16 Ekim 2013 Çarşamba

Türkleri Sevmeyen Osmanlı!




Bütün tarihi kaynaklar, Osmanlı Devleti'nin Türk ulusu tarafından kurulduğunu kanıtlamaktadır.

Ancak, kuruluş aşamasını tamamlayan ilk kuruculardan sonra, Osmanlı padişahlarının ne denli Türk oldukları kuşkuludur.

Çünkü, kuruluş dönemindeki koşullarda geçerli olan; komşu ülkelere saldırma ve onlardan savaş tazminatı ve ganimeti alma siyasasına dayalı olarak güçlenip zenginleştikten sonra, yatak odalarını, "harem'ler kurarak zenginleştiren
padişah-halifelerin birçoğu sayesinde, ırk ve kan birliği bozulmuş olduğu görülmektedir.

"...Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedanda bu kan yabancılığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti"(1)

Belki bu özelliklerinden dolayı, "halife" sanlı padişahlar, bu sanın yarattığı olanaklardan yararlanarak, yönetimi altında bulunan ve özellikle "Türk" kimliği taşıyan yönetilenleri tıpkı bir sürü gibi yönetmeyi yeğlemişlerdir.

Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, "Türk iti şehre gelince Farisice ürer"
denilmektedir.(2)

Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:

"Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.
Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır. Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur."

Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise; "Tanrı, Türke irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir.

Divan-ı Hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "Baban da olsa Türkü öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün İslam Peygamberi Hz. Muhammet'e ait olduğunu vurgulamaktadır. 
Sadece bir kıtasını yineleyelim:

"Sakın Türkü insan sanma.
Bir an bile olsa Türkle birlikte olma.
Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.
Türkün başını keserken sakın gam yeme.
Baban da olsa Türkü öldür."(3)

Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, Otlukbeli Savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen Türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "İşine devam et" demiştir. 

Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606-1611), 155.000 insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. 

Aman dileyen insanlara Kuyucu'nun yanıtı "Vurun şu pis
Türkün başını" olmuştur. 

Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat, Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocuk da Anadolu'nun evladı Türktür.
(Olayı ayrıntıları ile Osmanlı tarihçisi Naima'dan öğrenmek olasıdır.) 

Yavuz Sultan Selim'in, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk ulusu arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı
açık şekilde çelişmiştir. 

Yönetime dayalı şeriatçı anlayış üst yönetime egemen olur iken, Anadolu'da yaygın olan Alevilik sayesinde Türk dili kendini koruma olanağı bulmuştur. 

Yönetimin Anadolu'yu dil unsuru aracılığıyla Araplaştırmasına ve Acemleştirmesine karşı olan bu halk, yok edilmek istenmiştir. 

Bu nedenle Anadolu'da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan
Selim zamanında 40.000 kadardır. 

Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk halkından koptuğunun açık bir kanıtıdır.(4)

Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: "Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltiyamına derman yok.

" Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı
olmayacaktır.

Osmanlı tarihçisi Naima "Tarihi"nde Türkler için; nadan (kaba) Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk ifadelerini
kullanmaktadır.(5)

Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır. 

Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: "Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar."(6)

Osmanlı düşüncesinde, "kavmi necip" olarak görülen Araplar karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında Sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 
(Bu günle ne kadar örtüşüyor değilmi? M.Özyürek)

1913 tarihli "Mecmuai Ebuzziya" dergisinin 94. sayısında; "Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir.
Bizler yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız. Buharalı hanlar bile kendilerini Türk saymazlar. Zira onların cetleri de vaktiyle Türkistan'ı zaptetmiş olan Araplardan başka bir şey değildir," demekle, kendisini ve Anadolu'da yaşayan bütün insanların kimliğini inkâr ediyordu. 

Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim,
1913 yılında yazdığı "İslam'da Davai Kavmiye" adlı kitabında, Türke karşı savaş açmış ve "Türkün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok... gerekli olan şeriatı öğrenmektir," demiştir. 

1919-1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve
Padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan
Mustafa Sabri Efendi ise, Türke Türklük benliği vermek
isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur.(7)
Bu tutum ve koşullar içerisinde "Türk" kimliği, yönetimin merkezi olan İstanbul'dan uzak, savaştan savaşa asker
toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir
kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. 

Zaman içinde "Türk" yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez "Osmanlı Efendisine Türk' demek hakaret sayılmış", "Türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.(8)

İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk'e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.(9)

İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını, aynı dönemde devşirmelerin toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı gerçeği, Türklere yaklaşımı gösteren
ayrı bir kanıttır. 

Padişahlar, yakın korumalarını da hep devşirme (kul-köle) olanlardan seçmişlerdir.

Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi
arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi'nin kurduğu; Türk geleneğini, dilini ve kültürünü Şamanlık ile bütünleştiren (Bektaşilik gibi) tarikatlar Anadolu'da yayılmaya başladı. 

Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılır iken, öte yandan da, Sünni İran kültürünü
benimseyen Nakşibendi Tarikatı, yeniliklere karşı koyma
alışkanlığını güden Zeyni Tarikatları ve Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar (!) arasında yayılan Mevlevilik, yaygınlık gösteriyordu. 

Bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak
Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. 

Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler", "Pis Türkler" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu.(11)

Osmanlı yönetiminde Türk'e yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir:

"Türk değil mi, Merzifon'un eşeği,
Eşek değil, köpekten de aşağı."

Osmanlı'nın bu yaklaşımına Türkün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır:
"Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekmede yok biçmede yok
Yemede ortak Osmanlı" (12)

Kendi yöneticilerinin bu tutumu karşısında, yabancılardan da olumlu yorum beklenemezdi. 

Yabancılar, Türkleri "yaklaşık 1000 yılına kadar Arapların
esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir" şeklinde yorumluyorlardı. 
(13)

Ulusçuluğun etkisi ile etnik kökenlilerin, Osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 
19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, Osmanlı
yönetiminin Türk'e olan yaklaşımı değişmemişti. 

1874 yılında "Dünya Tarihi" kitabının yazarı, Askeri Okullar Bakanı Süleyman Paşa, "Osmanlı devletin adıdır,  milletimizin adı Türktür" görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti.(14)

Koçu Bey, 4. Murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu:
"...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kurt, ecnebi, laz, yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..."

"Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve yörük, çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu.(15)

Abdülhamit'in Araplara ve islamiyete dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. 
Onun zamanında "Türküm demek, Türkten söz etmek büyük suçtu".(16)

Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, 

Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, 
Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı.(17)

Zaten, dini ile dilini de değiştiren bir ulusa Osmanlı Devletinden başka yeryüzünde rastlanmamıştır.

Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler "azınlık" konumunda kaldı. 

1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: 
"Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'Türk' veya Türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin 'eşek kafalı' anlamında, 'Türk kafa' diye homurdanırsın."(18)

Aynı yıllarda, Türk-Yunan Savaşı ortamında Şair Mehmet Emin'in yayımladığı kitapta, "Ben bir Türküm dinim cinsim uludur"dizeleri yer alıyordu. 

Ancak, üstünlüğü kanıtlamak için şiirler yeterli değildi.
Kendi yöneticisi tarafından aşağılanan, üst üste gelen yenilgiler sonucunda benliğini, kişiliğini yitiren ve varlığını yitirmek üzere olan Türk halkı tarihin en zor dönemini yaşıyordu.

Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı'nın, Türk'e yaklaşımından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; insanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar. 

İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, Müslüman Asya'nın Avrupa'ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. İslam, bu "Yarı Çinliler"den "Acımasız İranlılar" yarattı.(19)

Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da
uyanma belirtileri başlamıştı. 

Bunlar arasında en önemlisi Ziya Gökalpadını taşıyor.
"Sorma bana oymağımı boyumu,
Beş bin yıldır millet gibi yaşarım...
Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı,
Türküm, bu ad her unvandan üstündür,"
diye haykırıyordu.

Öte yandan, özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunma olanağından yoksun olan bir avuç kişi yurt dışında özgürlük arıyorlardı. 

Bu aydınlar, yurt özlemi ile, ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği
içindedirler. 

Onlardan birisi, o günlerin koşullarını,
şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır:

"Bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. 
Bağımsız fakat, bütün kalbiyle İttifak Devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir....

Gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk olduğum
anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. ...lakabımız 'makak'tı. (bir çeşit şempanze maymun türü). ... 
gönül verdiğimiz genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden
iğrenip kaçıyordu. 

İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete
satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: 

'Bir Türk generali İtilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.' Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken okuyorum; 
'Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.' "(20)

İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal
toplantılarla Türk'e Türklüğünü, dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği İstanbul'dadır. 

Ancak biz başa dönerek, 
Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. 

Böylece, 3. padişah olan 1. Murat'tan başlayarak padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk Ulusunun kanı ve canı
üzerine kurulan saltanata karşın, Türke düşman oluş nedeni daha iyi anlaşılacak, "ecdat" özlemi çekenlerin "ecdatları" daha iyi tanınmış olunacaktır.


 __________________________________________________
On Fri, 10/11/13, Ergün Özel


Dipnotlar:
1) Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya'dan... C.2, s.440.
2) Burhan Oğuz'dan aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 118.
3) Aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 121.
4) Çetin Yetkin, Türk Halkı... s.161.
5) Naima Mustafa Efendi, Tarih-i Naima, Türkçeleştiren: Zuhuri Danışman, İstanbul,      
    C.1, s.168, 238, C.2 s.536. C.3, s.1180, C.4 s.169.
6) Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.12.
7) Mustafa Coşturoğlu, a.g.y., s.278, 279.
8) Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, s.22, 23, Cahen'den aktaran, Bernard Lewis, Modern      Türkiye'nin Doğuşu, s.1.
9) Hikmet Bayur, a.g.y., s.15.
10) Hikmet Bayur, a.g.y., s.17.
11) Özer Ozankaya, Türkiye'de Laiklik, İstanbul, 1990, s. 253.
12) Özer Ozankaya, a.g.y., s.121.
13) Warshew'den aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s. 311.
14) Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.26.
15) Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145.
16) Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63.
17) M.Rauf İnan,Atatürk'ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları,            Ankara, 1983, s.198.
18) Ramsay'dan aktaran, Bernard Lewis, a.g.y., s.331.
19) Türkoloji uzmanı Cahun'dan aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.308.
20) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, İstanbul, 1971, s.24, 25

"Gelişmiş toplumlar dindar oldukları için değil, dine rağmen gelişmişlerdir."
Mark Twain

7 Ekim 2013 Pazartesi

755 YILLIK CAMİYİ KİM YIKTI?.. - MUSTAFA YILDIRIM -



"Dünya mirası", "din-inanç turizmi" denilerek, uygulanan programla, cemaatsiz kiliseler kuruldu; antik kiliseler yenilendi.
Aynı dönem içinde sayısız tarihsel cami ya yıkıma terk edildi ya da bilerek ve istenerek yıkıldı.
Türklerin 1211 yılında kurdukları Denizli kentinde yaşandı olay.
Türkler, çıplak bir tepeye kale kurdular.  İlk yerleşimde kalenin elli metre aşağısına Ulu Cami’yi yaptılar.
Sayısız depremden sonra onararak açık tuttular 755 yıllık Ulu Cami’yi.
Eylül 1899 depremiyle sarsılan cami yıkılmamış; ama iyice hırpalanmıştı. Balkan, Trablus, I.Dünya savaşları döneminde öylece kaldı.
15 Mayıs 1919 sabahı Denizli, İzmir’in işgaline karşı Türkiye’deki ilk kitlesel gösteriye hazırlanıyordu.
Bir gece önce kurulan "ulusal heyet" kenti hazırlamıştı gösteriye.
İşbirliğine hazır, Hanedan’ın emrinden çıkmayan İtilaf Fırkası yandaşlarının çoğu da işgalle uyanmışlardı.
Daha sonra Ulusal Heyet Başkanlığına getirilecek olan Müftü Ahmet Hulusi Efendi, Kayalık Camisi önünde toplananların başına geçti ve eski kalenin aşağısındaki "Bayram yeri" ne yürüdü.
Yıkılmak üzere olan Ulu Cami’nin önünden geçerken, arkasındakileri bir el işaretiyle durdurdu; camiye girdi; sancağı alıp çıktı ve arkasındakilerle yeniden yürüdü.
Müftü Ahmet Hulusi Efendi, alanda toplananları işgale karşı direnişe çağırdı; "elinde silah olmayanların dahi düşmana taş atması" gerektiğini anlattı.
Müftü’nün başkanlığında, subay ve aydınlardan oluşan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
Cemiyet, hiç ikirciklenmeden ulusal direnişe katıldı.
İşgalcileri Denizli’ye 25 km ötede durdurdular.
Yunanlılar Denizli’ye savaş sonuna dek giremediler.
İşgalcilerin zulmünden kurtulmak için Denizli’ye sığınan Egeli aileler Ulu Cami’nin avlusunda kurulan çadırlara yerleştirildiler.
Heyet-i Milliye Başkanı Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’ne katılan Denizli delegelerine "Sizin Aydın Kuvayı Milliye’sinde patlattığınız tüfeklerin sesi Versailles Sarayı’nda (Paris Teslim ve Parçamla Konferansı) çınladı!" dedi.
Bağımsızlık Savaşı sürüyordu.
Denizlili yurtseverler Anadolu’daki varlıklarının tapusu olarak gördükleri Ulu Cami’yi onardılar; 30 Ağustos 1922’ye yakın ibadete açtılar; 16-18 yaşlarındaki son savaşçıları oradan Bağımsızlık Cephesine dualarla uğurladılar.

