1 Mart 2016 Salı

90 YILLIK ENKAZ



27 Şubat 2016 günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Hanımefendi İstanbul’da bir vakfın düzenlediği etkinlikte konuşurken şöyle demiş:

“Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık.”

Önce Arapça bir sözcük olan enkaz’ın ne anlama geldiğini sözlükten okuyalım.
Enkaz: Yıkıntı, döküntü, çöküntü.

Emine Hanımefendi, 90 yılda yıkılmış, dökülmüş olarak teslim aldıkları Türkiye’yi kendilerinin onarıp ayağa kaldırdığını anlatmak istemiştir.

Değerli Dostlar,

Üç tür yalan vardır:
Sıradan yalan, katmerli yalan, kuyruklu yalan.
Emine Hanımefendi’nin söylediği, kuyruklu yalandır!
Nedenini kısaca açıklayayım.

Emine Hanım’ın sözde enkaz kaldırma ekibi AKP, 2002 yılında işbaşı yaptığına göre, 90 yıllık yıkıntı ve çöküntü Atatürk döneminde başlamış (1920–1938), İsmet İnönü döneminde (1938–1950), Adnan Menderes döneminde (1950–1960), Süleyman Demirel (1965–2000) ve Turgut Özal (1983–1993) dönemlerinde sürmüştür.
Oysa Emine Hanımefendi’nin sözde enkaz kaldırma ekibi, Adnan Menderes’i, Süleyman Demirel’i ve Turgut Özal’ı hep sahiplenmişlerdir. Bu nedenle, Emine Hanımefendi’ye göre bunların dönemlerinde yıkım ve çöküntüden söz edilemez.
Emine Hanımefendi’nin asıl işaret ettiği, Atatürk dönemidir.
Emine Hanımefendi’nin asıl aşağıladığı, Atatürk Cumhuriyeti dönemidir.
Peki, Emine Hanımefendi neden Atatürk Cumhuriyetini karalıyor?
Cumhuriyet yönetimini halkımıza kötü göstermeden Osmanlı Şeriat düzenine geçilemeyeceğini, Başkanlık Sistemini halkımıza kabul ettiremeyeceğini biliyor da ondan!

Peki, Emine Hanımefendi, Atatürk Cumhuriyeti düzenini karalamakta, aşağılamakta başarılı olabilir mi?
Emine Hanımefendi, Atatürk Cumhuriyeti’nin Türkiye’yi enkaza dönüştürdüğü kuyruklu yalanına halkımızı inandırabilir mi?
Bu sorunun gerçekçi cevabını birlikte vermeye çalışalım.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2010 yılı için verdiği verilere göre:

4 milyon insanımız, okuma yazma bilmiyor.
14 milyon insanımız, okuma yazma biliyor, ama hiçbir okulu bitirmemiş, yani ilkokuldan terk.
16 milyon insanımız, ilkokul mezunu.

Çok açık ve net şunu söyleyebiliriz:
En az 34 milyon insanımız Kurtuluş Savaşı tarihini, Cumhuriyet Devrimleri tarihini, Osmanlı tarihini okumadı! Bu konularda hiçbir bilgisi yok, kulaktan dolma çoğu yanlış bazı bilgi kırıntılarını biliyor.

Şimdi söyleyiniz bakalım:
Tarihimizden haberi olmayan 34 milyon insanımızın, Emine Hanımefendi’nin kuyruklu yalanına inanması kolay olmayacak mı?

Değerli Dostlar,

Fotoğrafın tamamı bu kadar değil.

11 milyon vatandaşımız, ilköğretim okulu mezunu.
3 milyon vatandaşımız ortaokul veya dengi okul bitirmiş.
11 milyon vatandaşımız da lise veya dengi okul bitirmiş.

