3 Eylül 2017 Pazar

YENİ ÇIKIŞ HATTI CUMHURİYETÇİ CEPHEDİR!



Türkiye, yeni bir rejim inşa etmeye yönelen siyasal İslamcı gücün karşı devrimci hamlesi ile bu saldırıya karşı koymaya ve kazanımlarını savunmaya çalışan dağınık toplumsal direniş odaklarının yarattığı gerilim ikliminde sarsılıyor. Ülke, tarihsel yönünü yeniden belirleyeceği bir yol ayrımına doğru gidiyor. Bütün uzlaşma zeminlerinin imha edildiği bu süreçte, sert bir çatışma ve kırılmanın yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
AKP, bazı liberallerin ve parti yöneticilerinin ileri sürdüğü gibi, ne akademik ne ideolojik ne de siyasal anlamda muhafazakâr / merkez sağ bir siyasal hareket değildi, hiç olmadı da. AKP, esas olarak rejimle çatışan, onu köklü bir şekilde değiştirmeyi hedefleyen dinci/mezhepçi, yani siyasal İslamcı bir partiydi. Takiyeci AKP liderliği ve liberallerin perdelediği bu gerçek görüldüğünde çok geç kalınmıştı.
Türkiye gericiliği ne yapmak istediğini biliyor, siyasal İslamcılar programını uyguluyor. Buna karşılık, ülkenin ilerici, cumhuriyetçi, sol, laiklikten yana güçleri bu saldırıyı karşılayacak bir cephe ve programdan henüz yoksun görünüyor. CHP’nin başlattığı Adalet yürüyüşü, mitingi ve kurultayının böyle bir ihtiyaca yanıt vermeye çalıştığı anlaşılıyor.
Ancak, bir yandan solun ve sosyalist hareketin yeterince dikkate alınmadığı, diğer taraftan solun ve sosyalist hareketin de anlaşılamaz bir aymazlıkla kayıtsız kaldığı bu girişimin, böyle kaldığı sürece başarılı olması çok zor görünüyor. Çünkü bugün için tek çıkış hattı olduğunu söyleyebileceğimiz cumhuriyetçi bir cephenin dinamosu ve militan gücünü ancak solun oluşturabileceğini görmek gerekiyor.
* * *
Yaklaşık 70 yıla yayılan karşı devrim, siyasal İslamcıların talepleri ile emperyalizmin bölgesel ve küresel ihtiyaçlarının örtüştüğü bir tarihsel kesitte başarıya ulaştı. İktidarı eline geçiren siyasal İslamcı AKP, önüne gelen fırsatı utanç verici yöntemlerle değerlendirerek, zaten içi boşaltılmış ve bir kabuğa dönüşmüş 1923 Cumhuriyetini emperyalizmle işbirliği içinde yıktı.
Dünyada, kapitalist pazarın bütünleşmesinin önündeki en büyük engeli oluşturan Sosyalist Blokun çözülmesinin ardından, sıra, daha geçirgen olsa da sermayenin serbest dolaşımını sınırlayan ulusal devletlerin yıkımına gelmişti. Türkiye’de, Kemalist bağımsızlıkçı çizgileri silikleşse de Cumhuriyetin yıkılması, Avrupa’da Yugoslavya’nın parçalanması, Ortadoğu’da (buna Müslüman coğrafyası da diyebiliriz) Cumhuriyet Türkiye’si modelini izleyen seküler ya da yarı laik ulusal devletlerin imhası ve nihayet Latin Amerika’da Bolivarcı rejimlerin tasfiye edilmesi gibi hedefler, bu küresel siyaset planlamasının köşe taşlarını oluşturdu.
Türkiye’de 15-20 Temmuz darbe sürecinin mekaniği içinde, Cumhuriyet’e son darbe vurulup, düşük yoğunluklu da olsa bir dinci/mezhepçi devletin kuruluşu için radikal adımların atılmaya başladığı tarihsel dönemeçte, dünyada da köklü bir değişim yaşanıyordu. Başta ABD olmak üzere, Batı’nın (emperyalizmin) siyasal islamla giriştiği işbirliği, o kirli dans büyük bir başarısızlık ve fiyaskoyla sonuçlanıyordu. Emperyalizmin, küresel sermayenin serbest dolaşımının önündeki ulusal (buna ulusalcı da diyebiliriz) devletleri ve ideolojik direniş hatlarını yıkmak için başlattığı bu işbirliği, dönüp kendisini vuran bir silaha dönüşmüştü.
* * *
Başta bölgemiz olmak üzere dünyada siyasal İslamcılık iflas ediyor, 21. yüzyılda IŞİD ve El Kaide anlayışı dışında insanlığa bir gelecek ufku sunamayan Ortaçağ artığı bir gücün bütün insanlık için tehdit oluşturduğu dramatik şekilde görülüyor. Siyasal İslamcı hareket içindeki “en iyi seçenek” diye sunulmaya çalışılan İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketinin de özünde IŞİD ya da El Kaide’den farklı olmadığı anlaşılıyor.
Çok açık ki, ılımlısıyla radikaliyle siyasal İslamcılık çöktü. Bu çöküş kaçınılmazdı. Çünkü 11. yüzyılda teolojik temelleri atılan ve Emevi rejimi tarafından kurumsallaştırılan bu günkü egemen Sünni İslam anlayışı (Muaviye ideolojisi) kendi Ortaçağını aşamadı.
İslam’ın uzayan bu Ortaçağı, günümüzde bütün Müslüman halkları sefalet, cehalet, yıkım, ilkellik, zavallılık, kan ve gözyaşı içinde boğuyor.
