledildi (7,8).
U. Mumcu’nun bu konuda sayısız yazı yazdığını bilmeyen yoktur.
Bugün isimlerini art arda sıraladığımız bu Kemalist/cumhuriyetçi yazarların ortak noktası öldürülmüş olmalarının yanında siyasal İslam’a ve Fethullahçı çeteye karşı açıkça, kıvırtmadan net tavır almaları ve bu tehlikelere karşı toplumu ısrarla, yılmadan ve bıkmadan uyarmalarıydı.
Bu aydınlar yıllar öncesinden canları pahasına bu uyarıları yaparken 2006 yılında Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Toktamış Ateş ile birlikte editörlüğünü üstlendiği “Barış Köprüleri” adlı bir kitapta Fethullah Gülen’i ve okullarını övüyordu:
“Buna karşın bir takım insanların inandığı, beğendiği bazı şeyler olunca, inanılmaz derecede yardım sağlanıyorsa, keseyi açıyorsa burada dikkat edilmesi gereken bir şey var demektir. Şimdi Fethullah Gülen Hoca “okul açınız! Bu lazımdır!” dediği an bir sürü insan keseyi açıyorsa bunu önemsemek lazım. (9)“
*
Elbette hepimiz gibi İ. Ortaylı’nın da yanılma hakkı vardır. Ancak bu konuda herhangi bir özeleştiri yaptığını gördünüz mü? Güçten ve güçlüden yana olmak, nabza göre şerbet vermek bir aydın tutumu olamaz. Hiçbir kitle, bu tip kanaat önderlerine layık değildir.
İ. Ortaylı, özeleştiri yapmayı bir kenara bırakın, Fethullahçılar suç örgütü ilan edildikten sonra bile bu konuyu gündeme getirenlere kızgınlık göstermektedir (10).
AKP’lilerin, Fethullahçılarla olan yakın ilişkilerinden sıyrılmak için “kandırıldık” demesi, sık sık alay konusu edilir. İ. Ortaylı’nın böyle bir beyanı dahi yoktur.
F. Gülen’e yaptığı övgüleri, onun okullarını övmek için yazdığı kitap, “tarihçidir, herkesle görüşmesi normaldir” diye açıklanabilir mi? “Kandırıldık” diyen AKP’lilerle alay ediliyorsa “kandırıldım bile demeyen” İ. Ortaylı’ya gösterilen bu sınırsız hoşgörü neyin nesidir?
Bu, kendini kandırmaktır.
*
“HÖDÜK”, “BİR B.K BİLMEZ” AMA BİRLİKTE KİTAP YAZILIR!
Mustafa Armağan adlı kişinin Atatürk ile ilgili hakaretlerine İ. Ortaylı şöyle yanıt verir:
“Herif kendine göre tarihi çarpıtıyor. Bunlar cahil adamlar, ne bilirler tarihi. Bir b.k bildikleri yok. Ne okuyacak ne bilecek. Allah'ın hödüğü suratına baksan halde turp sattırmazsın. (11)”
Cumhuriyetçi kitleler de bu sözleri alkışlamaktadır. Ancak burada “küçük” birkaç ayrıntı vardır.
İ. Ortaylı “hödük”, “cahil”, “bir b.k bilmeyen”, “pazarda turp bile satamayacak adam” dediği bu kişiyle birlikte “Resmi Tarih Yalanları” ve “Tarihin Sınırlarına Yolculuk” adlı iki kitap yazmıştır (12,13).
Ayrıca İ. Ortaylı, “Gelenekten Geleceğe” adlı kitabının önsözünde, “hödük”, “cahil”, “bir b.k bilmeyen” ve “pazarda turp bile satamayacak adama”, “Dostum Mustafa Armağan” diye hitap eder (14). Resmi Tarih Yalanları kitabının editörü Cem Küçük olup yazarları arasında Mehmet Şevket Eygi, Yavuz Bahadıroğlu, Nevval Sevindi gibi isimler de vardır.
İ. Ortaylı, “hödük”, “cahil”, “bir b.k bilmeyen” ve “pazarda turp bile satamayacak adam” diye nitelediği M. Armağan’ın “Petersburg’da Osmanlı İzleri” adlı kitabına önsöz de yazmıştır (15).
Bu durumda İ. Ortaylı’ya şu soruyu sormak gerekir:
Bu M. Armağan ne zaman “cahil” ve “hödük” oldu?
Birlikte kitap yazdığınızda “bilgili” ve “turp satabilir halde” miydi?
“Dostum” diye hitap ettiğiniz kişi, birlikte kitap yazdıktan hemen sonra mı “hödükleşti”?
M. Armağan’ın kitabına önsöz yazdığınız sırada M. Armağan “tarihten anlıyor” muydu?
*
NABZA GÖRE ŞERBET VERME ÜSTADI