TÜRKLER CAMİYİ YIKIYOR
Caminin ilk açılışından tam 755 yıl geçmişti.
Ulu Cami ve Selçuklu minaresi, iki gecede belediye ekiplerince yıkıldı.
Yıkımın ardından yedi gün geçti.
AB parasıyla ve devlet eliyle yenilenen yalnızca taşları kalmış 11 kiliseden biri olan Pamukkale Kilisesinin yıkıntılarında ayin düzenlendi.
Ayinin birinci grubu, Amerikan Presbiterian Kilisesi üyeleriydi.
25 kişilik ikinci grup, Koreli Sun Myung Moon’un Birleştirme Kilisesi temsilcileriydiler.
Ayinciler, Vali Yardımcısı Musa Uçar’a konuk oldular; armağanlar aldılar.
(Moon örgütü ayrıntıları için bkz.Sivil Örümceğin Ağında)
Türklerin Denizli’deki 800 yıllık geçmişlerinin kanıtı, alçak gönüllülüğün simgesi, kırmızı kiremitli Ulu Cami ve sayısız depreme direnen kırmızı tuğlalı minaresi işte böyle yıkıldı.
Yıkanlar, Ulu Cami’nin arkasındaki alana estetikten yoksun, betonarme bir cami yaptılar; fosforlu plastik şeritlerle bezeli minareler diktiler.
Onun adını da, alay edercesine, "Ulu Cami" koydular"Ulu" demekle ulu olunamayacağını anlamadıkları gibi vatanın da satılacak arsa olmadığını bilemeyecek denli imanlıydılar!
Emperyalizmin, onların emrine giren Arapların, Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman Hizbullahilerin ellerini sımsıkı tutan ılımlı(!) Müslümanlar, başta İstanbul’da olmak üzere, birçok kentte, Türklere ait hangi tarihsel kalıt varsa yıkmaya kararlılar.
Belki bundandır Türklerin Mekke’deki el-Ciyad kalesinin yıkılmasına ses etmemeleri.
Bir düşünün; camisini ve tarihini kendi elleriyle yıkanlar daha neyi yıkmazlar ki!
NotlarL1) Denizli’de Ulu Cami yıkılmadan önce bir tabela asılmıştı bahçe duvarı parmaklıklarına: "Ulu Cami Yaptırma Cemiyeti" Eksik yazmışlardı "cami yıktırma" daha yakışırdı.
(2) Müftü’nün torunu M.
Haluk Müftüler, 19.Dönem ANAP Milletvekiliydi..

6 Ekim 2013 Pazar

Atatürkçülük, İdeoloji midir?/Ertuğrul KAZANCI/Eğitimci-Hukukçu

_______________________________________________________________________________________________________________________
Atatürkçülük ya da Kemalizm; tam bağımsızlıktan yana, antiemperyalist, ulusalcı, laik ve halkçı-devletçi çizgisiyle ilerici-toplumcu bir modeldir. Kamu yararı içeren “Altı Ok” simgeli, evrensel nitelikli Cumhuriyet ve devrim ideolojisidir. Tarihsel seyirde, yakın öğretiler üzerinde farklı yorumlarla yükselerek, ‘kendisine özgü’ ideolojik kimliğe ulaşmıştır.
(Cumhuriyet Gazetesi: 5 Ekim 2013)   ______________________________________ 