Bunların toplamı da 25 milyon yapıyor.
Peki, bu 25 milyon vatandaşımızın Kurtuluş Savaşı tarihini, Cumhuriyet Devrimleri tarihini, Osmanlı tarihini dosdoğru bildiğini söyleyebilir misiniz?
Emine Hanımefendi’nin kuyruklu yalanını bu vatandaşlarımıza da yutturmasında güçlük çekeceğini düşünüyor musunuz?

Lise veya dengi okul bitirmiş 11 milyon içinde, İmama Hatip liseleri mezunları da bulunmaktadır.
Emine Hanımefendi’nin kuyruklu yalanını söylediği etkinlikte, aynı gün, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da halkımıza bir müjde verdi! Bugün İmam Hatiplerde okuyan öğrenci sayısı 1.200.000’ne (bir milyon iki yüz bin) ulaşmıştır!
İmam Hatip Liseleri ile ilgili size çok kısa bir bilgi sınmam gerekiyor:
Bu liselerde okuyan çocuklarımıza Matematik, Geometri, Fizik, Kimya, Biyoloji okutulmuyor!
İmam Hatip Liselerinde okuyan çocuklarımıza, yalnız 10. sınıfta, haftada 2 saat tarih okutuluyor. 11. ve 12. sınıflarda çocuklarımıza tarih okutulmuyor!
Felsefe dersi, İmam Hatip Liselerinde, sadece 11. sınıfta haftada 2 saat öğretiliyor. 10. ve 12. sınıflarda felsefe okutulmuyor!

Buraya kadar verdiğim somut bilgiler ışığında söyleyin bakalım, Emine Hanımefendi’nin kuyruklu yalanına halkımız inanır mı inanmaz mı?

Bugün Başkanlık Düzeni’ ne geçmek isteyen Osmanlı Şeriatçıları, 1950 yılından beri, yani 66 yıldır hedeflerine doğru yürüdüler.
Peki, Cumhuriyet Düzenini yıkıp yerine Osmanlı Şeriat düzenini getirmek isteyenler 66 yıldır adım adım ilerlerken Atatürkçüler ne yaptı?

Ben yayımlanmış 17. kitabıma “ATATÜRKÇÜLER YENİLDİ” adını verdiğimde sözde Atatürkçüler efelendi, “Yenilmedik, dimdik ayaktayız!” diyerek bana karşı ayaklandılar, nutuklar attılar!
İşte böylece, sözde Atatürkçülerin yüzünden meydan, Emine Hanımefendi’nin kuyruklu yalanlarına inanacaklarla doldu!

Yılmaz Dikbaş
29 Şubat 2016, Pazartesi
dikbas@kalinka.com.tr
0532 233 31 52

29 Şubat 2016 Pazartesi

Gericiliğe karşı...



Aydınlanma ile başlıyoruz...


17. Yüzyılda açıldı, 18. Yüzyılda Büyük Fransız Devrimi ile taçlandı. Aydınlanmanın yaptığı açıktı; doğa ile insan arasındaki ilişkiden dini ve tanrıyı çıkarıyordu. İnsan böylece doğa ile doğrudan ilişki kuran aydınlanmış bir tür olarak yeniden tanımlanıyordu. Yeni insan dini bir varlık olmaktan çok felsefi bir varlık olacak, dinin buyruklarıyla değil aklıyla hareket edecekti. Aydınlanma çağının öncü düşünürleri aklın otoritesine dayanarak tanrının kellesini uçurdular ve böylece kralın kellesinin uçurulması için gereken akli ortamı hazırlamış oldular. Son adımı atmak Kant’ın izinden giden "Incorruptible” Maximilien Robespierre’e kaldı. Boyun eğmez bir devrimciydi, pek diktatördü ve çok acımasız olduğunu biliyoruz. Diktatoryaya inandığı ve zalim olduğu için değildi bu. Aydınlık bir düzene ulaşmak için diktatorya ve terör geçici ancak zorunlu devrimci yöntemlerdi. Cumhuriyet’ten geri dönülmesini engellemek için kralı idam ettirmek icraatları arasındadır. Kurmak için kırmak gerekiyordu, çok kırıcı olduğunu biliyoruz.