Hiç kıvırtmaya gerek yok; bu nabza göre şerbet vermektir. M. Armağan eskiden neyse şimdi de odur, ne olduğu o zaman da ortadaydı, şimdi de ortadadır.
Hesap yapan İ. Ortaylı’dır. Dün çıkarları gereği her türlü işbirliğine girdiği kişileri, aralarında sanki hiçbir ilişki yaşanmamış gibi bugün aşağılaması bir aydın tutumu değildir.
İ. Ortaylı bütün bu manevraların sonunda ve hesapçılık sayesinde mutlu sona ulaşmış ve tarih alanında 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü almıştır (16).
İ. Ortaylı’yı ateşli bir şekilde savunan bazı cumhuriyetçilerin bu ödülü şaşkınlıkla karşılaması çok gariptir. İ. Ortaylı, kendi içinde gayet tutarlıdır. Tuhaf olan İ. Ortaylı’nın yaptıkları değil, kimi cumhuriyetçilerin ona “cumhuriyet aydını” muamelesi yapmasıdır.
*
Hiçbir yükseliş ya da cinayet boşa değildir.
Onlarca Fethullahçıyı göz göre göre general yapan sistem, sakıncalı oldukları gerekçesiyle H. Dink ve U. Mumcu’yu onbaşı dahi yapmamıştı. Kimin ne kadar sakıncalı olduğunu anlamak için 15 Temmuz’u yaşamaya gerek yoktu.
Katledilen aydınlar, bunları yıllar öncesinden açıkça söylemiş, yazmış, ortaya koymuştu.
*  
KARANLIĞA AYDINLIK DİYEN “AYDIN”
Aydın, karanlığı gören değil, karanlıkta görendir. Cumhuriyetçi kitlelerin “karanlığı gören” aydınlarını tek tek katlettiler. Onların yerini alanların bir kısmı, bırakınız karanlığı görmeyi, bu topluma “karanlığı aydınlık” diye gösterdiler.
*
Bugün cumhuriyetçi kitlelerin kanaat önderi olarak aldığı bu yazarlar, liberallerin “bayrak sallayan, cırtlak sesli İzmirli Kemalist teyze” diye karikatürize ederek aşağıladığı o sıradan vatandaş kadar bile öngörülü değillerdi. Olur, olmaz yere onu bunu “cahil” diye aşağılayan, şimdilerde her gün televizyonlarda konuşan ve cumhuriyetçilerin kanaat önderi muamelesi gören İ. Ortaylı, o “teyze” kadar bile refleks göstermemiş, aksine cumhuriyet yıkıcılarıyla açıkça işbirliği yapmıştır.
İ. Ortaylı, sözcüklerden yapılmış cilalarla, canavarı parlatıp topluma şirinmiş gibi göstermiştir. İ. Ortaylı, “dikkat canavar var” diyerek toplumu uyaran insanların yanında olmadığı gibi, uyaranları yutmak için açılan canavarın ağzındaki dişlere övgüler düzmüştür.
Canavara karşı çıkanların kılavuzu, canavarı besleyip büyütenler olamaz.
*
AYDINSIZ CUMHURİYETÇİLER
Prof. Dr. İ. Ortaylı kendi alanında önemli bir kişidir. Prof. Dr. C. Şengör jeoloji ve doğa bilimleri konusunda son derece bilgilidir ve değerli bilgiler vermektedir. Zaten hiç kimse bu bilim insanlarının kendi uzmanı olduğu alanlardaki beyanlarına söz söylememektedir.
Ancak aydın olmak, mükemmel bir jeolog ya da seçkin bir tarihçi olmak demek değildir. Aydın olmak bir tutumdur. İ. Ortaylı ve C. Şengör’ün tutumları, “cumhuriyetçi aydın” sıfatıyla tamamen ilgisizdir.
Sadece bir saptama olarak şu rahatlıkla söylenebilir:
Bugün kendine cumhuriyetçi, Kemalist, Atatürkçü diyen kitlelerin aydınları yoktur. Bu kitleler aydınsızdır. Milyonlarca cumhuriyetçi, el yordamıyla aydınlarını aramakta ve ne yazık ki İ. Ortaylı gibi kişilere sarılmakta, bu insanlarda keramet aramaktadır.
Bu ülkenin en canlı kesimlerinden yüzü Aydınlanmaya, akla ve bilime dönük milyonlarca insan, bu değerleri sahiplenmeyen kişiler tarafından yönlendirilmektedir.
Cumhuriyetçi kitleler bugün bu yazarların hipnozundan çıkmalı ve reflekslerini en azından o “İzmirli teyze”nin refleks düzeyine yükseltmelidir.
Cumhuriyetçi kitleler aydınlarını ve kanaat önderlerini seçerken çok dikkatli olmaları olmak zorundadır.
Çünkü aydınını doğru seçmeyen kitleler körleşirler.  