 İdeoloji sözcüğü; felsefe, ekonomi ve sosyolojide değişik anlamlarda kullanılmışsa da siyasal bir yüklendirmeyle; ‘kurallaşmış düşünsellik’ karşılığı alır. Filozof Traccy’nin tanımı baskın görüştür: “İdeoloji; düşünceleri etkileyen bilimsellikle, toplumsal yararlı tutumların zincirlenerek düzenlenmesidir”. İdeoloji; politik, sosyo-ekonomik, kültürel, hukuksal, estetik, moral, deneyimsel ve maddesel değerler içermelidir.‘Öğreti’den ayrılmalıdır. Öğreti yani doktrin; bilim ve felsefede, toplumcu görüşün oluşturulması için saptanan sistemli ilkelerin safhalaşmasıdır. O hâlde ideoloji; kamu yararlı, bilimsel öğretilere tümden ulaşan, kurallaşmış siyasal düşüncelerin somut düzenidir.
       İdeolojideki; düşünyapı, bilimsel ve akla dayalı tasarımlarla kesinleşmiş öğeler, gelişigüzel kullanımlara hedef olmamalıdır.’İdeoloji’ olarak öne sürülen kapitalizm ve merkantilizmin, liberalizm perdeli sunuları, emperyalist dışa vurumlardır. Ekonomist Dengelidge: “Liberalizm, kapitalizmin merkez bankası ve iktisadi suçlara özgürlüğüdür” der. Kapitalist cebri aygıtsallık olan Faşizm, yıllarca ideoloji sayılmıştır. Siyaset bilimci Duverger’e göre;”Faşizm, bir ideoloji değildir; çünkü efsanelerle içli-dışlı olan kapitalist sistemin uygulaması ve liberalizmin ayağıdır”
     “Büyük burjuvaziye devletçe mali destek verilmesini” öneren ve koloni edinmeyle değerli madenlere ulaşarak sermaye birikimi öğütleyen görüş ‘Merkantilizm’dir. Merkantilizm’in, Adam Smith eliyle biçimlenen: ”Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganlı kapitalist ekonomi açı; büyümenin, piyasa mekanizmalarına ilişkin kılınmasıdır. Öyleyse hepsi;  kamu yararından yoksun, ‘ekonomik-politik’ kâr modelleridir. ‘Marksizm’ ise bilim, akıl ve kamu yararı açısından bir ideolojidir. Çünkü ;”İnsanlığın kurtuluşu” teorisine dayanan, deneyimlerden sonuçlar çıkaran siyasal, sosyo-ekonomik ve felsefi bütünlük taşımaktadır. Marksizm de önceki toplumcu öğretilerden etkilenmiştir.
      Atatürkçülük:
      Kamu yararlı özgün düzenlemedir.”Biz, bizi yutmak isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı bir meslek izleyenleriz” ilkesi, asli kurucu iradenin temel beyanıdır (*).1937’de Atatürk tarafından kaleme alınan el yazılı ifade, ideolojik “Kemalizm” sözcük ve ilkelerini içermektedir (**). Her iki sözcük de özdeştir. Kemalist düşünce, “Altı Ok” açılımında; Cumhuriyetçi, ulusalcı, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir. Anahtar ilke, “sürekli” devrimciliktir. Önceki sosyo-ekonomik gelişmelerden esinlenen ama bağımsız bir özgünlüğe ulaşabilen karakterdedir. Totaliterlikten uzak ve çoğulcudur. Sömürülmüş insanlığın ulusal demokratik devrimlerini ayağa kaldıran özdedir.
    1925 ve 1930’lardaki “Terakkiperver Cumhuriyet” ve “Serbest” partilerden biri iç isyanlar ve suikastlara, diğeri kargaşalara koşmamış mıdır? Birisi mahkemece kapatılırken öteki kendisini dağıtmamış mıdır? Yasal olanağa karşın, rejimin devrimci ruhundan çekinilerek karşıt partiler yoksa sorumluluk nerededir? 1945’de çok partili yeni ortam hazırlanmamış mıdır? Bunlar ve uzantılarının, halkçı demokrasideki payları neler olmuştur?
    Atatürkçülük; güçlü kamu girişimciliği öncülüğünde; eğitim, hukuk, sağlık, çalışma ve barınma yaşamını iyileştirmek isteyen yaklaşımdır. 1936’daki İş yasasıyla, toplum düzenini emeğe ve hukuka dayandırmak isteyen yapı önemsenir.“Ülke ekonomisini devletin eline bırakan” bir anlayışı giderek kesinleştirir(***). Cumhuriyet tarihinin %9’luk en yüksek ekonomik büyüme hızı, İnönü hükümetlerinin 5 yıllık kalkınma planlarında halkçı-devletçi başarının göstergesi olur.
    Kemalizm, ezilen bir halkın koşullarından doğar. Ülke sevgisi, ağırlıklı dil, tarihsel yaşam ve kültür ortaklığının iç-içe geçmiş köklerini, üniter potada kaynaştırmak amaçlıdır. Tasa ve kıvanç bileşkesi, bütüncül toplumcu ahlakla birlikte üstte tutulur. Egemenlik hakkı sahibi ulusa kanat geren ilerici devlet yaklaşımı vardır. Devrimcilik, kökten değişimci ideolojik rehber, ulusçuluk; tam bağımsızlığı öngören, şovenizm dışı yurtseverliktir. ”Cumhuriyet’i kuran halkın, ulus olduğu” temel görüştür. Laiklik ise vicdan özgürlüğünün yanı sıra, evrensel değerli ilişkiler ölçütüdür.  
    1937’de Anayasa’ya ‘yaşamsal uzlaşma’ olarak yerleşen “Altı Ok” olgusu, özgün ve benzersiz bir düzenlemedir. Bu olgu etrafında; liberal, şoven, teokratik ve ayırımcı zihniyetin karşısına çıkılması şimdilerin acil durumudur. “Lozan” esasında, emperyalist siyasetlere karşıtlıkla NATO’dan çekilmelidir. Çokuluslu şirketlere tanınan kapitülasyonları, sömürüyü, talancı özelleştirmeyi, sendikasızlaştırmayı, delinen eğitim birliğini reddetmelidir. Sahte soykırım savlarına karşı sessizliği ve stratejik uyduculuğu terk etmelidir.Kişilikli, barışçı ve laik uluslararası politikalar üretilmelidir. Kıbrıs, ulusal dava sayılmalıdır.
    Kemalizm, Asya-Afrika halklarının sömürgeciliğe karşı direncindeki kalıcı etkidir. Güney Amerika’daki kamuya yararlı işlerin esin kaynağıdır. Günümüzde Karayipler’den, Venezuella’ya uzanan halkçı-devletçi projeler,“Kemal Atatürk” levhalı sosyal fabrikalardadır. Lenin’den Cinnah ve Castro’ya, Chavez’den Nkrumah’a, Mao ve Nehru’ya kadar övgüler, Atatürkçü düşünce ve uygulamalar için dile getirilmiştir.   
    Sonuç:   
    Özgün bir ideolojik karakter halk egemenliğini öngörerek, ülkenin ‘ulus-devlet’ kimlikli dirlik ve esenliğini; yönetsel, sosyo-ekonomik ve kültürel açılardan sağlayabilecek seçenektir. M.E. Bozkurt’un deyişiyle: “Anadolu İhtilâli’nin verileri, ‘Altı Ok’ içindedir. Buna Kemalizm diyoruz”.
-------------------------------
(*)  Yol, yöntem (1922).
(**) CHP Kurultay prog. haz.(1937)
(***) Atatürk (1937)

Andımız’ın okutulmamasını' 2011’de Danıştay reddetmişti.

Da­nış­tay 8. Da­ire­si, “Türk Mil­le­ti­” adı­na An­dı­mı­z’­la il­gi­li 18 Şu­bat 2011’de, 982 no­lu şu ka­ra­rı ver­di: 
“A­na­ya­sa­’ nın 66. mad­de­sin­de, Türk Dev­le­ti­’ne va­tan­daş­lık ba­ğı ile bağ­lı olan her­kes Türk­tür, hük­mü­ne yer ve­ril­miş­tir. ‘Tür­k’ ke­li­me­si bir ır­kın de­ğil, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti sı­nır­la­rı içe­ri­sin­de ya­şa­yan di­li, ır­kı, ren­gi, cin­si­ye­ti, si­ya­si dü­şün­ce­si, fel­se­fi inan­cı, di­ni, mez­he­bi ne olur­sa ol­sun tüm va­tan­daş­la­rın bir ara­ya ge­le­rek oluş­tur­duk­la­rı ve her­ke­si kap­sa­yan ve ku­cak­la­yan mil­le­tin or­tak adı­dır. Ak­si yön­de­ki da­va­cı id­di­ala­rı­na iti­bar edil­me­miş­tir. Ni­te­kim ana­ya­sa­mı­z­da bu hu­su­sun vur­gu­lan­ma­sı ba­kı­mın­dan, Türk Dev­le­ti­’ne va­tan­daş­lık ba­ğı ile bağ­lı olan her­ke­sin her­han­gi bir ayrı­ma ta­bi tu­tul­mak­sı­zın Türk ol­du­ğu be­lir­til­miş­tir. Açık­la­nan ne­den­ler­den dolayı da­va­nın red­di­ne ka­rar ve­ril­miş­tir.” 
 