Demek ki Aydınlanma ile başlayacaksak Kant’ın ve onun pratik hali Robespierre’in izinden yürümeliyiz. Bu iz ise, “Jakoben” bir yola işaret etmektedir. “Jakoben”, AKP döneminin yandaşlarının en ağır küfrüdür. İttihat’ı ve Kemalizm’i Jakoben saydılar ve mahkemelerde hep Jakoben aradılar. Aydınlık korkusudur ve artık buradayız.

Aydınlanma, insan ve doğa arasındaki ilişkiden tanrıyı çıkarmakla başlar, bunun yerine tanrıya ve dine ihtiyaç duymayan yeni bir düşünme biçimi koyarak mantıki sonuçlarına ulaşır. Kralsız ve tanrısız bir yoldur aydınlanma. Kralsızlık cumhuriyete, tanrısızlık ise laikliğe yolu açar. Bunlar, laiklik ve cumhuriyet, aydınlanmanın olmazsa olmazlarıdır.

Fransa’da başlayan bu devrimci rüzgâr ağır ama düzenli adımlarla Osmanlı coğrafyasına doğru ilerledi, III. Selim işte böylesi boyun eğmez devrimcilerin Avrupa’yı salladığı yıllarda iktidara gelmişti. Saray erkânı uzun zamandır Yeniçeri ocağının oyuncağıydı. Ama Selim, “Hacı Bektaş köçekleri” dediği Yeniçerilerin sorun yaratmasının nedeninin Bektaşi tarikatı olduğuna inanıyordu. O yüzden Yeniçerilere karşı kurduğu Nizam-ı Cedid askerinin manevi eğitimini Mevlevi Tarikatına bıraktı. Böylece devletinin, bağnazlığın ve yobazlığın cenderesinden kurtulabileceğine inanıyordu. Jean-Jacques Rousseau sultana pek uzaktı, Robespierre’in gelişi için ise tarihin henüz işini tamamlaması gerekiyordu.

Yeniçeri ocağını bütünüyle ortadan kaldırma planları yapan II. Mahmut da bunun aynı zamanda tarikata karşı bir savaş olduğunun bilincindeydi. Ocağın kaldırılmasının ardından Bektaşilikle mücadele yıllarca sürdü. Bektaşileri bulabildikleri her yerde tepelediler veya kovaladılar. Tarikat hakkında inanılması güç söylentilerin yayılmasına ön ayak oldular. Bugün “Bektaşi fıkrası” diye anlatılan şeylerin çoğu o dönemde Bektaşiliği karşı yürütülen bu karşı propagandanın yadigârıdır. O da Selim gibi Bektaşilerin bıraktığı boşluğu Mevleviye ile doldurdu. Mevleviye’nin gücü yetmeyince Nakşibendiyeyi yardıma çağırdı. Ordu, bir tarikattan ötekine geçerek modernleşmeye çalışıyordu.

III. Selim-II. Mahmut döneminden bu yana yenileştirilmeye çalışılan ve manevi eğitimi bir tarikattan ötekine geçen ordunun savaşma kabiliyetinde bir sıçrama sağlanamadı. Devlet hemen her yerde toprak kaybederek Anadolu’ya doğru çekiliyordu. Onunla birlikte kaybedilen topraklardaki Müslüman nüfus da göçüp Anadolu içlerine yerleşmekteydi. Bir yandan bitimsiz savaşlarda ordunun tek asker kaynağı olan Anadolu Müslüman ahalisi büyük sayılarla kırılıyor, öbür yandan yerleri Balkanlardan kaçıp gelen yeni Müslüman nüfusla dolduruluyordu. Bu büyük nüfus hareketleriyle Anadolu bir yüzyıl içinde ve tuhaf bir şekilde yeniden İslamlaştı.

