17 Ocak 2014 Cuma

KÜRTÇE EĞİTİM OLURSA NE OLUR

Türkiye’de uzun süredir; “Kürt sorunu”, “azınlık hakları”, “anadilde eğitim” gibi tanımlarla bir tartışma yaşanıyor. Sayıları az etkileri yüksek bir takım insanların, medya gücünü kullanarak başlattığı tartışma, bugün hükümet uygulamalarına dek gelmiş, somut uygulamalara dönüşmüştür. Buna karşın bilimden ve gerçeklerden uzak, sürekli yinelemelerle sürdürülen bu ilkel tutum gereken yanıtı yeterince almamış, halk aydınlatılamamıştır. Oysa, söylenen ve yapılanlar halkın yararına, özellikle de Kürt halkının yararına işler değildir; çıkışı olmayan yeni bir karmaşa ortamına gidiştir. Bunun görülmesi ve gösterilmesi gerekir. Yazıyı, gerçeği ve sonucu görmeye çalışan bir çalışma olduğu için yayınlıyoruz.

Dış İstekler
ABD ve AB ile ilişkilerin yoğunlaştığı son yıllarda Türkiye’de yaşanan tartışmalar, dolaylı ya da dolaysız Türk Ulusunun varlığıyla ilgili konulara odaklanmıştır. Ekonomiden yönetim yapısına, hukuksal düzenden kültüre dek hemen her alanda yapılan değişiklikler; ulusal çözülmeye yol açacak kalıcı ve kapsamlı bir sosyal bozulmaya doğru gitmektedir. Çözülmeye zemin oluşturan nedenler içinde ekonomiden hemen sonra dil ve kültürdeki bozulma en önemli yeri almaktadır. Bu konularda yapılan ve yapılmakta olan değişiklikler, sanılandan çok daha önemlidir ve bu değişikliklerin olumsuz sonuçları, çok geçmeden üstesinden gelinmesi zor, yeni sorunlar olarak ortaya çıkacaktır.
“Azınlık hakları” ya da “anadilde eğitim” gibi konular üzerine yoğunlaşan dış istekler ile bu isteklere uygun düşen yurtiçi tartışmalar birlikte ele alınmalıdır. Bu yapılmadığında içte ve dışta tırmandırılan ve Türkiye’nin ulusal yapısında kalıcı bozulmalar doğuracak bu tür girişimler, gerçek boyutlarıyla kavranamayacak ve doğal olarak gerekli önlemler alınamayacaktır.
Geniş Cepheli “Tartışma”
Son dönemlerde Türkiye’de; politikacılardan işveren örgütlerine, öğretim üyelerinden köşe yazarlarına dek, “sayıları az, cephesi geniş” değişik kesim ve kişi “azınlık hakları”, “kültürel özgürlük”, “anadilde eğitim” gibi isteklerde bulundu. Konu uzun yıllar, gazete ve televizyonlarda işlendi ve sonunda hükümet önerisi olarak üstelik “demokrasi paketi” adı verilerek kamuoyuna açıklandı. Gelinen noktanın bir aşama olduğu, daha ileri uygulamaların zamanı gelince açıklanacağı dile getirildi.
“Kürt sorunu” adı verilerek açıklanan “görüşlerin” ilk dalgası 90’lı yıllarda başlatılmıştı. Gazeteler, hemen her gün Avrupa Birliği kararları doğrultusunda bunlardan söz ediyordu. Söylem biçimi değişiyor ama açıklamaların özü ve zamanlaması ortak özellikler taşıyordu.