Taylan Kara

29.12.2017 Cuma


Kaynaklar
9. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof.Dr. Toktamış Ateş. Barış Köprüleri, Dünyaya Açılan Türk Okulları, Ufuk Kitapları, 1. Baskı, 2005, İstanbul.
12. İ. Ortaylı, M. Armağan, Y. Bahadıroğlu, Ö.L. Mete, N. Sevindi. Editör: C. Küçük/Münir Üstün, Resmi Tarih Yalanları,  Profil Yayıncılık, 8. Baskı, 2015, İstanbul.https://www.turkkitap.de/resmi_tarih_yalanlari/id/12509
13. Mustafa Armağan, İlber Ortaylı ile Tarihin Sınırlarına Yolculuk, Ufuk Kitapları, 2005, İstanbul.
14. Prof.Dr. İlber Ortaylı, Gelenekten geleceğe, Timaş Yayınları, 23. Baskı, 2017, İstanbul
15. Mustafa Armağan, Petersburg’da Osmanlı İzleri, Timaş Yayınları, 4. Baskı, 2012, İstanbul
ALINTI; http://haber.sol.org.tr/yazarlar/taylan-kara/aydinsiz-cumhuriyetciler-ilber-ortayli-ve-celal-sengore-cumhuriyetci-aydin

29 Eylül 2018 Cumartesi

ABDÜLHAMİT KURNAZLIĞI


Sizlere Osmanlı tarihinden bir yaprak açacağım.

1876 yılında Osmanlı padişahı Abdülaziz tahttan indirildi.
Abdülaziz, bir süre sonra, bileklerini kesmiş intihar etmiş olarak bulundu.
Bu intiharı bazı kişiler kuşkuyla karşıladı.
Abdülaziz’den sonra V. Murat tahta çıktı, ancak üç ay sonra, ruhsal bunalım geçirdiği görüşüyle tahttan indirildi.
31 Ağustos 1876 tarihinde II. Abdülhamit padişah ilan edildi.
Abdülhamit, kendisinin tahta çıkmasına yardımcı olan Mithat Paşa’yı sadrazam (başbakan) yaptı.
Abdülhamit, tahta çıkmadan önce Mithat Paşa’ya verdiği söz gereği 23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı anayasasını ilan edip Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi üyelerinden oluşan iki meclis açtı.
Ülke yönetiminde hem padişahın hem de meclisin bulunduğu bu sisteme “Meşrutiyet” adı verildi.

Abdülhamit, kendisine anayasayı ilan ettirip Meşrutiyeti kurdurtan Mithat Paşa’dan kurtulmanın yolunu arıyordu. Sonunda o yol bulundu.
Mithat Paşa, Sultan Abdülaziz’i öldürtmekle suçlandı.

Mithat Paşa, Yıldız Sarayı’nda uydurma bir mahkemede, padişahın kulları olan yargıçların önünde, görevli yalancı şahitlerin tanıklığında yargılanır.
Düzmece ve uydurma suçlamalarla önce idama, sonra sürgüne mahkûm edilir.
Sürgüne gönderileceği yer, Arabistan’da Hicaz bölgesindeki Taif şehridir.

Mithat Paşa gemiye bindirilir, gemi kalkar.
Ama Boğaz’dan çıkıp yoluna devam edeceğine Kızkulesi önüne gelince demir atar, durur.
Gemi, 48 saat Kızkulesi önünde yatar.
Geminin ne kazanı patlamış ne de bir makine arızası yaşanmıştır!
48 saat sonra gemi demir alır ve yoluna devam eder.

Peki, Mithat Paşa’yı sonradan boğdurulacağı Taif zindanına sürgüne götüren gemi, neden 48 saat Kızkulesi önünde demir atıp beklemiştir?
Bu soruyu, yakınlarından olanlar, uygun bir zaman kollayıp Padişah Abdülhamit’e sorarlar.
Osmanlı padişahları içinde en işkillisi ve kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı verir:

“Mithat Paşa’nın, uğruna kendisini feda ettiği millet bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde 48 saat beklettim.
İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma olmadığını görünce de gemiye hareket emrini verdim.”

Öyle anlaşılıyor ki, eğer halktan küçük bir tepki bile gelse kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif zindanına göndermekten vazgeçecekti.

Değerli Dostlar,

Size bu ders verici tarihi olayı neden anımsattım?