Doğu'nun parlayan yıldızı ve İslam dünyasında Ortaçağı aşan tek örnek durumundaki modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılarak, yerine bir din devletinin kurulmaya çalışılması, söz konusu zavallılığı daha da derinleştirecek gibi görünüyor. Çünkü imam hatipçi anlayışı temel eğitim sistemi haline getiren; akla, bilime ve seküler hukuka dayalı kamu düzenini tasfiye eden AKP, ülkeyi bir din toplumu olarak yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Ülke hızla Pakistanlaşıyor.
* * *
Bugün Türkiye’nin tarihsel ilerleme yatağının dışına çıktığını tespit edebiliriz. Ülke, Ortaçağa iade edilme girişimiyle karşı karşıya. Ancak, ortada çok önemli bir sorun var; Erdoğan ve militan İslamcı ekibi, eski rejimi, cumhuriyeti yıktı yıkmasına ama yerine kendi rejimini, islamo-faşist bir düzeni henüz kuramadı.
Diğer taraftan, bu girişime karşı büyük bir toplumsal direniş şekilleniyor. Daha önce liberallerin desteğiyle bu direniş refleksini kıran AKP, artık bu yeteneğini de yitirmiş görünüyor.
Cumhuriyet Mitingleri, ulusal bayramlarda yapılan büyük laiklik gösterileri, Gezi/Haziran direnişi, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra yapılan 24 Temmuz Taksim mitingi, 13 Haziran Adalet Yürüyüşü, 9 Temmuz büyük Maltepe Mitingi ve Adalet Kurultayı gelişen bu direniş dinamiğinin kilometre taşlarını oluşturuyor.
Erdoğan-AKP iktidarı, inşa etmeye çalıştığı yeni rejim konusunda siyasal zor ya da toplumsal rızaya dayalı bir mutabakat da oluşturabilmiş değil. Tam tersine, kurmaya çalıştıkları yeni rejimi hukuksal bakımdan güvenceye de alamadılar. Öyle ki, yeni rejimin hukuksal temelini oluşturacak Anaya değişikliklerini yapmak üzere düzenledikleri 16 Nisan Referandumu da bir yenilgiye işaret ediyordu. Çünkü 1,5 milyon sahte oya karşın ancak burun farkıyla kazanılan bir referandumdu ve bu yanıyla bir ‘Pirus zaferi’ bile değildi.
Şimdi ortada tanımsız, anayasasız, tarihsel referansları belirsiz, üzerinde mutabakat sağlanmamış bir devlet ve iktidar var. Türkiye tam anlamıyla hem bir iktidar boşluğu hem de bir iktidarın tek elde toplanmaya başladığı bir diktaya sürüklenme süreci yaşıyor. Devleti bir arada tutan, üzerinde anlaşma sağlanmış zeminlerin olmadığı bir dönemden geçiliyor.
* * *
Erdoğan, AKP ve siyasal İslamcı hareket cumhuriyeti yıktı ve fakat yeni bir kurucu iradeyi güçlü şekilde ortaya koyamadı. Çünkü Erdoğan ve AKP’yi iktidara taşıyan iç ve dış dinamikler köklü bir şekilde değişti. Örneğin Batının siyasal islamla bağını kestiği bir konjonktürde (toplu durum) AKP iktidarı, dinci/mezhepçi bir rejim kurma ısrarı nedeniyle Batı’dan dışlandı. Suriye’de ağır bir yenilgiye uğradı ve dünyada yalnızlaştı... AKP, Türkiye’de cami cemaatinin bir bölümü dışında toplumun bütün kesimleriyle çatışmaya girişti. Hala belli bir güç olan kitle tabanını bir yana bırakırsak eğer, servetten ve iktidardan daha çok pay almaya çalışan yağmacı çevreler dışında anlamlı bir desteği kalmadı.
Daha da önemlisi, iktidar gücünü elinde tutmasına karşın, yeni bir rejim kuruculuğu için gereken birikime, donanıma, görgüye, bilgiye, tarihsel referanslara ve güce sahip olmayan bir kadronun, bir kurucu irade oluşturması da son derece zordu. Nitekim öyle de oldu.
Diğer taraftan, Erdoğan ve siyasal İslamcı ekibi, Türkiye’nin aydınlanma ve modernleşme birikimini hafife aldı. Bu ülkenin ilerici ve devrimci geleneğini dikkate almadan atılacak her radikal adımın, toplumun işleyiş yasalarına, tarihin mantığına ve insanın doğasına karşı bir savaş, üstelik kazanılması imkânsız bir savaş olduğunu anlayamadılar.
Türkiye’yi yeniden aydınlığa çıkaracak, Ortaçağın saldırısını püskürtecek ve dinci gericiliği bir daha tarih sahnesine çıkamayacak derinlikte yenilgiye uğratacak bir siyasal inisiyatifin alınması için bütün koşullar uygun. Bugünkü krizi çözecek, toplumu yeniden birleştirecek ve ileriye taşıyacak kurucu irade, ancak, tarihin çağırısına uygun devrimci bir atılımla mümkün.
Bu anlamda, temelini emekçilerin oluşturduğu geniş bir ilerici-cumhuriyetçi cephe ve tarihin çağırısına uygun bir program oluşturulması için her şey hazır. Böyle bir cephe zaten yaşamın içinde fiilen oluşuyor. Sol, böyle bir cephenin kurulması ve programının oluşturulması sürecine etkin şekilde katılmalıdır. Böyle bir cephenin başarılı olması, hedeflerini gerçekleştirmesi de solun oynayacağı etkin role bağlıdır. Sosyalist hareket, laiklik ve cumhuriyet mücadelesine abdestinden emin olarak, ‘amasız –fakatsız’ bir şekilde katılmadığı takdirde tarihin dışına düşecektir.  