İleriye Hazırlık; Kamuoyu Oluşturma
PKK eylemlerinin yoğunlaştığı o günlerde “köşe yazarları”, Türkiye’de o güne dek görülmemiş açıklıkla görüşler ileri sürüyordu. Türk halkı, öğretmenlere, çocuklara ve kadınlara yönelmiş olan PKK terörünün dehşeti içindeyken Hürriyet Gazetesi’nin Başyazarı Oktay Ekşi, 09 Nisan 1991 tarihli gazetede şunları yazdı: “...Biz diyoruz ki bu konu, yani ‘Bağımsız bir Kürdistan kurulmasını isteyenler-istemeyenler’ konusu bir plebisitle yani halkın oyuyla çözülsün... Bazıları, ya plebisitten bağımsız bir Kürdistan çıkarsa diye endişelenebilirler. Bugün aykırı laf edelim dedik ya... Belki kurtulmuş oluruz.” 1
Aynı gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök yazısına, “Kürdistan Bağımsızlık Partisine İzin” başlığını atıyor ve “Konuştuğum bazı insanların, Güneydoğu için, ‘giderlerse gitsinler ama buradakiler de gitsin’ havasında olduğunu görüyorum” diyordu.2
Ahmet Altan, 19 Nisan 1991 tarihli Nokta dergisinde şunları söylüyordu: “Artık toprak tek başına bir değer ifade etmiyor. Sırf biraz daha fazla toprağa sahip olmak için Güneydoğu’ya sahip olmanın yararı değil zararı var Türkiye’ye. Kendi istekleriyle ayrılmak isteyen Kürtlere önderlik eden Apo, Türklere Allahın bir lütfudur. Güneydoğu’da insanları öldürmek yerine, ayrılmalarını ciddi ciddi düşünmenin tam zamanıdır.” 3
Bugün CNN–Türk’de görev yapan Taha Akyol Panorama Dergisine yaptığı açıklamada; “Eğer üniter devlet içerisinde çözüm bulunamayacaksa ve bu çözümsüzlük Türkiye’nin bütününe zarar verecekse, ayrılıktan yanayım. Türkiye için, ayrılık federasyondan iyidir.” 4
Atatürk’ün Sözleri
Mustafa Kemal Atatürk, 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit’de yaptığı açıklamalarda, kendisine “Kürt sorunu nedir?” sorusunu soran Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin Yalman’a şu yanıtı veriyordu: “Bildiğiniz gibi, bizim milli sınırlarımızda var olan Kürt unsurlar, o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede, Türk unsurunun içine gire gire, öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir... Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak birşeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.” 5
Baro’nun Söylemleri
“Azınlık hakları” ve “Kürtçe eğitim” konusunu Türkiye’de gündeme getiren ilk büyük örgüt Türkiye Barolar Birliği ve onun Genel Başkanı Eralp Özgen oldu. 12 Aralık 1999 tarihinde Şanlıurfa’da toplanan TBB Yönetim Kurulu, “Güneydoğu Raporu” adıyla görüşlerini açıkladı. Raporda şunlar söyleniyordu: “Tüm etnik kökenli vatandaşlarımıza kendi kültür, dil ve kimliklerini ifade özgürlüğü, kendi dillerinde özel eğitim ve öğretim hakkı tanınmalıdır.” 6
Politikacılar Ne Diyor
Baro başkanından sonra, Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, CHP Başkanı Altan Öymen, Devlet Bakanı Rüştü Kazım Yücelen vb. benzer açıklamalar yaptı. İsmail Cem, Kürtçe televizyona izin verileceğini, Altan Öymen Kürt Enstitüsü kuracaklarını söylerken Mesut Yılmaz şöyle diyordu: “AB ülkelerinde de resmi dil dışında yayın yapmak mümkün değil ama bizim mevzuatımızda bazı yasaklar getirilmiş. Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yasakların kaldırılması talep ediliyor. Ulusal Program’da ifade ettiğimiz anlayışla bu sorunun zaman içerisinde yumuşak bir geçişle çözümlenmesini hedefliyoruz.”7
Kürtlerin Türkiye’deki Konumu
İsmet İnönü, Lozan’da Kürtlerin azınlık olmadığını Batılılara kabul ettirmiş ve Lozan’da Türkiye adına okuduğu bildiride şunları söylemiştir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri, Millet Meclisine girmiştir; Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkemiz hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar.” 8
Kürt kökenli T.C. yurttaşları bugüne dek, hükümet dahil hemen tüm devlet kademelerinde görev aldılar; ekonomik, siyasal ve hukuksal tüm alanlarda hiçbir kısıtlayıcı uygulamayla karşılaşmadılar.