Fransız Devrimi ile icat edilen “halk ordusu” veya “ordu millet” kavramı Osmanlıya hala pek uzaklardaydı. İttihatçıların bu yöndeki denemeleri sadece küçük başlangıçlar olarak kaldı. Ordunun temel insan malzemesinin “din adına” savaşmaktan öte bir pratiği yoktu. İçinde bir gerici ayaklanmayı da barındıran 1908 Devrimi ile 1920 arasındaki sert iklim din ile ulus arasında bu gelgit ile şekillendi. Örneğin Anadolu hareketinin zaferi kesinleştikten sonra yapılan mübadelede esas alınan şey hala dindi. Müslüman ile Türk arasındaki sınır pek bulanıktı, bu iki kavram arasındaki ayrım yapmaya genellikle ihtiyaç duyulmuyordu.

Kemalist Cumhuriyetin devraldığı miras işte budur. Tekke ve tarikatların kapatılması, alfabenin ve takvimin değiştirilmesi, hilafetin kaldırılması gibi “devrim”lerle, dinin gündelik hayat üzerindeki etkisinin kırılmaya çalışılması bu miras üzerinden düşünülmelidir. Geç Kemalist Aydınlanmanın kısa süren ürkek devrimiydi bu. Evet, Jakoben yöntemler kullanmışlardı ama hiçbir zaman yeterince kararlı olamamışlardı. Kemalizm “Jakobenizm yetmezliği” ile maluldür. Bir yandan dinin gündelik yaşam üzerindeki etkisini kırmaya çalışırken, diğer yandan Diyanet’i kurarak dini devletin kontrolünde tutmaya çalıştılar. Geç Kemalist aydınlanma ışığını çabuk kaybetti ve uzun bir karşıdevrime ilham vererek silinip gitti.

Elbette bu başarısızlığın pek çok maddi temeli vardı. Ama 19. Yüzyılın tarikattan beslenme kültürü de hala canlı ve etkiliydi. Nazım Hikmet’in ilk şiirlerindeki Mevlevi etki veya Mustafa Kemal’in Tahsin Mayatepek’e hazırlattığı “Mayatepek Raporu” bunun kanıtlarıdır.

Aslında Sufi bir tarikata benzemeyen “modern gerici” Nurculuk da bu yıllarda şekillendi. 2. Dünya savaşının ardından bir veba gibi yayılan “Komünizm korkusu” devlet ile Nurcuları birleştirdi. Komünizmle Mücadele Dernekleri içinde kurulan örtük ilişkiler, 12 Mart’ta 12 Eylül’de aleni ve yasal bir biçime büründü.

12 Eylül, Kemalizm’in Cumhuriyetçi yorumunu gömmüştür ve yerine anti Kemalist yeni bir “Atatürkçülük” geliştirmiştir. Kemalizm’in bu yeni versiyonu dinin kamu yaşamındaki varlığını ve meşruiyetini kabul etmiş görünmekteydi. Buna sistemin verdiği ad “Türk-İslam Sentezi”dir. Bu sentezde din, bir ahlak sistemi veya bir toplumsal kurum olmaktan çok, devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biri olarak görülmektedir. Bugünkü TRT ve Diyanet’in kökleri işte “Kemalist Devlet”in 12 Eylül Cuntası elindeki bu dönüşümünde yatmaktadır.

Fakat yine de Türk İslam Sentezi’nde belirleyici olan “Türk”lüktür ve bu dinci bir milliyetçiliği haber vermektedir. Bunlar 27 Mayıs’ın siyasi programının antitezleridir. 12 Eylül ile birlikte, 27 Mayıs’ın Kemalizm’i yeniden ayakları üzerine dikme girişimi engellenmiştir.

Devletin büsbütün gericiliğe teslimi ise 28 Şubat’ta başlayan ve Ergenekon-Balyoz gibi davalarla taçlandırılan bir süreçle tamamlanmıştır. Böylece devlet, “Nur talabeleri” denilen imam çetesi tarafından ölü ele geçirilmiş, Cumhuriyet’in ilk yılları ile kesintiye uğrayan gericileşme programında tekrar başa dönülmüştür.