Merdan YANARDAĞ
01 Eylül 2017 Cuma



1 Eylül 2017 Cuma

Çetin Yetkin /DEĞİNMELER 21



"Sivil toplum" sözü moda olmaya başladığı günlerde "sivil"in "üniformalı" karşıt anlamına geldiği düşünülerek siyasette askerin etkisinin olmadığı bir düzenden hareketle "devlet dışı" ve hatta "devlete karşı" oluşumlar anlaşıldı ve öyle de anlatıldı. Bu, tümüyle yanlıştı ve yanıltıcıydı. Bunu anlamak için sözcüğün kökenine ve giderek nasıl kullanıldığına bakmak gerekiyor.

Devletin henüz ortaya çıkmadığı toplumlara "ilkel toplum" deniyor. Devletli toplumlara ise "uygar toplum". İlk devletler, kent devletleri. Çünkü, yerleşik düzene geçen kabileler bulundukları bu yerlerde nüfusça artıp çoğalarak "köy" olmaktan çıkıp "kent" durumuna gelmişler. Şimdi: "uygarlık sözcüğünün fransızca karşılığı "civilisation", ingilizce "civilization". Latince "civitas", yani "devlet" sözcüğünden geliyor. Ayrıca, Latincede "civilis", "devlete/kamuya ilişkin" demek. Arapçada da "medine", "kent" demek, "medeniyet" sözcüğü buradan geliyor ve "medeni" demek, aslında "kentli" anlamında. Yunancada ise "polis" kent devletleri anlamında, İngilizcede "kibar/ uygar" anlamına gelen "polite" da bu sözcükten. Açıkça anlaşılacağı gibi, "medeni nikah", devletin kıydığı nikahtır. "Medeni Kanun" dediğimizde de, devletin vatandaşları ile olan hukuku anlatılır.

Öte yandan, eserinin adını da "sivil hükümet..." koymuş olan John Locke, bununla sivillerden oluşan bir hükümeti değil, devletli toplumsal-siyasal düzeni kastetmektedir.

Demem o ki, sivil toplum kavramı, bilerek ya da bilmeyerek, anlamının tümüyle tersine, devlet karşıtlığı olarak dolaşıma sürülmüş bulunuyor.

NOT: devlet, devlet gücü, siyasal iktidar kavramları ayrı bir açıklamanın konusudur.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

BASIN AÇIKLAMASI (30 Ağustos Lozan’dır, Cumhuriyettir, devrimlerdir)



Sayı:2017/008
Konu: “30 Ağustos Lozan’dır, Cumhuriyettir, devrimlerdir”                                                  28 Ağustos 2017                                                                                                                        
BASIN AÇIKLAMASI
(30 Ağustos Lozan’dır, Cumhuriyettir, devrimlerdir)
30 Ağustos 1922, Emperyalizmin işgaline, Saltanatın ve İstanbul hükümetlerinin işgalcilerden güç alan kudretine karşı Anadolu ve Rumeli hukukunu savunmak üzere başlayan ilk ve büyük bir başkaldırının zaferini ilan ettiği gündür.
30 ağustos 1922, herhangi bir düşmana karşı değil, emperyalizmin ta kendisine karşı kazanılmış bir zaferdir. Emperyalistlerin Türkiye’yi parçalamak ve paylaşmak emellerine son vermiş, karma bir imparatorluktan ulusal bir devletin doğuşunun öz koşullarını gerçekleştirmiştir.
30 Ağustos 1922, Bir halkın topyekûn kendini emperyalizme karşı konumlandırdığı haklı, meşru ve özgün bir savaştır. Bu savaşta Türk halkı cephedir, silahtır, baruttur, kurşundur, şehittir, gazidir; ama asla esir değildir.
30 Ağustos 1922, Düşmanı cephede yenmekle biten bir savaş da değildir. Düşmanı yendikten sonra yok edebilme kararlılığını gösterebilme cesaretidir. Onun için bu savaş, cephelerin savaşı değil, vatanın, bağımsızlığın, özgürlüğün savaşıdır. Bu savaşın adı Lozan’dır, Cumhuriyettir, devrimlerdir. Bu nedenle bu savaş sadece 30 Ağustos’la sınırlanmaz. Bu savaş bir ulusun tarih sahnesinden silinirken yeniden dirildiği bir savaşlar bütünüdür. Onun için adı bağımsızlık savaşıdır. Elbette bu savaşı veren, boynunda idam fermanı, elinde mavzeriyle emperyalizmin üzerine yürüyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk tüm ezilen ulusların bağımsızlık ve özgürlük sembolü olmuştur.
30 Ağustos 1922, Hindistan Milli Hareketinin lideri Mahatma Gandi’nin tanımlamasıyla; “Türkler, öldü sanılan ve cenaze törenini bile hazırlayanların, içine konulmak istedikleri tabutu, katillerinin başına nasıl geçirileceğinin örneğini verdiler.”
Ne yazık ki 1950’li yıllardan bu yana Bağımsızlığımıza, egemenliğimize kör ve sağır, Kendi halkına değil, emperyalist odaklara güvenen işbirlikçi siyaset esnafı Atatürk Türkiye’sini Emperyalizmin kuşatması ve yeniden işgale açmışlardır. Ülkemizi bu emperyalist sömürüye, boyunduruğa ve işgale açanlardan emperyalizme ve işgale karşı direnç beklemek en hafif deyimle akıl tutulmasıdır.
ü Emperyalist çıkarları korumak, karşı-devrimci faaliyetleri yürütmek üzere yasal ve yasadışı kurumlardan oluşan geniş ve kapsamlı bir organizasyon ağı olan NATO’ya bağımlı,
ü Generalleri ABD’de yetiştirilen,
ü Siyasetçileri ABD ve diğer Emperyalist odaklarca eğitilen,
ü Sömürge tipi satılık “aydınların/düşüncelerin” servis edildiği,
ü CIA üretimi bir dinci faşizmin kurumsallaştırıldığı,
ü Ekonomisi ve tarımı tümüyle emperyalist odaklara bağımlı hale getirilen,
ü Parkları, ormanları sahilleri katledilen, parsel parsel yabancı emperyalist odaklara pazarlanan Türkiye’nin bağımsızlığından söz etmek olanaksızdır.
Özellikle son 14 yıldır adım adım Cumhuriyet’i yıkanların, Cumhuriyet’in kuruluşunun nirengi noktası olan 30 Ağustos’a, Lozan’a, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmaları bu işbirlikçiliğin ve bağımlılığın sonucudur.
Emperyalizmin, işbirlikçilerinin gericiliğin boyunduruğunu kırmak, halkın egemenliğine dayanan bağımsız, demokratik, laik, sosyal hukuk cumhuriyeti olarak yeniden inşa etmek için 30 Ağustos ruhuyla mücadelemiz sürecektir.  Küreselci emperyalizme karşı verilen bu savaşımda 30 Ağustos en büyük esin kaynağımızdır
Emperyalizm ile mücadeleyi zafere taşıyan büyük komutanın ve büyük Türkiye halkının hatırası mücadelemizde yaşayacaktır!
30 Ağustos un 95. yılında emperyalizmi dize getiren, çağdaş Türkiye’nin mimarı, Mustafa Kemal Atatürk'ü ve arkadaşlarını, bağımsızlık savaşımızın saygın, onurlu şehitlerini derin saygı, gönülden bağlılıkla bir kez daha anıyoruz.
YÖNETİM KURULU ADINA:                                                                 Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ
ISPARTA ŞUBE BAŞKANI