Sultan Abdülhamit’e “ecdadım” diyen günümüzün Osmanlı Sevdalıları da tıpkı ecdatları gibi kurnaz bir oyun oynadılar.
ATATÜRK’ün yattığı ANITKABİR’de kahvehane açıp çocuk oyun parkı kurdular!
Akıllarınca, Atatürkçülere bir “yoklama” çekiyorlardı!
Bakalım Atatürkçüler ne yapacaktı? Her zamanki gibi oraya buraya telefonlar edip şikâyetlenecekler, facebook ve twitter mesajlarıyla aralarında sızlanıp mızlanmakla mı, kalacaklar yoksa eylemli bir tepki gösterecekler miydi?

Osmanlı Sevdalılarının, Abdülhamit kurnazlığı bu kez sökmedi!
Ankaralı Atatürkçüler, Osmanlı Sevdalılarının çektiği “yoklamayı” yemedi!

Bakın ne oldu.
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri, Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Kemalist Suay Karaman hemen evden çıktı. 23 Eylül 2016 Cuma sabahı erken saatlerde Anıtkabir’e gitti. Yetkililerle görüştü. Çocuk oyun parkının ve kafeteryanın hemen kaldırılmasını talep etti. Bununla da kalmadı.
Suay Karaman, cep telefonuyla, tanıdığı tüm Kemalistlere ulaştı, hepsini en kısa zamanda Anıtkabir’e gelmeye davet etti.
Kemalist Suay Karaman’ın çağrısı büyük yankı yaptı. Kısa zamanda Anıtkabir’in önü binlerce kişiyle doldu. Çağrıyı işiten bazı siyasi parti yandaşları ve kendilerini Atatürkçü olarak görenler de coşkuyla katıldı.
Anıtkabir’e kurulmuş olan çocuk oyun parkı hemen kaldırıldı.
Anıtkabir’e kurulmuş olan kafeteryanın da çok kısa zamanda kaldırılacağına yetkililer söz verdi.
Kemalist Suay Karaman’ı ve eyleme katılanları ne kadar kutlasak azdır.
Eğer bu eylem yapılmasaydı bakın neler olacaktı:
Anıtkabir’de sırasıyla bir İddia büfesi, Lunapark, AVM kurulacak, bir cami yapılması için de hareket geçilecekti!
Osmanlı Sevdalılarının hevesi kursaklarında kalmıştı!

Değerli Dostlar,

Bu eylem bir dönüm noktası olmalıdır.
Bundan sonra ATATÜRK’E, Cumhuriyete, Cumhuriyet Devrimlerine karşı çıkıp hakaret edenlere; adlarına, unvanlarına, makamlarına ve rütbelerine bakılmaksızın EYLEMLİ olarak karşılık verilmelidir!
Bundan böyle Kemalistlerin tavrı, şuna buna şikâyetlerde bulunmak değil, EYLEM yapmak olmalıdır!

Yılmaz Dikbaş
27 Eylül 2016, Salı
dikbas@kalinka.com.tr
0532 233 31 52

7 Eylül 2018 Cuma

BİR ÖĞRETMENİN HAYKIRIŞI...


BİR ÖĞRETMENİN HAYKIRIŞI...
BANU AVAR

.....Tepki olmasın diye kurbağa yani eğitim haşlanarak öldürülmekte. Hangi politikacı iktidara gelirse gelsin BOP tıkır tıkır ve kesintisiz işlemekte.

Daha bugün o projenin parçaları okullara gönderildi.

Öğretmenlerden onaylama raporları istendi.

Sonunda ne yapalım öğretmenler istedi diyecekler.

Oysa öğretmenler baskı altında. Zaten işlerin farkında olanlar yalnızca bizleriz

Gato diye ABD li bir öğretmen yazarın okulları kötüleyen evde eğitim sistemi, ‘herkes evde öğrensin okullar beyin yıkıyor, tek tip eğitim yapıyor, zorunlu eğitim kitle imha silahıdır’ vb diyen saçmalıklarını tartışmaya açmamız ve rapor yazmamız istendi.

Tabi idareci ve onlara yaranmaya çalışan üstelik kripto fetö ve pkk cı öğretmenlerin olabileceği ortam baskısı altında.

Kitabın özetleri çıkartılıp verildi.

Alabilenler aldı seminerlerde kendi millî eğitimimizin ayağına

MEB tarafından son kurşunu sıkmamız isteniyor.

Bu kitapta devlet beyin yıkar, herkes bireysel eğitim yapsın, canının istediğini öğrensin istemediğini öğrenmesin, dört duvar altında eğitim olmaz vb gibi saçmalıklar var.

Bunun gibi daha üç kitap varmış.

Tabi sadece özeti bile BOP un nasıl işletildiğini açıklamakta. Görebilenlere. MEB emperyalizmin işgali altında uzun yıllardır maalesef. ...,