Demek ki, hala Büyük Fransız Devriminin ve Kemalist Aydınlanmanın ön günlerindeyiz. Demek ki tartışmamıza, Marks’ı ayrı tutarak, onunla birlikte yeniden Kant’ı ve Robespierre’i çağıracağız. Ve demek ki Aydınlanmadan başlamak için Kemalizmle yeniden hesaplaşacağız.

Kemalizm’den muhafazakâr Atatürkçülüğe evirilen bir ideolojik restorasyonun elbette tartışılacak pek çok yönü var. Ancak ve bununla birlikte “Cumhuriyetin eskisi” ile ilgili eleştiriler utanç verici bir sığlık içinde. Yüzyıllık tarih neredeyse bir tek kavramın içine “askeri vesayet’e sıkıştırıldı ve olağanüstü mahkemeler eliyle yeni bir tarih yazımına girişildi.

Evet, Kemalizm ve onun kurduğu Cumhuriyet pek çok noktada eksikli, pek çok noktada cüretkâr, pek çok noktada ürkektir. Ama bir iddiası vardır. Elbette iddiası olan eleştirilmeyi de hak eder ama önce bilmek gerekir.

Şurası açık; bildiğimiz Cumhuriyet bitti ve yerine neyin geleceğini henüz bilmiyoruz. Eskinin son aktörleri diz çöküp utanç verici bir biçimde teslim olarak tarih sahnesinden çekildi. Sistem, yeniden tarikatlar arasında seçim yaparak devletin manevi değerlerini ayakta tutmaya ve yönetilebilir kılmaya çalışıyor.

Ama bütün bu karanlık tabloda islamizasyonun tamamlandığı ve bunun sorunların arttırmaktan başka bir şeye yol açmadığı ortaya çıkıyor. Ülkeyi büyük bir felaketin eşiğine getiren, insanı kirleten, ezen, yok eden, kullaştıran uzun gericilik dönemi yolun sonunda.

Büyük Fransız Devriminin ve Kemalist Aydınlanmanın ön günlerindeyiz ve gericiliğe karşı Aydınlanma ile yeniden başlıyoruz.

Siyasal anlamda devrimci sınıf da, biat kültürünün ve kulluğun ilgasıyla mümkün olmuştur. Biat kültürünü ve kulluğu kaldırma görevi hala omuzlarımızdadır.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi eninde sonunda soldur.

Sol’dayız ve başlıyoruz…
Orhan Gökdemir
29/02/2016 Pazartesi

BAŞKA KAPIYA / Suay Karaman



 
Siyasi iktidar tarafından ‘ileri demokrasi’ ile yönetildiği söylenen ülkemizde düşüncelerini açıkladığı ve gazetecilik mesleğini yaptığı için Can Dündar ile Erdem Gül'ün tutuklanması, hüküm giymesi gerçek demokrasi ile açıklanamaz. Gerçek demokrasi ile çelişen bu durum nedeniyle toplumun vicdanında da, bu gazetecilerin tutuklu kalmalarına yönelik olumsuz bir kanaat vardı. Bu yüzden serbest kalmaları, hukukun üstünlüğü adına sevindirici olmuştur. 92 gün sonra özgürlüklerine kavuşan bu ikili, haksızlığa uğramanın, suçsuz yere hapiste yatmanın ne anlama geldiğini anlamışlardır belki…

 Erdem Gül, Cumhuriyet Gazetesi’ne gelmeden önce, asker ve sivil aydınlar ile gazetecilere kurulan kumpasların baş destekçisi The Taraf Gazetesi’nde görevliydi. “Türk Milleti diye birşey yoktur” gibi erdemsiz sözü söyleyebilen birisinin, The Taraf Gazetesi’nden sonra yeni Cumhuriyet Gazetesi’ne gelmesi de normaldir.

