19 Nisan 2016 Salı

Laikliğe çağrı Birlikteliği: ENSAR VAKFI DAĞITILSIN!



Laikliğe çağrı Birlikteliği hareketi, Ensar Vakfı'nın dağıtılması ve KAİMDER'in feshi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Laikliğe Çağrı Birlikteliği’nin başvuru sonrası yaptığı basın açıklaması metnİ ve suç duyurusu dilekçesi
“Siyasi partiler, günlük siyasi faydaları için, adeta din sömürüsünün vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir”
“Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’de barınmakta olan çocuklara yönelik cinsel istismar ve cinsel tacizi de içine alanı eylemlerin gerçekleştiği, kamuoyunda yer almıştır.
Söz konusu tüzel kişilere ait Karaman’da yurt olmadığı bildirilmiş ise de, çocukların bu tüzel kişilerin sorumluluğu altında olan yerlerde anılan eylemlere muhatap oldukları, bu konuda Karaman’da açılan ve ilk duruşması 20.4.2016 tarihinde yapılacak olan davanın soruşturma sürecinde ortaya çıkmıştır.
İlköğretim çağındaki çocukların, dernek ve vakıf yurtları ve evlerinde kalması ve barındırılması, ilgili mevzuat uyarınca mümkün olmadığı gibi, bu durum 4721 sayılı Yasa yönünden de, dernek ve vakıflar için yasak faaliyette bulunmak konusunu gündeme taşımaktadır.
Bu konu hakkında Laikliğe Çağrı Birlikteliği içinde yer alanlar olarak;
Yaygın olarak rastlanan bu eylem nedeniyle, yasak faaliyette bulunan Ensar Vakfı’nın dağıtılması, yöneticilerin görevden alınması ve dava süresince kayyım atanması,
Yine ayrıca yasak faaliyette bulunan KAİMDER’in feshi ve faaliyetten alıkonulması için dava açılması amacıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur.
Ayrıca, görevlerini yerine getirmeyerek, bu suçlara neden olan Karaman Valisi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na, Vakıflar Genel Müdürü ve Karaman İl Milli Eğitim Müdürü ve diğer ilgili kamu görevlileri için de, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yoluyla Karaman Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur.
Bu arada demokrasinin vazgeçilmezi tüm siyasi partilerin, günlük siyasal yararlar için, adeta din sömürüsünün vazgeçilmez unsurları durumuna geldiği de üzülerek görülmektedir.
1989 yılına kadar Türkiye’de söz konusu olmayan, 1994 yılından itibaren de miladi takvime göre kutlanmaya başlayan ve bu yolla 23 Nisan’ın olduğu haftaya denk getirilerek, bu hafta yaşanan duyguların dinsel gölgede bırakılmasını hedefleyen, bir HURAFEDEN ibaret Kutlu Doğum Haftası’na da temelinden hiçbir partinin karşı koyamaz olması, varlığı laiklik olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ise, kuruluş amacı ile çatışır biçimde, bu hurafeyi yaşatma faaliyet ve kararlılığı içinde bulunması, son derece kaygı vericidir.
Bu durum, din karşısında, partilerin ne duruma geldiğinin, laikliğin ne durumda olduğunun da ifadesidir.
Türkiye’de 1989 yılına kadar böyle bir haftanın olmamasının anlamı, kuşkusuz Türkiye’de 1989 yılına kadar İslamiyet’in yaşanmadığı değil, o tarihe kadar böyle bir hurafenin ortaya çıkmamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Öte yandan, tüm dinsel günler hicri takvime göre kutlanırken, işlemi etiketli bu haftanın miladi takvime göre her yıl aynı tarihte kutlanması ise, hem çarpıklığı, hem de din sömürüsü yoluyla, 23 Nisan’ın perdelendiğini ayrıca ortaya koymaktadır. Yine Atlantik ötesinde yaşayan kişinin doğum tarihinin de bu döneme denk gelmesi, ayrıca dikkat çekicidir.