Gerçeği Görmek
Bu gerçekleri görmek için elbette çıkarsız ve önyargısız bir anlayışa sahip olmak gerekir. Kürt kökenli yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu bunun farkındadır; bu nedenle Batı isteklerine itibar etmemektedir.
Kürt kökenli insanlarımızın çoğunluğu, Türkiye’de Kürtçe TV istememektedir. Siyasi Ekonomik Sosyal Araştırma ve Strateji Geliştirme Merkezi’nin (SESAR) 2000 yılında yaptığı ankete göre, Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri dışında yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yüzde 58,19’u, bu bölgede yaşayanların yüzde 39,64’ü Kürtçe TV istemiyor; isteyenlerin oranı bölge dışında yüzde 13,24, bölgede yüzde 31,18. Türkiye’deki Kürt kökenli yurttaşların yalnızca yüzde 10,04’ü Türkçe bilmiyor. Kürt çocukların yüzde 84,23’ü Kürtçe bilmiyor.9
“Anadilde Eğitim”
Batılılar’ın “anadilde eğitim” adıyla dayattıkları istekler, Türkiye’de var olan toplumsal gerçeklik açısından ne anlama gelmektedir?
Kürtler; Türkiye, Irak, İran ve daha az olarak Suriye ve eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan bir halktır. Yöreden yöreye, hatta köyden köye ayrılıklar gösteren dilleri; Arapça, Farsça ve Latin kökenli dillerin etkisi altında kalmıştır; karmaşık bir dağılım içindedir.
Kuzey lehçesi Kırmançi, İran ve Doğu Irak’ta konuşulan Sorani, bir İran ağzı olan Zazaca, Iraklı Kakayların Gorani’si, Türkmenistan ve Azerbeycan Kürtçesi, Irak’ın Süleymani’si, Mikri’si ve yine Kuzey Irak’ın Badinan’ı sayılırsa Kürtçe’nin parçalanmışlığı ortaya çıkar.
Dil ayrılıkları, Kürtçe’nin yazımında da görülür. Bir kısım Kürt fonetik Latin alfabesini kabul ederken, Irak ve İran Kürtleri Arap harflerini, eski Sovyetler Birliği’ndeki Kürtler de Kiril alfabesini benimsemişlerdir.
Dil Birliğinden Yoksunluk
Karmaşık dil yapılarıyla tüm Kürtler için bir dil birliğinden sözetmek olanaksızdır. Yaşadıkları bölgelerin dillerinden etkilenen Kürtçe, birçok dilden kelimeler almıştır. Arapça, Kürt diline son derece elverişsiz olmasına karşın kullanılmıştır.
Dil birliğinin ve ekonomik çıkar birliği, yani pazar birliğinin oluşamamış olması Kürtlerin uluslaşamamasına neden olmuştur. Kuzey Irak’ta Batı destekli yapay bir Kürt devleti kurulabilir ama dil ve ekonomik çıkar birliğine sahip olmayan Kürt kümeleri (grup) ve aşiretleri uluslaşamazlar.
Uluslaşma, isteğe ve desteğe bağlı olarak gerçekleştirilebilecek bir olgu değil, oluşumu yüzyıllara dayanan, ancak kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle biçim bulan tarihsel bir süreçtir. Dil birliği, toprak birliği, tarihsel olarak oluşan ruhi şekillenme birliği ve ekonomik çıkar birliği; bir topluluğun ulus olması için kesin koşullardır. Bu dört koşuldan biri bile eksik olsa ulus oluşumu ortaya çıkamaz.
Din, ırk ve devlet kurma; ulusu oluşturan öğeler değildir. Irk, soydan gelme ortak fizik özellikleri oluşturan biyolojik etkendir. Hiçbir biyolojik etken toplumların tarihi evrimi içinde belirleyici rol oynayamaz. Fransız Ulusu Franklar, Normanlar, Basklar, Brötonlar, Provensaller; İtalyan Ulusu İtalyotlar, Romalılar, Germenler, Etrüskler, Yunanlılar; Türk Ulusu Türkler, Sümerler, Hititler, Persler, Lidyalılar, İyonlar, Çerkezler, Arnavutlar, Kürtler, Lazların... Tarih içindeki karışımından oluşur. Ancak bu toplumlarda ulusun üst kimliğini Fransa’da Franklar, İtalya’da İtalyotlar, Türkiye’de Türkler vermiştir.
