10 Eylül 2015 Perşembe

CIA Erdoğan’ı nasıl çözdü? - Sibel Edmonds –





Uzun süre Türkiye’de yaşadım ve Türkiye iç politikasını çok yakından takip ediyorum. Ve doğrusu, benim FBI muhbirlik davamın konusu aslında ABD-Türkiye arasındaki gizli görüşmeleri deşifre etmemden kaynaklanıyor.

Bu yüzden hem ABD’de, ABD çıkarlarına zarar verdiğim, hem de Türkiye’de Türkiye çıkarlarına zarar verdiğim gerekçesiyle iki ülkede de tamamen dışlandım.

İnsanlar Twitter üzerinden, sıradan vatandaşlar, soruyorlar, “Erdoğan hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz”, yazdığım makalede bunu yapmaya çalıştım ve insanların konuyu doğru anlayabilmesi için, ciddi bir tarihi arka plan bilgisi vermek zorunda kaldım.

İnsanlar şaşırıyor, Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor? CIA’nın kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı ve ardından bir gecede onları nasıl yok ettikleri bilenen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan’ın da başına geliyor.

Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı ’ya Donald Rumsfeld’in Saddam’la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yok edilişini hatırlatıyor.

Aynı süreç, Erdoğan’la ilişkilerde de açıkça görülüyor.

Ve Erdoğan’ın tasfiye süreci Gezi Parkı olayları ile başlamış gibi görünüyor, ancak makalenizde de belirttiğiniz gibi bunun çok daha geniş çaplı, farklı nedenleri var. Örneğin daha önce Bir Gladyo Projesi: Fetullah Gülen röportajımızda anlattığınız gibi

Gülen’le de bağlantılı.

Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?

Evet, bütün bunlar bana göre Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP’nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül’ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.

Ancak burada şuna dikkat etmek gerekiyor, Gülen sadece bir sembol. Asıl önemli olan ve işi yapan Gülen markası. 1997’den sonra CIA Gülen’i oyuna dâhil etti. Gülen Türkiye’de şeriat düzeni kurmak istiyor ve suçlarından dolayı aranıyordu. CIA onu ABD’ye getirdi ve ne tesadüf ki CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi. Gülen şu anda 15 yıldır ABD’de yaşıyor ve 20-25 milyar dolarlık bir ağı kontrol ediyor ve kimse gerçekten bu paranın nerden geldiğini bilmiyor. Bu Gladyo A planı idi.

Gülen’in ABD dışında CIA ile birlikte açtığı okullar, camiler, medreseler birer birer kapatılıyor çünkü bu ülkeler, Gülen cemaatinin varlığının kendi ülkelerinin ulusal güvenliğine bir tehdit olduğunu, CIA ile ortak operasyonlarda kullanıldığını kavradılar.

Gülen cemaati ve CIA bununla kalmadı tabii ki, Türkiye’de büyük bir medya ağı kuruldu, satın almalar yoluyla, polis teşkilatına, hukuk ve askeri alanlara sızdılar. Ve işte bu güç ağı, yani Gülen ve CIA ortak hareketi, Erdoğan’ı parlatarak hükümete taşıdı.

Aslında 97’de Erdoğan’ın üyesi olduğu parti askerlerin müdahalesiyle kapatılmış, Erdoğan hapse atılmış iken, 2002’de bu kez askerler geri adım attı, sessiz kaldı ve Erdoğan’ın başbakan olmasına izin verdi. Peki, 1997-2002 arasında değişen neydi? Evet, artık Gladyo B planına geçilmişti, Gülen ABD’deydi artık.

Erdoğan o sırada değişmiş, aşırı güven kazanmış, beslenmiş ve artık “bu imama artık boyun eğmek zorunda değilim, halk beni seviyor ve ben ne dersem inanıyorlar” demeye başladı. “İmam kabul etse de etmese de ben kendi istediklerimi artık özgürce yapabilirim” diyordu.