Geçtiğimiz hafta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Diyanet Vakfı’nın, bazı belediyelerin ve Ensar Vakfı’nın da yer aldığı “2016 yılı Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenlenmiştir. Bu belediyeler, Ensar Vakfı’nın içerinde yer aldığı etkinlikten,  Ensar Vakfı ile ilgili konuların gündemden düşmemesi karşısında, bu vakıfla yan yana görünmemek için söz konusu etkinliklerden çekildiklerini açıklamışlardır. Bunu belirtirken de bu haftanın varlığını tartışmamışlardır. Bütün belediyeler, partiler ve kurumlarda yaygın olan bu uygulama, anılan günün ilk kez kutlanmaya başlandığı tarih gözetildiğinde, 25 yıl gibi kısa sürede söz konusu haftayı tartışmadan benimseme hali söz konusudur. Bu haftanın varlığı, artık yozluk ve yobazlığın, parti, ilke ve değer gözetilmediğinin de açık ve yeni bir örneği olmuştur.
Laiklik, yaşam hakkı demektir. Bu nedenle bütün siyasi partilerin din sömürüsü karşısında sessiz kalmaması, gereken tutumu açıkça takınması, laikliğin korunması yolunda her türlü gayreti sergilemesi gerekmektedir.”
İŞTE O DİLEKÇE:
İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA İLETİLMEK ÜZERE 
ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA
DAĞITILMASI İHBARINDA BULUNAN
:
Ömer Faruk Eminağaoğlu

DAĞITILMASI İSTENİLEN

:
ENSAR VAKFI
Süleymaniye Caddesi, No:11, Süleymaniye, Fatih

KONU
:
Yasak faaliyette bulunduğu sonradan anlaşılan Vakfın dağıtılmasına karar verilmesi

TALEP

4721 sayılı Yasa’nın 116/2 nci maddesi uyarınca yasak faaliyetlerde bulunduğu sonradan anlaşılan vakfın, Cumhuriyet Savcısının başvurusu üzerine duruşma yapılarak DAĞITILMASINA karar verilmesi,

4721 sayılı Yasa’nın 112 nci ve 5737 sayılı Yasa’nın 10/1 inci maddeleri uyarınca, Vakıf yönetim organının, yürürlükteki mevzuata uymayarak neden olduğu ve süren “yasak faaliyet” karşısında, bu organın görevinin açılacak dava süresince yerine getirilmesi, Vakfın bu davada temsili ve davanın bu yolla yürütülmesi için 4721 sayılı Yasa’nın 426/3 üncü maddesi uyarınca kayyım görevlendirilmesinin istenmesi

AÇIKLAMALAR
1- Ensar Vakfı 1979 yılında kurulmuş olup, halen yurdun çeşitli yerlerindeki şubeleriyle birlikte faaliyette bulunmaktadır.
2- Ensar Vakfı hakkında, Bakanlar Kurulu'nun 16.08.2012 tarih ve 2012/3582 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan vakıf kararı da alınmıştır.
3- Karaman’da, Ensar Vakfı’ndaki oldukça fazla sayıda çocuğun cinsel istismara uğradığı ortaya çıkmış, bu konuda adli süreç başlamıştır.
4- Bu soruşturma sürecinde, Ensar Vakfı bünyesindeki yurtlarda, ilköğretim çağındaki çocukların kaldığı gerçeği de ortaya çıkmıştır.
5- 3.1950 tarih ve 5661 sayılı Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurtları ve Aşevleri Hakkındaki Yasa’ya Ek Yasa’nın 1 inci maddesi, yükseköğretim ile ilgili olarak gerçek ve tüzel kişiler tarafından, yemekli ve yemeksiz olarak, milli eğitim Bakanlığı’nın izniyle yurt açılabileceği belirtilmiştir.
6- 8.2011 tarih ve 652 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK), 11.10.2011 tarih ve 662 sayılı KHK 78 inci maddesiyle değişik 13/1-b maddesinde, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü’nün görevleri arasında, “Her kademedeki öğrencilere yönelik dernek ve vakıflar ile gerçek ve diğer tüzel kişilerce açılacak veya işletilecek yurt, pansiyon ve benzeri kurumların açılması, devri, nakli ve kapatılmasıyla ilgili esasları belirlemek ve denetlemek” konusu da sayılmıştır.
7- 11.2004 tarihli Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği’nin 1 inci maddesinde, bu Yönetmeliği’nin ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarında öğretim gören öğrencilere hizmet veren özel öğrenci yurtlarına yönelik olduğu vurgulanmıştır.
8- Bu düzenlemeler uyarınca, özel hukuk tüzel kişiliği olan vakıfların, ilköğretim kapsamındaki öğrencileri yurtlarında barındırmaları söz konusu olamaz. Bunun aksi, vakıflar için yasak faaliyet kapsamında kalmaktadır.
9- 3.1986 tarihli Vakıflar Genel Müdürlüğü Öğrenci Yurtları Yönetmeliği, 13.11.1995 tarihli Yetiştirme Yurtlarının Kuruluş ve İşleyişine İlişkin Yönetmelik, 07.4.2012 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Eğitim ve Öğretimine İlişkin Yurtlar ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği’ne dayanılarak ta, yine özel hukuk tüzel kişileri olan vakıfların, ilköğretim çağındaki öğrencileri, bu yurtlarda barındırmaları söz konusu olamaz.
10- Ensar Vakfı, vakıf senedinden hareketle faaliyetlerde bulunurken, ilköğretim kapsamındaki öğrencilere yurt hizmeti vermesi olanaklı değilken ve bu durum yasak faaliyet kapsamında kalmasına rağmen, bu nitelikte faaliyetlerde bulunmuştur.
11- Ensar Vakfı konusunda, denetim ve yönetim organları, yasak faaliyet niteliğindeki eylemlerin önlenmesi için görevlerini yerine getirmemişlerdir. Bu durum, anılan faaliyetlerin sürmesine neden olmuştur.
12- Yönetim organı, davada Vakfı temsil edecek olup, aynı zamanda kusurlu hareket etmekle, bu durumun sürmesine neden olmakla, bu durumun sürmemesi için, anılan organın görevlerini yerine getirmek ve dava da vakfı temsil etmek üzere 4721 sayılı Yasa’nın 426/3 üncü maddesi uyarınca kayyım tayini yoluna gidilmesi gerekmektedir.
13 - Ayrıca Ensar Vakfı hakkında kamu yararı kararı bulunması gözetildiğinde, bu Vakıf evlerinde hapis cezasını gerektiren suçların işlenmesi ve yasak faaliyetlerin gerçekleşmesi, bu durumun yöneticilerin görevlerini yerine getirmek bir yana, aksine hareket etmelerinden de kaynaklaması gözetildiğinde, yöneticilerin görevlerinden uzaklaştırılması ve dava süresince de, sadece dava ile sınırlı olmamak üzere, 5253 sayılı Yasa’nın  27/3-4 madde hükümlerinden hareketle kayyım atanması ve bu maddedeki sürecin işletilmesi için ilgili kurumların resen harekete geçirilmesi de gerekmektedir.
14- Ensar Vakfı’nın yurt geneline yaygın yurtlarında, bu yurtlarda barınma çağında olmayan çocukların kaldığı saptanmış, bu konudaki haberler, kamuoyunda da yer almıştır.[1]
15- Ensar Vakfı’nda gerçekleşen taciz olayları hakkında Karaman’da yürütülmekte olan soruşturmaya konu olayda, tacize uğrayan bu çağdaki çocukların, anılan yurtlarda barındırıldığı, dosya içeriği ile sabittir. Söz konusu olay hakkında açılan ve ilk duruşması 20.4.2016 tarihinde yapılacak dava dosyası içeriği incelendiğinde, ayrıca dava dosyası kapsamındaki kişilerin bu yönden beyanlarının alınması yoluna gidildiğinde, yasak faaliyet net bir biçimde görülecektir.[2]
16- Bu durum yurt genelinde yaygın olup, yaygın olan bu duruma gerek Vakfın organları yarattıkları denetimsizlik ile, gerekse görevlerini yerine getirmemekle neden olmakta, bu yasak faaliyetleri ortadan kaldırmamakta, ayrıca kamu birimlerinin denetimlerini yapmaması, Vakfın yasak faaliyetleri kararlılıkla ve süreklilik taşıyarak sürdürmesine neden olmaktadır.[3] Gerek vakıf organlarının, gerek kamu birimlerinin görevlerini yerine getirmesi, yasak faaliyeti ortadan kaldıracakken, özellikle vakıf organlarının olmak üzere, yasak faaliyetlerin üzerine gidilmemesi, bu faaliyetlerin sürdürülmesi amacını da yansıtmaktadır.
17- Bir dönem Milli Eğitim bakanlığı yapmış olan Ömer Dinçer bile, beyanında söz konusu yurtlarda küçük çocukların kaldığını ifade etmiş, bu yasak faaliyeti ortaya koymuştur.[4]
18 - Aynı nitelikteki eylemler, ayrıca KAİMDER’de de meydana gelmiştir ki, anılan yaştaki çocukların KAİMDER evlerinde barınmaları da yasak faaliyet niteliğindedir.[5]
19 - Davanın eylem yeri dışında, genel hükümler gereği Vakıf merkezinin olduğu yerde de açılması olanaklıdır.
SONUÇ VE İSTEK
20 - Yukarıda açıklanan nedenlerle;
21 - 4721 sayılı Yasa’nın 116/2 nci maddesi uyarınca yasak faaliyetlerde bulunduğu sonradan anlaşılan Ensar Vakfı’nın, Cumhuriyet Savcısının başvurusu üzerine duruşma yapılarak DAĞITILMASINA karar verilmesi,
22 - 4721 sayılı Yasa’nın 112 nci ve 5737 sayılı Yasa’nın 10/1 inci maddeleri uyarınca, Vakıf yönetim organının, yürürlükteki mevzuata uymayarak neden olduğu ve süren “yasak faaliyet” karşısında, bu organın görevinin açılacak dava süresince yerine getirilmesi, Vakfın bu davada temsili ve davanın bu yolla yürütülmesi için 4721 sayılı Yasa’nın 426/3 üncü maddesi uyarınca kayyım görevlendirilmesinin istenmesi,
23 - Talep edilmektedir.
24 - Saygılarımla. 18.4.2016 - Ömer Faruk Eminağaoğlu

17 Nisan 2016 Pazar

AKP 23 NİSAN KUTLAMALARINI YASAKLARKEN YALNIZ DEĞİLDİ!



Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Meclis’in 96. kuruluş yıl dönümü olan 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarını bu yıl ‘terör ve şehitler’ gerekçesiyle iptal etti. (Milliyet)
Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları yasaklanırken, İslam dininin içini boşaltmak isteyenlerce uydurulan ve bilinçli olarak 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramına denk getirilen “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri hükümeti temsil eden tüm zevatın, onların memurları konumuna getirilen Vali, Kaymakam, Milli Eğitim Müdürlerinin sınırsız katkı ve destekleriyle tüm Türkiye’de kutlanıyor.
Doğal olarak “Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlamalarının iptal edilmesi haklı tepkilere de neden oldu. 
Peki, akıldışı gerekçelerle iptal edilen, kutlanılması istenmeyen, unutturulmaya çalışılan, yasaklanan nedir?  Ulusal Egemenlik, Tam bağımsızlık,  çocuklarda ve gençlerde ulusal (milli) bilinç duygusunun uyandırılması ve pekiştirilmesi.
Ulusal Egemenlikten, Tam bağımsızlıktan, Milli Bilincin uyanmasından kimler niçin rahatsız olur?
Bize bu sorunun yanıtını en iyi özetleyen kişi, TBMM’nin ve Cumhuriyet’in ölümsüz kurucusudur.
“Mustafa Kemal, Türkiye’nin yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetleme gücü ezdiğini”  haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi?
Mustafa Kemal’e göre; birisi EMPERYALİZM, diğeri ise SALTANAT
Bu nedenle Ulusal Egemenlikten, Tam bağımsızlıktan, Milli Bilincin uyanmasından rahatsız olanlar Emperyalizm(ABD-AB vd.) ve saltanat yanlılarıdır.
Niçin Rahatsızlardır?
Çünkü Batılı Emperyalistlere karşı yürütülen Bağımsızlık Savaşı’nın komuta merkezi Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Çünkü emperyalizmin sömürü tarihini sonsuza dek onarılamayacak biçimde parçalayan, ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık ülküsünün kutsal bir isyana ve direnişe dönüştüğü yer Türkiye Büyük Millet Meclisidir.  Bu Gazi Meclisin Türkiye’nin ulusal bağımsızlığı ve ulusal egemenliği için 1920’lerde siyasal dinci-gericiliği besleyen, palazlandıran ana damar olan emperyalizme vurduğu kahredici darbeler dünyanın her yerinde duyulmuş, tüm ezilen uluslara cesaret ve umut kaynağı olmuştur.
 Yani 23 Nisan 1920;  hem emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin,  hem de emperyalizm tarafından beslenen, palazlandırılan, önü açılan siyasal dinci gericiliğin Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğü ve önderliğinde ve soylu Türk ulusu tarafından onulmaz yıkıma uğratıldığı bir tarihtir. 
Gerek emperyalistler ve işbirlikçileri, gerekse emperyalizmden beslenen dinci gericilik Cumhuriyet tarihi boyunca kendilerini yıkıma, yenilgiye uğratan, tüm ezilen uluslara cesaret ve umut kaynağı olan Mustafa Kemal Atatürk ve TBMM den intikam almak, gelecek kuşakların bilincinden tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik ülküsünü silmek ve yok etmek için ellerine geçen her fırsatta saldırılarını sürdürdüler.
Ancak unutulmamalı, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 29 Ekim’i yasaklamaya kalkışanlar, ulusal değerlerimizin içini boşaltarak anlamsız ve gereksiz kılanlar, milli bilinci dumura uğratmak için şeytanla bile yol arkadaşlığını göze alanlar, Atatürk’ten kalan tüm mevzileri yıkan ve yağmalayanlar bu ihanetlerinde, hiçbir zaman yalnız değillerdi. Bu içimizdeki Türk devrimi ve Cumhuriyet yıkıcıları, ihanet erbabı soysuzlar her dönemde Batılı yağmacılardan beslenmişler, onların yadsınamaz desteğini almışlardır. 
Bu gün 23 Nisan’ın, 19 Mayıs’ın, 30 Ağustos’un, 29 Ekim’in yasaklanma kararı; 1939’dan bu yana yağmacı Batıdan icazet alarak iktidar olan, emperyalizmin taşeronu hükümetlerin alt yapısını hazırladıkları bir yıkımın sonucudur.  14 yıllık AKP iktidarı ise bu sürecin en pervasız son halkasıdır.
Özellikle son 60 yıldır iktidar olan hükümetler tarafından ABD ve IMF’nin dikte ettiği, bağımsızlığımızı, ulusal egemenliğimizi ipotek altına alan politikalar koşulsuz uygulandı ve mecliste yasalaştırıldı. Batıcı sistemin yarattığı ekonomik ve siyasi yıkıma, işbirlikçi gericiliğe karşı Kemalizm’in bayrağını yükseltmesi gereken siyasal partiler, Kemalizm’i değil de IMF’yi, Amerika’yı, NATO’yu, AB’yi savundukça Türkiye de gericilik yükselişe geçmiştir.
Kendilerine gericiliğin önünü kesme umudu bağlanan siyasal oluşumlar, gericiliğin karşısına Ulusal Bağımsızlığı, ulusal egemenliği güçlendirerek çıkmak yerine, gericiliği besleyen ana damar olan emperyalizmle bağlarını kuvvetlendirmeye yönelmişlerdir. Emperyalizmle bağlarını kuvvetlendirmeye yönelik her çaba ise doğası gereği gericiliğin daha da yükselmesiyle sonuçlanmıştır.
Bu saptamalarımıza somut bir örnek verelim. Y-CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU değişik zamanda yaptığı konuşmalarda ;  CHP, Türkiye’yi AB’ye sokmakta kararlı…” - “Türkiye’nin AB sürecini CHP başlatmıştır, CHP mutlu sona ulaştıracaktır”- “CHP yönetiminde Türkiye, AB üyeliği gerçekleşene kadar ki süreçte, AB’nin geleceği için projeler geliştirecektir.” Bu söylemlerden anlıyoruz ki Y-CHP Genel Başkanı Ateşli bir AB yanlısıdır.
15 Nisan 2016 günü Avrupa Parlamentosu'nda kabul edilen Türkiye ilerleme raporuna tepki gösteren CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “…rapor Türkiye'nin aleyhine. Bu beni gerçekten çok üzüyor ve Türkiye bu tabloyu asla hak etmiyor. Sayın Davutoğlu'na çağrı yapıyorum; Türkiye'yi gelin hep birlikte, el ele bu ayıptan kurtaralım” dedi.
AB emperyalist bir örgütlenmedir. Bay Kılıçdaroğlu kendini seçen halkın istemlerini yerine getirmediği için iktidarı ayıplamıyor! Emperyalist AB’nin istemlerini yerine getirmemenin “ayıp”  olduğunu düşünüp, söylüyor. Çözüm önerisi de hazır. AB ne istiyorsa “gelin hep birlikte, el ele” yerine getirelim.
Peki, AB’ye girmek ne anlama geliyor? “AB ne girmek demek, Ulusal Egemenliği, AB Devletine teslim etmek demektir. Başta AKP Hükümeti olmak üzere, tüm AB yanlıları, kayıtsız şartsız, Türk Milletine ait olan egemenliği, Hıristiyan AB ye teslim etmek istemektedirler! Ancak bu gerçeği, açık ve net söylemekten çekinmişlerdir.” (Yılmaz Dikbaş – Tabuta Çakılan Son Çivi)
Bu yalın ve acı gerçeği AB’nin akıllı ve kurnaz mimarları kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkla her ortamda dile getirmişlerdir.
“2000 yılının Kasım ayında Türkiye Avrupa Parlamentosu Karma Komisyonu İkinci Başkanı Andrew Nicholas Duff, Türkiye’nin egemenliğin AB’ye kaydırılması konusunda adımlar atması gerektiğini söylemiş ve AB’nin meşruluk kazanması için ülkelerin egemenliklerini Birliğe kaydırmaları şart, TBMM’nin bu alanda gerekli çalışmaları başlatması şart” demiştir. (Yeni Şafak Gazetesi, 25.11.2000)
“İtalya Başbakanı Prof. Dr. Guiliano Amato, 13 Temmuz 2000 tarihinde İtalyan gazetesi La Stampa ile yaptığı söyleşide şunları söylemiştir: “Avrupa Birliği Anayasası, cesur bir projedir. Ancak (…) çok şey elde etmek için, ‘sanki' az bir şey istiyormuş gibi davranılmalıdır. Ellerinden egemenliklerini almak istediğimiz devletler, ‘sanki' egemen kalacaklarına inandırılmalıdır.(…) Gerçek şudur ki, ulus devletlerin elinden alınacak egemenlik gücü, buharlaşıp kaybolacaktır. Artık, açıkça tanımlanabilir egemenlikler kalmayacaktır. Ben, yavaş yavaş hareket edilmesini tercih ederim. Egemenlik, azar azar ufalanmalıdır. Egemenliğin ulus devlet elinden alınıp federal güce tesliminde, sert davranışlardan kaçınılmalıdır.(Yılmaz Dikbaş, “Gaflet Dalalet Hıyanet”, Asya Şafak Yayınları, İstanbul, Ekim 2007, 4. Baskı, sayfa: 424-425)
Halen İngiliz Lordlar Kamarası’nda bağımsız soylu olarak bulunan Lord David Stoddart; “AB Anayasası, ulusalcılığın tabutuna çakılmış son çividir” diyor ve devam ediyor.
“Seçil­miş hükümetlerin ellerindeki güç, son 30 yılda yavaş yavaş, demokratik olmayan AB’ye devredilmiştir. Halkımız şunu an­lamalıdır ki; AB Anayasası’nı imzalamakla, Başba­kan Tony Blair, İngiltere’nin kendi kendini yönetme hakkını Brüksel’e teslim etmiştir. Elindeki kalemin bir darbesiyle, bin yıllık tarihimiz yok olup gitmiştir. De­mokrasi mirasımız tümü ile elden çıkarılmıştır.” (Yılmaz Dikbaş – Tabuta Çakılan Son Çivi)
Değerli dostlar;
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Meclis’in 96. kuruluş yıl dönümü olan 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarını  ‘terör ve şehitler’ gerekçesiyle iptal etmesi elbette karşı devrimci ve gerici bir karar ve uygulamadır. 
Bu dinci gericilikle ve karşı devrimcilikle mücadele, siyasal dinci-gericiliği besleyen, palazlandıran ana damar olan emperyalizme (AB-ABD) karşı mücadele ile özdeştir. Başka bir söylemle emperyalizmi alt etmeden siyasal-dinci gericiliği alt etmek olanaksızdır. Hesaplaşmayı dinci-gerici siyasal sistemin temel dayanağı olan emperyalizmle yapmayı göze alamayan her hareket tali sorunları öne çıkarıp dinci faşist sistemin aklanmasına ve meşrulaştırılmasına hizmet eder.
Emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu davranarak, ona hizmette kusur etmeyerek iktidar olmayı, iktidarda kalmayı amaçlayanların, Avrupa Birliği yanlılarının 23 Nisana, 19 Mayısa, 30 Ağustosa, 29 Ekime sahip çıktıklarını söyleyip yazmaları yalnızca bir ikiyüzlülük değil, aynı zamanda Türk halkını aldatıp kandırmaya yönelik kuyruklu bir yalandır.
Çünkü bugün Türkiye’yi yönetenler, TBMM deki Milletvekillerinin ezici bir çoğunluğu AB’nin hegemonyasına girip onun 12 yıldızlı bayrağının altına sığınmanın hazırlıkları içindedirler.
AB’ye girmek demek, Ulusal Egemenliği AB devletine teslime razı olma anlamına gelmektedir. Peki, Ulusal Egemenliği AB’ye teslim etmenin anlamı nedir? Ulusal Egemenliği AB’ye teslim etmenin anlamı, Hıristiyan Avrupa Birliği’nin vesayeti altına girmek demektir. Adı, unvanı, makamı ve rütbesi ne olursa olsun, her kim ki AB yanlısıdır, o kişi “Ben Hıristiyan Avrupa Birliği’nin boyunduruğu altına girmeyi kabul ediyorum demektedir.
Aralarında laiklik ilkesinin de bulunduğu Cumhuriyet Devrimlerinin temelinde, Ulusal Egemenliğimiz bulunmaktadır. Ulusal Egemenliğimizi Hıristiyan AB’ye devretmek demek, Cumhuriyet Devrimlerini temelden yıkmak demektir!” (Yılmaz Dikbaş – Tabuta Çakılan Son Çivi)
Ulusal Egemenliğimiz elimizden gittikten, Cumhuriyet Devrimleri temelden yıkıldıktan sonra 23 Nisan Kutlamalarının yapılabileceğine inanmak ya bir akıl tutulması değilse tam bir ihanettir.
Son 60 yıldır iktidar olanlarca ABD- AB ve IMF’nin dikte ettiği, bağımsızlığımızı, ulusal egemenliğimizi ipotek altına alan politikalar koşulsuz uygulandı ve mecliste yasalaştırıldı.
Bu gün TBMM’de temsil edilen partilerin tümü Ulusal Egemenliğimizi Hıristiyan AB’ye devretme konusunda birbirleri ile yarış yapmaktadırlar.
Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; TBMM’de temsil edilen partilerin tümü AB sevdası uğruna Cumhuriyet devrimlerinin temeline dinamit koymakta eylem ve işbirliği içindedirler. AKP 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 29 Ekim’i yasaklama kararı alırken pek de yalnız sayılmaz değil mi? 17.04.2016 Isparta
Mahmut ÖZYÜREK