Türkiye Kürtlerinin Şansı
Dört ülkeye dağılmış olan Kürtlerin en ileri kesimi Türkiye’de yaşayanlardır. Türk Devrimi’nin Kürtleri de içine alarak gerçekleştirdiği uluslaşma süreci onları, Türk ulusunun önemli bir unsuru olarak kalkınmaya, çağdaş gelişmeye yöneltmiştir. Genç Cumhuriyet’in olanakları ölçüsünde önemli başarılar elde edilen bu yöneliş, Atatürk öldükten sonra özellikle de 1945’den sonra, her alanda olduğu gibi, geri dönüş sürecine girmiş ve Doğu Anadolu ihmal edilerek bölgesel gelişme farklılıklarının arası açılmıştır.
Bugün Türkiye’de 445 aşiret vardır. Erzurum’daki Kürtler Diyarbakır Kürtçesini anlamaz. Köyden köye, kentten kente değişen lehçeler vardır. Lehçe farkları olan Kürtlerin birbirleriyle anlaşmasını sağlayan ortak dil Türkçe’dir. Türkçe bilen Kürtlerin oranı çok yüksektir. Abdullah Öcalan bile kendini Türkçe ifade ediyor, yazılarını Türkçe yazıyor. Bu yaratılmış olan kültürel bir zenginliktir ve yaratıcısı Türk Devrimidir. Türkler ve Kürtler Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında gerçekten iç içe geçmişlerdir. Bu uygarlığın ve gelişmişliğin önemli göstergelerinden biri olan doğal asimilasyonun kendisidir.
Türkçe Türkiye Kürtlerinin Gereksinimidir
Türkiye’de hiçbir zaman ve hiçbir dönemde; kışkırtmalara dayanan Kürt ayaklanmalarına karşın zora dayalı Türkleştirme çabalarına gidilmemiştir. Kürt kökenli yurttaşlarımız yoksul ve kısıtlı yaşam koşullarından kurtulup, Türkiye’nin her yerindeki toplumsal olanaklardan yararlanmak için Türkçeyi öğrenmek gerektiğini görmüş ve bunu zorla değil, kendi çıkarını gözeten bir eğilim olarak istekle yapmıştır. Türkçe öğrenmek onlar için ekonomik ve kültürel gelişmelerini sağlayan gerçek bir kazanım olmuştur.
Ana dilde Eğitimin Açmazı
Türkiye’de “anadilde eğitim” önermenin ne anlama geldiği açık olarak ortaya konulmalıdır. Dışta ve içte, artan bir biçimde yaygınlaşan bu tür söylemler, uygulama alanına konulursa ne olacaktır?
Türkçe Bilmemek Kürtleri Doğuya Sıkıştıracaktır
Bugün, Türkçe bilen Kürtler bilmeyenlerden çok daha fazladır. Bu insanlar T.C. yasalarının tüm yurttaşlara tanıdığı haklardan yararlanarak yalnızca devlet örgütünde değil, toplumsal yaşamın her alanında etkin bir biçimde yer almaktadır. Kürtçe eğitim, ek yabancı dil olarak Türkçeyi öğretmeyecekse, “anadilde eğitim” Türkçe bilen Kürtlerin sayısını doğal olarak azaltacaktır. Oysa, Türkçe Kürt kökenli yurttaşların gereksinimidir. Olayın mantıksal sonucu budur. Bu insanlar, Türkiye pazarı içinde üretim ve yatırım yapma, çalışma, kamu hizmetlerinde görev alma olanaklarını yitirecekler ve Doğu’ya sıkışacaklardır. Bu durum, bölünmeden başka bir sonuç vermeyecektir. “Anadilde eğitim” uygulaması yaşamla çelişen, çözüm değil sorun yaratacak bir girişim olacaktır.