 Can Dündar, Atatürk imajını bozmaya ve aşağılamaya çalışan ‘Mustafa’ filmi ile ne olduğunu ve ne yapmak istediğini göstermiştir. “Kıbrıs'ı verelim, kurtulalım”, “soykırım iddialarını tanıyıp içimizi rahatlatalım” gibi özel dayatmalar ile PKK terör örgütünün utangaç savunucusu olan ve ürettiği bazı haberlerle, eserlerin çalıntı olduğu mahkeme kararıyla onaylanmış bir sahtekardır.

 14 Nisan 2012 tarihinde Milliyet Gazetesi'ndeki 'Başka Kapıya' adlı yazısında; “dün düzmece andıçlarla demokratları yok etmeye çalışanlar, bugün düzmece kanıtlarla yargılandığından yakınıyor. Adaletsizliğe, zulme karşı her zaman herkesin yanındayız. Ama dün burnundan kıl aldırmayan mağrurların, bugün mağdur rolü oynamasına cevabımız aynı: Başka Kapıya” diyen Can Dündar, yıllarca haksız yere hapis yatanlar için daha olumlu düşünmeyi de öğrenmiştir belki.

Aydınlık Gazetesi’nin yaptığı bir haberi, aradan 16 ay geçtikten sonra çalıp, yeniden haber yapan yeni Cumhuriyet Gazetesi yöneticileri için dava açılması normal bir durum değildir. Ne olursa olsun, yeni Cumhuriyet Gazetesi yönetimine karşı yapılan bu hukuksuzluğun karşısında olmak gerekir. Ortada suç olsa bile, tutuksuz yargılamak varken iki gazetecinin tutuklanması onaylanacak bir durum değildir. Hukukun bir gün herkese gerekeceği unutulmamalıdır.

Cumhuriyet Gazetesi, cumhuriyeti yıkmak isteyenler tarafından ele geçirilince, Dündar ve Gül’ün her ikisi de destek olup, bu safta yerlerini almışlardı. Ergenekon, Balyoz gibi davalarda askerler, sivil aydınlar ve gazeteciler iftiraya uğratılıp, hapis yatırılırken sesleri çıkmamış ve kılları kıpırdamamıştı. O zaman sessiz kaldıkları hukuksuzlukların şimdiki hedefi, kendileri olmuşlardı. Dıştan gelen zorlamalarla aralarında adam gibi adamların da  bulunduğu birçok kişiye, Silivri cezaevi önünde bu ikili için destek nöbeti tutturuldu. Basın özgürlüğü adına bu iki gazeteciye destek istendi. Özgür basın; vatanını ve milletini seven, ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığı savunan, halkından yana tavır koyan, ilkeli insanlardan oluşur. Ülkemizde basın özgür olmadığı için, böyle gazeteciler ve insanlar azınlıktadır. Bu nedenle sadece kendisine gerekli olduğunda hukuku ve basın özgürlüğünü savunur gibi yapanlara destek verilmez, verilemez, verilmemesi gerekir. Böylelerine “başka kapıya” demek hoş olmasa bile, söylenecek farklı bir söz de yok gibidir.

Bu ikilinin başvurusundan önce Anayasa Mahkemesi’nde başka gazetecilerin de hak ihlali nedeniyle başvurusu bulunmaktaydı. Onlar hiç gündeme alınmadan, kişiye ya da emperyalizmin baskısına göre adalet dağıtılmamalıdır. Cumhuriyet Gazetesi’ni açık açık Fethullah'ın gazetesi yapan Can Dündar ve Erdem Gül’e, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar hayırlı olsun, Atatürkçülükten de, bizden de uzak dursunlar ve “başka kapıya” gitsinler. Şimdi gelinen durumlardan elde edilen ilk sonuç, geçmişleri kirli insanları kahraman gibi sunmamayı öğrenmektir. Bu öğreti en azından “ben Atatürkçüyüm” diyenler için geçerli olmalıdır.

 İlk Kurşun Gazetesi, 29 Şubat 2016.