“Yü­ce de­ğer­ler va­r”

Da­nış­tay Sav­cı­sı, da­va ile il­gi­li gö­rü­şün­de, öğ­ren­ci­le­rin bu yü­ce de­ğer­ler­le do­na­tıl­ma­sın­da in­san hak­la­rı­na, Ana­ya­sa­ya, Mil­li Eği­tim Te­mel Ka­nu­nu­’na, İl­köğ­re­tim ve Eği­tim Ka­nu­nu­’na ay­kı­rı bir du­rum ol­ma­dı­ğı­nı be­lirt­ti ve şöy­le de­di:
“Dün­ya­da­ki tüm me­de­ni ulus­lar, ken­di va­tan­daş­la­rı­na, in­san­lık de­ğer­le­ri­ni, va­tan ve ulus sev­gi­si­ni öğ­ret­mek­te. Bu çer­çe­ve­de, Öğ­ren­ci An­dı’­nın her gün, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’nin sı­nır­la­rı için­de bu­lu­nan bütün il­köğ­re­tim okul­la­rın­da, ya­ban­cı uy­ruk­lu öğ­ren­ci­ler kap­sam dı­şın­da tu­tu­la­rak, oku­tul­ma­sı­nın Türk il­köğ­re­tim sis­te­minin bir par­ça­sı ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­si ge­re­kir.”

“Irk­çı­lık ya­pıl­mı­yo­r”

Da­va­cı­ kişinin, Öğ­ren­ci An­dı’nın Türk ır­kı­nı esas al­dı­ğı ve zor­la oku­tul­du­ğu yo­lun­da­ki id­di­ala­rı­na kar­şı­lık, Da­nış­tay Sav­cı­sı gö­rü­şü­nü mah­ke­me­ye şöy­le yan­sıt­tı:
“Oy­sa, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti­’ni ku­ran ve Tür­ki­ye sı­nır­la­rı için­de ya­şa­yan hal­ka Türk Mil­le­ti de­ni­lir. ‘Tür­k’ ve ‘Türk Mil­le­ti­’ ifa­de­le­ri bel­li bir ır­kı ta­nım­la­maz. Bu ne­den­le, da­va­cı­nın ırk esa­sı­na da­ya­nan bu ha­ta­lı söy­le­mi, in­san­lık de­ğer­le­ri dik­ka­te alın­dı­ğın­da ve Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Ana­ya­sa­sı­’nın ‘Ka­nun önün­de eşit­li­k’ baş­lık­lı 10. mad­de­sin­de­ki her­ke­sin dil, ırk, renk, cin­si­yet, si­ya­si dü­şün­ce, fel­se­fi inanç, din, mez­hep ve ben­ze­ri se­bep­ler­le ay­rım gö­ze­til­mek­si­zin ka­nun önün­de eşit ol­du­ğu­na iliş­kin il­ke­ler çer­çe­ve­sin­de ka­bul edi­le­mez ni­te­lik­te­dir. Da­va­nın red­di ge­rek­ti­ği dü­şü­nül­mek­te­dir.”

Türkiye'de “Hain” Neden Çok / Metin AYDOĞAN

Türkiye'de "Hain" Neden Çok

Yozlaşma ve Yabancılaşma

Günümüz Türkiyesi’nde, politikacılar başta olmak üzere kimi üst düzey kamu yöneticileri, iş adamları, gazeteciler, akademisyenler ve aydınlar arasında, yoğun bir yozlaşma ve yabancılaşma yaşanmaktadır. Ülkenin ve ulusun çıkarları yönünde değil de, ilişki içinde oldukları küresel güç merkezlerinin istekleri yönünde davranan, sayıları az etkileri çok bu insanlar; ele geçirmiş oldukları siyasi ve akçeli güçle, ülke ve ulus karşıtı eylemler içine girmektedirler. Eski milletvekili Kamran İnan, bu olgu için olacak; “Türkiye’de 200 bin hain var” diyebilmiştir. 1 

Kamran İnan’ın bu sayıyı nasıl saptadığı bilinmez ancak Türkiye’de hainliğin ve bu yolu açan yabancılaşmanın çok yoğun olduğu, herkesin gördüğü açık bir gerçektir. Tarihinde, ülke ve devlete bağlılığa özel önem verilen bir ülkede, bu denli yoğun bir yabancılaşma yaşanmasının kuşkusuz bir nedeni olmalıdır. Birbiriyle uzlaşması olanaksız olan bu iki eğilim, yani ülkeye ve devlete bağlılıkla dışa hizmet, nasıl oluyor da, Türkiye gibi bir ülkede bu denli yaygın olabiliyor? Bağımsızlığına ve değerlerine bu denli düşkün bir ulus, içinde bu kadar çok hain’i nasıl barındırabiliyor? Toplumun özyapısı ve tarihiyle çelişen bu kaba gerçek, neyle açıklanabilir?

Tarihe Bakış

Savaş tutsakları ile kölelerin, ekonomik ya da askeri amaçla kullanılması, değişik yöntem ve oranlarda hemen tüm toplum biçimlerinde görülür. Antik Çağ Grek devletleri ve Roma İmparatorluğu, köleciliği bir üretim biçimi haline getirirken, bu biçimiyle köleciliğe yönelmeyen Osmanlı İmparatorluğu çok başka bir yöntem geliştirdi. Atina ya da Roma’da köleler satılabilir, bağışlanabilir ya da öldürülebilir. Nesne olarak görülüp en ağır işlerde çalıştırılır ve toplum dışında tutulurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nda insan gereksinimi çok başka biçimde karşılandı. Fethedilen yerlerden toplanan seçilmiş genç insanlar, Osmanlı nizamı’na uygun olarak yetiştirilerek toplumun iç unsuru haline getirilip yönetici yapıldı. Osmanlılar bunlara devşirme adını verdi. Bu yöntem, Atina ve Roma köleciliğinden çok daha başkaydı. Daha insancıldı ama bu insancıllık, Osmanlı Devleti’ne ve onun Türk uyruklularına yararından çok zarar verecekti.

Devşirmeler

Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde, savaş tutsaklarının beşte biri, orduda kullanılmak üzere padişaha yani devlete ayrılıyor ve bu işleyişe pençik vergilendirmesi deniliyordu. Önceki İslam devletlerinde; gulam, kul ya da memluk sözcükleriyle tanımlanan bu uygulama, Anadolu Türk beylikleri döneminde geliştirilmiş, Osmanlı Padişahı I.Murat döneminde (1360-1389) kurumsallaştırılarak daha kapsamlı duruma getirilmiştir. Devşirme sistemi bu sürecin ürünüdür.

Padişah buyruğuna (fermana) dayanan toplama (devşirme) kurulları birkaç yıl arayla Balkanlar’da değişik bölgeleri dolaşır, kent ya da köylerde, hane sayısının kırkta biri oranında genç toplardı. Genellikle 14-18 yaş kümesi içinde kalan, sağlam vücutlu, akıllı Hıristiyan çocuklar seçilir ve eğitilmek üzere İstanbul’a götürülürdü. Kurul üyeleri, köy ya da semt papazının eşliğinde, kilise vaftiz defterinden gençlerin özelliklerini saptar ve aile başına bir kişiyi geçmemek koşuluyla seçim yapardı. Devşirilenlerin özellikleri bir deftere yazılır ve halktan, devşirilen her genç için, yol ve giyim giderlerini karşılamak amacıyla 600 akçe para toplanırdı. Bu paraya kul akçesi denirdi. Devşirilenler 100-200 kişilik kümeler halinde, sürücü adı verilen yetkililere teslim edilerek yola çıkılırdı. 2 

Gerçekte ise, Hıristiyan aileler toplama kurullarına devşirme listesi sunan papazlara, kendi çocuklarını listeye alması için baskı yaparlar, armağanlar verirlerdi. Devşirme olarak seçilen her çocuk, ailesi için başa konan bir talih kuşu, bir umut kaynağıdır. “Beslenmesi gereken bir boğazın eksilmesi”159 bir yana, asıl önemli olan bu boğazın dünyanın en büyük devletinin askeri ya da idari kademelerinde yükselerek kendilerine ilerde “nimetler sunma” olasılığıdır. Devşirme seçilmek, günümüzde herkesin büyük bir istekle peşinden koştuğu, ABD vatandaşı olmaktan çok daha önemli bir şeydi. Nitekim, büyük askeri seferler sırasında, sınır boylarına doğru ilerleyen ordunun, devşirme kökenli başkomutanları; doğdukları köye uğrayarak anne-babalarının “gönlünü yüceltmek”, onlara “bağışta bulunmak” için ordunun yolunu değiştirdiği çok görülmüştür. 3 

İstanbul’a gelen devşirmeler, burada Yeniçeri ağası ve hekimler tarafından gözden geçirilerek sünnet ettirilir ve Kelime-i Şahadet getirtilerek Müslüman yapılırlardı. İçlerinde yakışıklı, zeki ve becerikli olanlar, padişaha, yönetimde ve özel işlerinde hizmet vermek üzere seçilirlerdi. Bunlara içoğlanı denir ve özel olarak yetiştirilirlerdi.

Osmanlı padişahları, başlangıçta, iktidarlarını korumak için gereksinim duydukları insan kaynağının önemli bir bölümünü devşirmelerle karşıladı. Kısa dönemde gereksinim karşılanmış gibi göründü. Asker ya da sivil görevliler (kapıkulları), kesin bağlılık ilişkisiyle padişaha, paralı asker disipliniyle bağlanmıştı. Bunlar, devamlı ordunun (Yeniçeri) ve yönetici sınıfın (rical-i devlet) tümünü kapsayan bir yaygınlığa ulaşmışlar; yönetim, bunlar aracılığıyla padişahın mutlak egemenliği üzerine oturtulmuştu; sistemin tümü bir tek kişinin (padişahın) yararına işliyordu. Ancak, bu düzenin gerçek işleyişinin ne olduğu, neye hizmet ettiği biraz karışıktı.

Devşirmelerin Gücü

Padişahlar, hizmetine aldığı devşirme unsurunu o denli büyütüp geliştirmişti ki, sistemin gerçekten padişahtan yana mı, yoksa “emri altındaki” devşirmelerden yana mı işlediği, giderek belirsizleşmeye başlamıştı. Örneğin, başlangıçta “sarayın uysal bir aleti” olan yeniçeriler, kısa bir süre içinde, saray üzerinde güçlü bir baskı kurmuşlardı. 15.yüzyıl bitmeden, yani kuruluşlarından henüz yüz yıl bile geçmeden; “Sadrazam öldürüyor, saltanat kavgalarına karışıyor, taht alıp taht veriyorlardı.” 4 

Görünüşte devlete yüksek hizmetler veriyorlardı; padişahın sadık kullarıydılar; onun her isteğini yerine getiriyorlardı... Ancak, 14-18 yaşında zorla Müslüman yapılan bu insanların, geçmişlerini unutmaları, ondan tümüyle kopmaları olanaksızdı. Ne tam Müslüman oldular, ne de Hıristiyan kaldılar; ne etnik kökenlerini unuttular, ne de yeni kimliklerini benimsediler. Ne olduğunu bilmeyen ya da ne olmadığını bilen, kişiliksiz ve güvenilmez bir insan türü olarak, devlet politikalarına yön verdiler ve İmparatorluğu çöküşe götüren nedenlerden biri haline geldiler. Hiçbir erdeme sahip değildiler ancak ilke haline getirdikleri bir tutumları vardı: Türklere ve Türklüğe karşı nefret duyuyor ve devlet politikalarıyla örtüşen bu nefreti, genel bir tutum haline getiriyorlardı.

Köksüzleştirirken Köksüzleşmek

Devşirmelerle yaratılan örgütlü güç, başlangıçta devlet yararına, birçok alanda kullanıldı. Devletin ve ordunun sürekli geliştiği ilk dönemlerinde, ilerde sorun yaratabileceği düşünülmemiş, tersine sorunları giderecek bir güç olarak görülmüştü. Toplumsal kimliği korumaya dayanan, binlerce yıllık devlet gelenekleri bırakılmış, Türk unsurların karşı çıkmasına karşın devletin merkezi; Rum, Sırp, Hırvat ya da Ermeni Hıristiyanlara, üstelik yoğun biçimde açılmıştı. Osmanlı devşirmeciliği, köleleri yabancı unsur olarak yönetim dışı işlerde kullanan Roma köleciliğinden farklı olarak, devşirmeleri yani yabancı insanlar topluluğunu, köksüzleştirdiğini sanarak içsel bir güç durumuna getirmişti. Köksüzleştirirken köksüzleşen bu düzen, aslında kendini yıkacak bir güç yaratıyordu.

Devşirmenin Niteliği

Devşirmeler, kökü silinmek istenen türedi bir kuşaktı. Görünüşte; ailesini, soyunu sopunu yadsımış, belleği ve kimliği yok edilmişti. Yalnızca Osmanlıydı. O bir ailenin bireyi değil, padişahın kuluydu; bir insan değil, adeta bir makineydi. 5 

Bilinçli programlarla kişiliksizleştirilen devşirmeler, bu niteliklerine karşın; yüksek yönetim yetkileri, dolgun ücret, siyasi ve idari ayrıcalıklarla donatılmışlar ve devleti yöneten yerlere getirilmişlerdi. Ancak, can ve mal güvenliğinden yoksun biçimde yaşıyorlardı. Bu konumlarıyla üst düzey devşirmeler, sürekli ölüm korkusu içinde yaşayan ruh hastaları durumundaydılar.

Devşirmeler, gerçek görüşlerini hiçbir zaman açıklamazlardı; yalancı ve ikiyüzlüydüler. Peşinde koştukları tek değer, para ve yönetim gücüydü. Osmanlı Devletine gizliliği, ihanet ve entrikayı bunlar yerleştirmiş; rüşvet, vurgunculuk (ihtikâr), karaborsa, yasadışı gelir (ihtilas), ve adam kayırma (iltimas)’yı neredeyse yasal hale bunlar getirmişti. Yeniliğe ve devlete karşı ayaklanmayı, hak olarak görürlerdi. 1550’den sonra, yeniçerilerin evlenmesine izin verilince, çocukları Acemi Ocağı’na öncelikli olarak alınmış, devşirmecilik babadan oğula geçen ayrıcalıklı bir meslek haline gelmişti.

Rüşvet ve Entrika

Hangi kesimden gelirse gelsin, devşirmelerin tümünün ortak özelliği, boğazlarına dek rüşvet ve entrikaya batmış olmaları ve Türk uyruklara duydukları düşmanlıktı. Rüşvet ve vurgunculuk yoluyla o denli büyük bir servet ediniyorlardı ki; halk “simyanın (her madeni altına çeviren gizil güç y.n.) sırrına erdiklerini” söyleyerek bunlarla alay ediyor, tepki gösteriyordu. 6 

Devşirmelerin rüşvetçiliği, zaman içinde, tehlikeli bir boyuta ulaşmış ve ülke çıkarlarını yabancılara satma noktasına varmıştı. Yönetimde elde ettikleri yüksek yetkiler, onlara bu tür girişimler için geniş bir alan yaratıyordu. Elde ettikleri yetkiyi kullanarak, “baştan aşağı bir yağma, çapul ve servetlere elkoyma” 7  uzmanı olmuşlardı. Devşirmeler, nitelikleri gereği tüketici bir topluluktu. Roma soyluları gibi, üretimle uğraşmayı ayak takımının yaptığı onursuz bir iş olarak görürdü. Kılıç ve kahramanlık söylemleriyle yağma, bu olmadığında “entrika” ve “yalan dolan”a dayalı vurgunculukla geçinirlerdi. “İş bilenin kılıç kullananın” özdeyişi, Türkçe’ye bunların yerleştirdiği bir sözdü. 8 

Devşirmeler ve Türk Düşmanlığı

Devşirme etkinliği, Fatih döneminde başlatılan devlet yönetimini Türkler’den arıtma (tasfiye) eylemi ve I.Selim (Yavuz) (1512-1520) döneminde halk üzerinde şiddetli bir baskıyla bir felaket halini aldı. İmparatorluğun yükünü çeken, sorunlarıyla ilgilenilmeyen, bu nedenle ayaklanan ve toplu olarak öldürülen Anadolu Türkmenleri, o denli baskı altındaydılar ki kaçacak, sığınacak yer arar duruma gelmişlerdi. Şii inancını Osmanlı Devleti’ne karşı, ideolojik propaganda aracı olarak başarıyla kullanan ve kendisi de Türk olan Safevi Hükümdarı Şah İsmail’in (1487-1524) çağrısına uyarak, kitleler halinde İran’a göç ettiler.

Yürütülen dizgeli (sistemli) şiddet ve baskıyla, öldürülen ya da göç ettirilen Oğuz halkı, Prof.Fuat Köprülü’nün tanımıyla “Anadolu Türklüğü’nün en temiz, en canlı unsurunu oluşturuyordu.” 9  Yerlerinden yurtlarından edilen bu halk, gözden uzak yerlerde yoksulluk içinde yaşadı. Çok zorda kaldığında, çalışıp para kazanmak için İstanbul’a çalışmaya gittiğinde, orada kendisini bekleyen hor görülme ve aşağılamaydı. En şanslıları, saraylarda ya da varsıl evlerde aşçılık, çöpçülük gibi işlerde çalışırdı. Çalıştığı yerde, “Türklüğünü söylemeye cesaret edemez”, kapıkulu yalılarında “Türk aile ve tarihine düşmanlıkta uzmanlaşmış” davranışlarla karşılaşırdı. 10 

Türkler; Kendi Ülkesinde Tutsak

Türkler’e karşı olumsuz bakış, devşirme düzeninin daha ilk döneminde, çok açık biçimde ortaya konmuştu. II.Murat döneminde başlatılan, Fatih Kanunnamesi ile yasalaştırılan uygulamalarla Türkler, kendi ülkelerinde Hıristiyan ya da Musevi azınlıklar kadar bile hakkı olmayan, ikinci sınıf uyruk haline getirilmişti. Yönetim organlarında görev alıp yükselmek bir yana, etkili devlet kurumlarına ve bu kurumlara yönetici yetiştiren okullara giremiyordu. Sadrazamı, padişahtan sonra devleti temsil edecek en yetkili kişi (naip) yapan Fatih Kanunnamesi, devlete asker ve sivil yönetici yetiştiren ve yüksek nitelikli eğitim veren devşirme okullarına alınmayacak olanları şöyle sıralıyordu: “Yahudiler, Müslümanlar, çobanlar, sığırtmaçlar, doğuştan sünnetli olanlar, çok uzun ya da kısa boylu olanlar, Türkçe bilenler, köseler, keller, Gürcüler, Çingeneler, Kürtler ve Türkler”. 11 

Fatih Kanunnamesi’nden sonraki 70 yıl içinde naib yetkisiyle devlete sadrazam olan 48 kişiden yalnızca 5’i Türk kökenlidir; bunlar da devşirme anlayışıyla yetişmiş aslını yadsıyan (inkar eden) insanlardır. Geri kalan 43 sadrazamdan; 11’i Slav, 11’i Arnavut, 7’si Rum, 5’i Ermeni, 4’ü Çerkez, 3’ü Gürcü, 1’i İtalyan kökenliydi. 12 

Devşirmeler ve İşbirlikçilik

Devşirmeler, Türk karşıtı her olay ve düşüncede hemen bir araya gelirdi. Bir araya gelişin, sosyal ve ekonomik dayanakları vardı ve bu dayanaklar; eskiden gelen, bugün de süren çıkar ilişkileriydi. Yasa dışı yollarla edinilen servetin korunması ve yenilerinin edinilmesi için, ülke içindeki güç yeterli olmazsa, niteliğine bakılmaksızın dış destek arayışı içine girilirdi. Bu nedenle ülke değerlerini dışarıya devretme eğilimi, bu arayışa bağlı olarak devşirmelerde her zaman vardı.

Devşirmeler, gereksinim duydukları mal ve can güvenliğine kavuşmak için, yabancılarla bütünleşmekten çekinmediler ve ülke kaynaklarını yağmalamaya gelen Avrupalı büyük devletlerin işbirlikçileri oldular. Batı’ya bağlanmanın aracı olan işbirlikçilik, değişik biçimlerle, devlet başta olmak üzere, toplumun hemen her kesiminde yaygın bir anlayış haline geldi. Tanzimatçılık, mandacılık ya da günümüzdeki Avrupacılık; işbirlikçi anlayışın değişik biçimleridir.

Türkiye de Hain Neden Çok

Rüşvet ve yolsuzlukla servet elde edenlerin, elde ettiklerini geliştirerek korumak için, yabancılara vermeyecekleri kamusal ya da ulusal, hiçbir değer yoktur. 19.yüzyılda Tanzimat’la meşrulaştırılan bu eğilim, bugün AB ya da IMF politikalarıyla meşrulaştırılmaktadır. Bunu yapanların konumları, özlem ve yönelişleri, içinde bulundukları maddi koşulların ve bu koşulları yaratan uzun bir geçmişin ürünüdür. Yönetime egemen olan kapıkulu devşirme anlayışının dayandığı ekonomik nedenleri, Prof.İdris Küçükömer şu biçimde açıklamaktadır: “Sivrilmiş bürokratlar (kapıkulu devşirmeleri y.n.) bir sınıf olmadıkları ve güçlerini üretim araçlarıyla onlara bağlı kurumlardan almadıkları için, her zaman kendisini savunma ihtiyacı içinde olmuştur. Bu amaçla yenilikten yana olan padişahları, yenilik diye kapitalizmin zorlaması altında, Batı’nın üst kurumlarını almak üzere ikna etmeye çalışmaları doğaldı. Bu nedenle, 19.yüzyıl başında (Tanzimat y.n.) Batı’dakine benzer mülkiyet v.b. kurumların alınmasında bürokrat ile ayan (ileri gelenler y.n.) beraberlik içinde olacaktı..” 13 

Günümüzde Arapçılığı sürdüren siyasi İslamcılar, Batı’yla bütünleşen Müslüman demokratlar ve uygarlığı batıcılık sayan şekilsiz aydınlar; Türklüğü ezen onu yok sayan Osmanlı tutumunun, özellikle de devşirme anlayışının, günümüze taşınan sonuçlarıdır.

Yalnızca on beş yıllık Atatürk döneminde bastırılmış olan kimliksizleşme eğilimleri yani devşirme geleneği, günümüzde olanca hızıyla ve çok etkili yöntemlerle sürdürülmektedir. Atatürk’ün, Türk kimliği ve tarihi için ne anlam ifade ettiğini açıkça ortaya koyan bugünkü olumsuz gidiş, nedenleri tarihte kayıtlı bir süreçler toplamı ve bu toplamın günümüzdeki sonuçlarıdır.

Türkiye’de bugün yaşanmakta olan olgu yani; rüşvet, yolsuzluk, dışa bağlanma ve ihanet davranışlarının politik işleyiş haline gelmesi, bugün ortaya çıkan, yeni bir olgu değildir. Dışa boyun eğmenin ya da ihanetin yaygınlığına yanıt arayan her çaba, ister istemez, Osmanlı devşirmeciliğine ve onun yarattığı kapıkulu anlayışına gidecektir. Kamran İnan’ın 200 bin, başkalarının ise daha çok olduğunu söylediği “hain çokluğunun” nedeni, kuşkusuz yarım bin yıl egemen olan bu anlayışta aranmalıdır.


 1  “Sözde Aydınlar” İsmet Solak, “Ankara Kulisi” Hürriyet, 12.04.2000
 2  Ana Britannica 10.Cilt, sf. 100
 3  “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” S.Yerasimos, 1.C., Belge Y., 7.Bas. 2000, sf. 297
 4  Ana Britannica 10.Cilt, sf. 183
 5  “Kapıkulunun Tavsifi” Muhittin Birgen,; ak. Zeki Arıkan, “Tarihimiz ve Cumhuriyet” Tarih Vakfı Yurt Yay., 1997, sf. 127
 6  “Azgelişmiş Sürecinde Türkiye” S.Yerasimos, 1.C., Belge Y., 7.Bas,. sf. 306
 7  “Tarihimiz ve Cumhuriyet” M.Birgen, Tarih Vakfı Yurt Y., 1997, sf. 147
 8  a.g.e. sf. 147
 9  “Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu” M.Fuat Köprülü, Ötüken Yay., 1981, sf. 95
 10  “Tarihimiz ve Cumhuriyet-Muhittin Birgen” Prof.Zeki Arıkan, Tar. Vak. Yurt Yay., 1997, sf. 128
 11  Ana Britannica, 10.Cilt, sf. 100
 12  “Tarihte Türklük” Prof. Laszlo Rasonyi, Türk Kül.Gel. Ens.Y.., 2.Bas. 1988, sf. 204
 13  “Düzenin Yabancılaşması” Prof. İdris Küçükömer, Ant Y., 1969, sf. 62


Metin AYDOĞAN, 26 Eylül 2013

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org

NEDEN VE NASIL ATATÜRKÇÜ OLMALIYIZ?

http://cihandura.com/ataturk-yazilari/266-neden-ve-nasil-atatuerkcue-olmaliyiz.html