Türkiye Kürtleri Türkçe Öğrenmek Zorundadır
“Anadilde eğitim” ile Kürtçe’nin yanında Türkçe de öğretilecektir denecek ise, bu sav ileri sürülen gerekçeyle tam olarak çelişecektir. Anımsanmalı ki bu konuyu işleyen çevrelerin ileri sürdüğü gerekçe, Türkçe bilmeyen Kürtlere Türkçe öğretmek değil, “Türkçe bilmeyen insanlara Kürtçe hizmet götürme” üzerine kuruludur.
“Anadilde Eğitim” Hangi Kürt Lehçesiyle Yapılacaktır
“Anadilde eğitim” hangi Kürt lehçesiyle yapılacaktır? Tek lehçe ile yayın ya da eğitim yapılacaksa, bunu anlamayan ve diğer lehçeleri kullanan insanlar ne olacaktır? Türkiye’de var olan her lehçeye göre TV ya da okul mu açılacaktır?
Dil Ayrılığı Ulusal Ayrılığı Getirecektir
Kürtçe’nin artarak, ulusal dil olan Türkçenin bölgesel anlamda etkisizleştirilmesi, ulusal varlığın yaşatılıp sürdürülmesini olanaksız kılacaktır. Dil birliği olmayan toplumların ulus olmaları da mümkün değildir. Türkçe, Türk Ulusunun ortak dilidir. Türkçe’nin etkisizleştiği yöreler ulusal bütünlükten uzaklaşıyor demektir.
Türkçe Bilmeyen Türkiye’de Ne Yapar
Kürtçe eğitimle meslek sahibi olan insanlar, tüccarlar, sermaye sahibi yatırımcılar Türkçe bilemeyeceklerine göre ekonomik etkinliklere nasıl katılacaktır? Parlamento’da Kürtçe de mi kullanılacak? Kürtçe bilen Türkçe bilmeyen parlamenterler ile Türkçe bilen Kürtçe bilmeyen parlamenterler hangi dil ile anlaşacaklardır? İnsanları Kürtçe yargılayan mahkemeler de kurulacak mı? Bu tür istekler, Türkiye’yi adım adım federasyona ve parçalanmaya götürmez mi?
“Kör Sokaklar”
“Azınlık hakları” ve “Anadilde eğitim” gibi sözlerle örtülmüş anlayışlar, sonu olmayan kör sokaklardır. Bu sokaklar Kemalist Devrim’le, 80 yıl önce aydınlığa çıkan yollar haline getirilerek, büyük ve güçlü bir ulus yaratıldı. Bu ulusun içinde yalnız Türkler değil Kürt, Çerkez, Laz, Türkmen, Ermeni, Rum ve onbin yıllık Anadolu tarihinin tüm etnik birikimi yer aldı; Cumhuriyet Yönetiminde, ırk ve din ayrımına gidilmedi; çağdaş bir ulus yaratıldı.
Bu başarı, Batı’da hiçbir zaman kabul görmedi ama bu gerçek onlara zorla kabul ettirildi. Şimdi geriye dönülmek isteniyor. Küresel politikaların bir gereği olarak Anadolu Osmanlılaştırılmak isteniyor. “Anadilde eğitim”, “azınlık hakları” gibi söylemler, bu amaca yönelik etkili araçlardır.
Türkiye İsviçre değildir. Ulusal varlığa, tarihsel gerçeklere ve öz değerlere sahip çıkılmalıdır. “Sonraki pişmanlığın fayda vermez” umarsızlığına (çaresizliğine) düşülmemelidir.
DİPNOTLAR
1         “Ekonomik–PANAROMA Dergisi” 03.05.1992, sf.16
2         a.g.d. sf.16
3         a.g.d. sf.20
4         a.g.d. sf.20
5         “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” Metin Aydoğan Umay Yayınları 12.Baskı, 2004, sf.440
6         “Kürtçe Eğitim Hakkı” Hürriyet 13.12.1999
7         “Yılmaz Programı savunamadı” Cumhuriyet 20.03.2001
8         “Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler” 1.Takım, 1.C.1.Kit. sf.348–349

9         “Batılı Kürtler TV İstemiyor” Hürriyet 28.12.2000

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder