4 Haziran 2013 Salı

AKP Gitsin de Kim Gelirse Gelsin Anlayışı Türk Halkına Kurulmuş Yeni Bir Tuzaktır



BASIN AÇIKLAMASI
Taksim Gezi Parkında başlayıp tüm ülkeye yayılan eylemler, hakkın hukukun meşru müdafaası, iktidarın, faşizan uygulamalarına karşı bir protesto eylemleri olarak başlamıştı. Ancak bu amaçla meydanlarda toplanan kalabalıklar birden uluslararası bir harekâtın öznesi, figüranı olmaya yönlendirilmeye çalışılıyor. Toplumun, haklı ve meşru olan tepkileri üzerinden başka bir tezgâh örülmeye çalışılıyor.
Yaratılan bu ortam, tam'da her türlü provokasyona açıktır. Çünkü; disiplinsiz,  bilinçsiz, örgütsüz yığın hareketleri, her dönemde ve her zaman belirsiz odaklar tarafından yönlendirilebilir ve sonu hiç de amaçlanmayan, istenmeyen felaketlerle, yıkımlarla sonuçlanabilir.
 Reyhanlı’da bir savaş yaşanırken, 51 ağaç değil, 51 insan hükümetin destek verdiği caniler tarafından katledilirken, kılları kıpırdamayan Brüksel, Cenevre, New York, Madrid, Amsterdam‘ın Taksim’de birden sahneye çıkmış olmaları düşündürücüdür.
Bugüne değin Türkiye'de yaşanan onlarca yıkım ve felaketlerin hiç birinde seslerini duyamadığımız, Türk ulusuna düşmanca tavırları bilinen uluslararası af örgütü ve benzer kurumların gezi parkı olaylarında kararlar yayınlaması, AB ve ABD siyasilerinin art arda açıklamalar yapması, batılı hükümet ve medya gruplarının gezi parkı olayındaki alışılmadık desteği, Türk halkının ezici çoğunluğunun haklı istemleri ve meşru direnişi üzerinden bir “tezgah”ın sahneye sürülmekte olduğunun göstergeleridir.
Merkezine “Tam Bağımsızlık “ şiarını koymayan, sloganlarında; “Ne ABD, Ne AB Tam Bağımsız Türkiye” özlemini yansıtmayan direnişler, protestolar son tahlilde dönüp dolaşıp uluslararası güç odaklarının amaçları ile örtüşür hale gelecektir.
Uluslararası güç odakları Tayyip Erdoğan'ın ve AKP iktidarının “kullanım süresi”nin dolduğunu, Türk halkının sabrının taşmakta olduğunu, huzursuzluğun arttığını, bu nedenle her an bir eylemin veya direnişin başlayabileceği kaygılarını 2 yıldır dile getirmekteydiler.
Uluslararası güç odakları, çıkarlarını korumak ve yeni kazançlar elde etmek için ilişkili ülkelerdeki işbirlikçilerle el ele verip toplumun değer yargılarını değiştirerek, kendi ideolojisi doğrultusunda bir dünya görüşü yaratmakta ve bunu uygulamaktadır. Böyle bir tuzağa düşen ülke, bu aşamadan sonra, Uluslararası güç odaklarının çizdiği yön doğrultusunda yol alacaktır. Taksim Gezi Parkı protestosunu Uluslararası güç odaklarının kendi amaçları ve denetimleri altında yönetebilmek için binlerce ajanı devreye soktuğu duyumlarımız arasındadır.
AKP gitsin de kim gelirse gelsin anlayışı Türk halkına kurulmuş yeni bir tuzaktır. 
AB’ci NATO’cu, OECD’ci, Gümrük Birlikçi, Dünya Bankacı yeni bir iktidarın, emperyalizm için yeni bir “taze kan”ın halkın kendi eliyle devreye sürülmesi tezgahıdır.
Gezi Parkının tozu dumanı arasında; Osmanlı’nın kapitülasyonundan daha tehlikeli olan  “petrol yasası” Meclisten geçirildi. TBMM’den geçen yeni Türk Petrol Kanunu mevcut yasadaki “milli menfaat” vurgusunu kaldırıyor “devlet hissesini” kuyularda sahalara göre azaltıyor. Yani Türkiye’nin petrol sektörü yeni Türk Petrol Kanunu ile birlikte artık yabancıların hakimiyetine terk ediliyor.
Bizim mücadelemiz özü itibari ile emperyalizme karşı tam bağımsızlık mücadelesidir. Uluslararası güç odaklarının maşa değiştirip, makyajlanmış yeni hainleri, yeniden önümüze sürmelerine izin vermemeliyiz.
Sol gösterip, Amerikancı sağ yumruk atanlara dikkat etmeliyiz.
Milliyetçiyim deyip, emperyalizmin yerli uşakları zora girdiğinde onlara elini uzatım kurtaranları iyi tanımalıyız.
Yaşadığımız süreç, 11 yıllık ihanet döneminden, hatta son 63 yıllık teslimiyet döneminden daha zorlu, ihanet mayınlarıyla döşeli bir süreçtir. 
Bu süreci Örgütlü, bilinçli ve ilkeli birlikteliklerle aşabiliriz. Dünyada hiçbir bağımsızlık mücadelesi “yığınların kendiliğinden hareketi” ile kazanılmamıştır kazanılamayacaktır. 

Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

26 Mayıs 2013 Pazar

Yerli tohum satan üreticiye hapis şoku!.


Bilim yanlış insanların elinde silaha dönüşüyor tıpkı tohumlarımızın Biyo-Silah’a dönüştüğü gibi ve AKP politikaları bunu zemin hazırlıyor. HER ŞEYİN YERLİSİNİ TERCİH ETMEK ZORUNDASINIZ BAŞKA ÇAREMİZ YOK. SACİDE 

Yerli tohum satan üreticiye hapis şoku Yusuf Yavuz Odatv.com   Yerli - Tohum -Satan - Üreticiye - Hapis - Şoku-1005131200
Türkiye'deki üreticilerin yerli tohum konusundaki sıkıntılarından yola çıkılarak geliştirilen "Yerel Tohum Üretimi ve Takas Projesi"nin çalışmalarına başlandı. Muğla'nın Fethiye ilçesine bağlı, Seki beldesi ile Kayaköy, Yaka ve Nif köylerinde yürütülecek olan projeyle, Hibrit t tohum kıskacındaki üreticilerin yerel tohumlarla üretim yapmaları teşvik edilirken, tüketicilere de daha sağlıklı ürünler sunulması hedefleniyor. Cumhuriyet Kadınları Derneği Fethiye Şubesi'nin öncülüğünde yürütülen projeye, Fethiye, Ölüdeniz ve Seki belediyelerinin yanı sıra çeşitli meslek odaları ve sivil toplum örgütleri de destek veriyor.
'ÜRETİCİ TARLASINI EKMEKTEN VAZGEÇMİŞ'
Seçilen köylerde dikim çalışmaları başlayan projeyle ilgili bilgiler veren Cumhuriyet Kadınları Derneği Fethiye Şubesi Başkanı Dr. Nalan Ünal, 2006 yılında çıkartılan tohum yasasının ardından yaşanan sıkıntılar üzerine bölge köylerinde yaptıkları incelemeler yaparak böyle bir girişimde bulunmaya karar verdiklerini dile getirdi. Üretimde Hibrit tohum kullanan üreticilerin, bu tohumlardan elde ettikleri ürünleri kendilerinin yemediğini kaydeden Ünal, "bu bizim çok dikkatimizi çekti. Köylüler, kendileri tüketmek için geleneksel tohumlardan ayrıca üretim yapıyorlardı. Yani Hibrit tohumdan elde edilen ürünlerin sağlık açısından yarattığı risklerin farkındaydılar ve bu ürünleri kendileri tüketmekten kaçınıyorlardı. Bu, Türk tarımının içinde olduğu durumu gösteren trajik bir örnek oldu bizim için. Üretici köylümüz tarlasını ekmekten vazgeçmiş, ekmediği ürün bedeli karşılığı devletten aldığı parayla yetinmek zorunda kalmıştır. Senelik verilen para öyle yüksek miktar değil ancak üretici öyle bir durumda ki, ektiği zaman hasat sonu elde ettiği gelir, neredeyse devletin verdiği ekilmemiş alan parası kadar" diye konuştu.
TOHUM YASASI İLE KÜRESEL ŞİRKETLERE PAZAR YARATILDI
Hibrit tohumların Türk üreticisini dışa bağımlı hale getirdiğinin altını çizen Ünal, yerel tohum sahibi üreticilerle bağlantı kurduklarını belirterek bu tohumları eken gönüllü çiftçilere ekimden hasat dönemine kadar uzman desteği sağlanacağını söyledi. Belediyelerin desteğiyle sağlanacak olan pazar stantlarında ürünlerin tüketiciye ulaştırılacağının da altını çizen Ünal, Ocak 2004'te çıkartılan 5042 sayılı 'Islahatçı Haklarının Korunması Kanunu' ile birlikte 3 binden fazlası endemik olmak üzere 11 bin çeşit bitki türünü barındıran Anadolu toprakları bu yasayla birlikte devlet eliyle çok uluslu tohumculuk şirketlerine açıldığını, ardından ise, Ekim 2006'da yasalaşan 5553 sayılı Tohumculuk kanunu ile tohum ıslahı yapan şirketlerin hakları düzenlenerek devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının güvencesi sağlandığına dikkat çekti.
HİBRİT TOHUMLARLA ÜRETİCİ ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELECEK
"Tohum yaşamdır. Yaşam satılamaz" satılamaz vurgusu yapan Ünal, şöyle konuştu: "çiftçilik ertesi yıl kullanılacak tohumun bir önceki yılın mahsulünden ayrılıp saklanmasıyla yapılır. Üreticimiz yıllardır hasadının bir kısmını satar ,bir kısmını kendi tüketir, bir kısmını da tohum olarak bir sonraki seneye ayırır. Aynı tarlada her sene aynı ürün ekmemek içinde takas yapar. Bunda kıskançlık yoktur. Ekonomik çıkar yoktur. İşte bu dayanışmadır. Tam da yok edilmek istenen budur. Üretici, yeni düzende Kısır-F1 Hibrit tohumlarla uluslar arası tohum şirketlerine bağımlı, kendi toprağında tarım işçisi haline getirilecek, dayanışma yok olacaktır."
DEĞİŞKEN DOĞAL TOHUMLAR PATENTLENEMİYOR
Söz konusu yasal düzenlemelerin tohuma kayıt ve sertifika şartı getirdiğini anımsatan Ünal, üreticiye verilen 5 yıllık geçiş süresinin Ekim 2011'de dolduğunu anımsatarak, "kayıt altına alınacak tohumun değişmeksizin aynı kalması şartı getirildi. Üreticilerimiz bilirler. Doğada tohumlar aynı kalmaz. Tozlaşma, arılar vs ile yıldan yıla bile değişiklik gösterir. Doğal olan bu tohumlar kısır değildir ve değişkendir. Değişken olması patent almasının önünde engeldir" dedi.
YEREL TOHUM SATAN ÜRETİCİYE PARA VE HAPİS CEZASI
Doğanın patentleşemeyeceğini savunan Ünal, "patent almamış kayıtlı olmayan tohumla üretim yaparsanız satış yapamazsınız, şartı getirildi. Yasa varsa yaptırım vardır. Uyulmazsa da cezası vardır. Çiftçimiz F1- Hibrit tohumu almayıp kendine ait yerel tohumu satmaya kalkarsa ne olacak? Yasanın 12. Maddesine göre ilk etapta 10 bin TL para cezası, tekrarı halinde ise 5 yıl faaliyetten men ve tohumlara bakanlıkça el konulacak. Eğer tohumların imhasına karar verilirse, Bakanlık imha edecek ancak masrafları çiftçi ödeyecek. Çiftçi borcunu ödeyemezse haciz ve hapis cezası ile cezalandırılacak" bilgisini aktardı.
SATIŞI YASAKLANAN YERLİ TOHUMLAR TAKAS EDİLECEK
Projenin bir ayağını da tohum takası şenliğinin oluşturduğunu kaydeden Ünal, böylece sağlıklı ve yerel tohumların kaybolmasının önüne geçilmesini ve yasayla satışı yasaklanan tohumların takas yoluyla üretimini arttırmayı hedeflediklerini dile getirdi. Cumhuriyet Kadınları Derneği Fethiye Şubesi'nin yürüttüğü projeye, Fethiye, Ölüdeniz ve Seki belediyelerinin yanı sıra, Ziraat Müh. Odası Muğla Şubesi, Fethiye Ziraat Odası, Köy-Koop Muğla Bölge Birliği, Or-Koop Muğla Bölge Birliği, Seki Kalkınma ve Dayanışma Derneği, Yaka Köyü Muhtarlığı, Fethiye Tema Vakfı gibi kurumlar da destek veriyor
Yusuf Yavuz
Odatv.com

25 Mayıs 2013 Cumartesi

“İçki Yasağı Değil, "Yaşam Tarzına" Müdahale”



Sayı   :2013/6
        Konu: AKP; “İçki yasağı değil,  "yaşam tarzına" müdahale                                                                  25.05.2013
Kod: 32.011.159
BASIN AÇIKLAMASI
AKP'nin önerisi ile “faşizan yöntemlerle” parlamentodan geçirilen  alkollü   içki yasakları AKP hükümetinin, gerici bir toplum mühendisliği ile   toplumsal yaşamın tüm alanlarını  yasakçı bir zihniyetle yeniden  düzenleme amacının  bir parçasıdır.
Açıkça özgürlük karşıtı faşizan bir müdahale olan bu düzenleme, AKP'nin "Halk sağlığını korumak" ya da Anayasa'daki ifadesiyle "Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri gençliği kötü alışkanlıklardan, alkolden, uyuşturucudan korumakla sorumludur" maddesi ile gerekçelendirilmeye çalışılan yasağın, birilerini  özellikle gençleri "korumak"la  uzak yakın hiçbir ilgisi yok.
İçki yasağı yalnızca  "yaşam tarzına" müdahale değil aynı zamanda, bireysel ve toplumsal yaşamı paraya endeksli bir meta haline getiren bir uygulamadır. Bu yolla alkol tüketimi yoksullara yasaklanmakta, varsıllar açısından ise  bir şey değişmemektedir.
İçki pahalanıyor ve yoksulların yaşamından çıkmaya zorlanıyor. Erdoğan'ın kürtaj, en az 5 çocuk  açıklamalarıyla, içki açıklamaları; toplumu küreselleşme doğrultusunda yeniden şekillendirme projesinin bir parçası.
Bu yasaklarla İçki kaçakçılığı artacak, Alkol lüks bir ürün olacak, en yüksek düzeyde ücret alan  emekçi kitlelerin geniş tabakaları tarafından tüketimini sağlaması olanaksızlaşacaktır.
AKP klasik bir muhafazakâr/faşist bir parti olarak toplumsal yaşam alanlarının bütününde egemenliğini pekiştirme, toplumu ve bireyi denetim altına alma ve yeniden yapılandırma çabasındadır. Bu nedenledir ki  Erdoğan, hem kadın bedenine, hem insanların yapacakları çocuk sayısına, ceplerindeki sigaraya ve tükettikleri içkiye müdahale etmeye başladı.
Hükümet, yasağı savunurken, sürekli olarak başka ülkelerde de benzer kısıtlamaların olduğuna dikkat çekiyor. Ancak Türkiye'de  Avrupa ülkelerine oranla alkol tüketimi ve alkolizm oranı oldukça düşük. 2011'de yayınlanan OECD raporuna göre AB ülkelerinde kişi başına düşen yıllık alkol tüketimi ortalaması 10, 8 litre iken Türkiye'de bu ortalama 1,4 litre.
İçki yasağı genel bir sağlık koruması olarak da düşünülemez. Temel amaç sağlık konusunda adım atmak olsaydı, hükümet, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası kanununu ortaya koymaz, sağlık personelini "performans" ölçütlerine tabi tutarak hem hastaları hem de hekimleri tehlikeye atmazdı. Hükümetin, ortada devasa bir işçi ölümleri sorunu varken trafik kazalarını temel dayanak noktası görmesi ise içkiye dönük kararın asıl olarak özgürlükleri kısıtlamaya dönük olduğunu gösteriyor.
Bireylerin özel yaşamlarında neyi nasıl yapacağına karışmak hükümetlerin işi değildir. Eğer Hükümet gerçekten  sağlımızı düşünüyorsa öncelikle işsizliği ortadan kaldırmalı, asgari ücreti arttırmalı, doğrudan ölüm anlamına gelen nükleer ve termik santralleri kapatmalı, doğanın, yer altı ve yerüstü kaynaklarımızın talanına son vermelidir.
Son on yılda AKP adıyla izlenen siyaset gelinen bu noktada vatan dediğimiz toprağın altı ve üstündeki tüm ekonomik kaynakların yabancıların yönetimine geçmesine yol açmıştır.
Kaynaklarda yabancı yönetimi demek Osmanlı dönemindeki kapitülasyonların diğer adıdır, başka bir ülkede bulunan ekonomik gücün yönetimini ele geçirmiş olmak demektir.
Sadece özelleştirilmiş olan bankaların gecen yılki karının 13 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde nasıl zayıflatılmakta olduğumuz da açıkça görülecektir.
Buna limanları, madenleri, borsayı, sigorta şirketlerini, fabrikaları, deniz ve havayollarını, Telekom gibi iletişim merkezlerini de ilave ettiğinizde nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığımız açıktır.
Türkiye artık kaynaklarını yönetemez ve yabancılara teslim edilmiş olan bu kaynaklara bağlı bir ekonomiyi sürdüremez bir hale düşürülmüştür.
AKP Hükümeti, insanların yapacakları çocuk sayısına, ceplerindeki sigaraya ve tükettikleri içkiye müdahale etmesinin altında yatan,  bu çıplak gerçeğin üzerini din kisvesi ile örtme çabasıdır.
Sorun Alkol  sorunu değil, Özgürlükler sorunudur. Var olan özgürlükler, kan ve gözyaşı ile elde edilmiştir. Uğruna Mücadele edilmiyorsa hiçbir özgürlük gökten inmez.


Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ ISPARTA ŞUBESİ BAŞKANI

5 Mayıs 2013 Pazar

"Ulusal Seferberlik Çağrısı" "BAŞKANLIK GÖRÜNTÜLÜ BİR DİKTA REJİMİNE GİDİLİYOR"



Prof. Dr. Mümtaz Soysal'dan kritik çağrı;
Türkiye'de AKP'yle birlikte gelişen politikalar üzerine aydınlar "Ulusal Seferberlik Çağrısı" adıyla bir metin yayınlayarak, bu metne katılanları imza vermeye çağırdılar.
Türkiye'nin küresel güçler tarafından çok yönlü bir saldırı altında olduğuna dikkat çekilen metinde, "Siyasal iktidar, bu tehlikeli durumu halkın gözünden kaçıracak her türlü propaganda ve baskı aracını en etkili biçimde kullanmaktadır" denildi.
Açıklamanın tam metni şöyle: 
Cumhuriyetimiz, kuruluşundan bu yana en kritik günlerini yaşamaktadır. Çok yönlü sinsi bir işgal ile küresel güçlerin örtülü sömürüsü sürdürülmekte ve ülke bütünlüğümüzü yıkıp ulusal birliğimizi parçalamak isteyenlerin çabaları yoğunlaşmaktadır. Siyasal iktidar, bu tehlikeli durumu halkın gözünden kaçıracak her türlü propaganda ve baskı aracını en etkili biçimde kullanmaktadır.
"CUMHURİYET VE ATATÜRKÇÜLÜK TASFİYE SÜRECİNE SOKULMUŞTUR"
Meclis'te muhalefet yok sayılmakta, Cumhuriyetin yansız ve koruyucu kurumları üzerinde sindirme ve yandaşlaştırma amaçlı her türlü tertip uygulanmaktadır.
Bizler, Prof. Dr. Mümtaz Soysal'ın çağrısıyla, siyasal parti bağı olsun olmasın bir araya gelen kişiler olarak, bu saptamalar karşısında her yurtsever gibi gittikçe daha çok kaygı duymaktayız. Cumhuriyet ve Kemalizm; bu topraklarda yaşayan insanların bu vatanın sahibi olmasını, ondan eşit pay almasını ve yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmasını amaçlar. Buna karşın, Cumhuriyet ve Atatürkçülük tasfiye sürecine sokulmuştur. Sözde "serbest piyasa" adıyla azgın bir sömürü düzeni dayatılmaktadır. Özelleştirme talanıyla bağımsızlığın ve Cumhuriyetin temel ekonomik dayanakları ortadan kaldırılmış, Ülkemiz tarım ve sanayi üretiminden koparılarak her yönden dışa bağımlı duruma getirilmiştir. En önemli mal ve hizmet üretici kamu kuruluşlarımız, başta enerji, iletişim, bankacılık, sigortacılık ve madencilik alanlarında olmak üzere, yabancıların eline geçmiştir. Yüklü dış borç, tehlikeli rakamlara varan cari açık, kaynağı belirsiz sıcak para kullanımıyla krizleri erteleme çabası gibi yanlış politikalar yüzünden ülke ekonomisi hızla tıkanmaya sürüklenmektedir.
"REJİM İSLAMİ FAZİŞME GİDİYOR"
Diktacı bir rejime (İslami faşizme!) gitmek, bu tıkanmanın çözümü olarak görülmektedir. Süregelen işsizlik, yoksulluk ve açlık sınırı altındaki toplum kesimlerinin gitgide çoğalması, halkımızda, özellikle gençlerde gelecek kaygısının artması, bir karmaşa döneminin açık belirtileridir. Temel hak ve özgürlüklerin kullanılması, adil yargılanma ve savunma hakları, demokratik hak arama yolları yasa ve hukuk tanımaz biçimde ortadan kaldırılmıştır. Sağlık hizmetleri ancak parası olanların yararlanabileceği duruma getirilmiş, anayasal Öğretim Birliği (md. 174) bozulmuş, üniversitelerde siyasal kadrolaşma had safhaya gelmiştir. Çok ciddi derecede zedelenen yargı bağımsızlığı; "yüksek yargının tek çatı altında toplanması" girişimiyle, tümüyle bağımsızlığını yitirerek siyasallaşacaktır. Emperyalist güçlerin araçlarından biri olduğu artık açıkça anlaşılan bölücü terör örgütü ile ilişkiler, bölünmeyi meşrulaştıracak sözde "Açılım" girişimleri ile sürmektedir.
"BAŞKANLIK GÖRÜNTÜLÜ BİR DİKTA REJİMİNE GİDİLİYOR"
Dış siyasette ulusal çıkarlar bir yana bırakılarak Türkiye'miz, uluslararası güçlerin, ekonomik, siyasal ve askeri emellerine taşeronluk yapar düzeye indirgenmiştir. Tüm bu vahim girişimleri tamamlayıcı ve kalıcılaştırıcı bir son adım olarak başlatılan "Yeni Anayasa" tuzağının, Türkiye Cumhuriyeti'ni başkalaştırma, "Başkanlık" görüntülü bir dikta rejimine dönüştürme girişimi olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Yürürlükte bir anayasa varken yapılacak işlemin adı ancak "anayasa değişikliği" olabilir. O da, yürürlükteki anayasaca konmuş yöntemlere uyarak olur ve bunların başında, "değiştirilemez" oldukları vurgulanan hükümlere uymak zorunluğu yer alır. Bu anayasal zorunluk ortadayken iktidar partisine mensup kimi hukukçuların belirttikleri gibi yürürlükteki anayasayı "ilga edilmiş" -hukuksal olarak yok- sayıp "yeni anayasa" yapmaya girişmek düpedüz "sivil darbe" dir ve açıkça anayasa suçudur. AKP'nin, Meclis'teki 4 partinin katılımıyla kurulan "Uyum Komisyonu"nu, yeni anayasa yapma yöntemlerini kendisi belirleyerek bir "asli kurucu iktidar" sayma manevrasını kabul etmek; hukuksal olarak olanaksızdır.
"YENİ ANAYASA YAPMAK BU MECLİS'İN YETKİSİNDE DEĞİLDİR!"
AKP iktidarının kökü dışarıda bu politikaları pervasızca sürdürmesi durumunda, bir ulus-devletimizin, yurt bütünlüğümüzün, Cumhuriyetimizin, demokrasinin, toplumsal barışın kalmayacağı çok tehlikeli bir döneme girilebilir. Artık açıkça görülen bu karanlık gidişin engellenmesi için; yurt bütünlüğü, ulusal birlik, laik-demokratik-sosyal-hukuk devleti ilkelerini benimseyen; emek, eşitlik ve özgürlük duyarlığı taşıyan siyasal partilerimizi ve demokratik kitle örgütlerini en kısa sürede güçlü bir birliktelik ve eylem için direniş ve dayanışmaya, öz olarak VATAN SAVUNMASINA çağırıyoruz