Erdoğan’daki bu aşırı güven sadece bir neden. Diğer bir neden de Erdoğan’ın İsrail’e karşı sert tutumu, sözünü geçirebiliyor görüntüsüydü. Türkiye’deki bütün partilere, medyaya rağmen bunu eleştiren de ne var ki Fetullah Gülen’di. Ve bu arada, bir yan not olarak şunu söyleyeyim ki, Gülen’in ABD’deki en büyük destekçisi de oradaki Yahudi lobisiydi. İsterseniz Google’a gidip, en büyük Yahudi lobisi olan aipac’i, ya da atc’yi sorgulayın “gülen aipac” şeklinde.

İlginç olan bir İslam Mollası, İmamı olan Gülen (!), Yahudi lobisi tarafından destekleniyordu. Tek başına bu durum bile, insanların Gülen hakkında şüphe duyması, soru sormaya başlaması için yeterli bir nedendir.

Bu da Erdoğan Gülen arasındaki kavganın ikinci nedeniydi, yani Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan’ın İsrail’e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyordu.

Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. Türkiye, AKP hükümeti Suriye’deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor ve bütün bunlar ABD tarafından, İncirlik üzerinden yönetiliyordu.

Buraya kadar her şey yolunda gidiyordu, ABD emrediyor, Erdoğan uyguluyor, Esad’ın devrilmesi için gereken her şey yapılıyordu. Ancak beklenmedik bir şey oldu, ABD’de Esad’a uygulanan şiddet, saldırı hoş karşılanmamaya başlandı. Obama bu konudaki desteğini yitiriyordu. Ve tam bu noktada Rusya’nın devreye girmesi ABD’yi geri adım atmak zorunda bıraktı.

Ve işte tam bu sırada, Erdoğan’ın uyguladığı ABD emirleri Türk halkı tarafından sorgulanmaya başlandı. Türk halkı olanlardan, yapılanlardan hiç de memnun değillerdi. Çünkü Türkiye Suriye ile Esad ile son derece iyi ilişkilere sahipti, ayrıca, Suriye Müslüman bir komşu ülkeydi.

ABD geri çekilince, Erdoğan tamamen ortada kaldı. Artık halkı arasında popüler değil, nefret edilen bir lider olmaya başlamıştı. ABD artık verdiği sözleri tutmuyor, Erdoğan’ı tamamen yalnız bırakıyordu ki bu da Erdoğan’ı oldukça sinirlendirmişti. Bu da üçüncü bir neden oldu.

Bu noktada başka bir olay patlak verdi; Gezi Parkı olayları. Gülen, Erdoğan’la aralarındaki kavgada, bunu bir fırsat olarak değerlendirmek istedi. Ve Gülen protestolara kendi cemaatinden insanları soktu. Erdoğan başına neler geleceğini anlamıştı. CIA ve Gülen işe el atmış, protestolarda aktif rol oynamaya başlamıştı. Erdoğan bunu net olarak görüyordu.

Şüphesiz Gezi Parkı olayları gerçek halk tarafından başlatılmıştı, ancak CIA’nın kontrolündeki Gülen cemaati bunu, bu fırsatı değerlendirmekte gecikmemişti. Ve eş zamanlı olarak ABD ve Avrupa basınında Erdoğan “diktatör” olarak anılmaya başlandı. Erdoğan’ın El Kaide ile ilişkileri ortalığa dökülmeye başlandı ki, El Kaide’nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık El Kaide’nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantılandırılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.

Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen’le, daha doğrusu CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir, CIA Türkiye’den, Erdoğan’dan ne istiyor?

Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolün arkasındaki güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA’nın yapmak istediği, söz konusu ülkeyi tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı, diledikleri kukla hükümeti, yani Erdoğan’ı getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.

CIA’nın planı, Türkiye’yi bir model ülke olarak kullanmak ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti, Ilımlı İslam projesini Orta Doğu’da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, kullandığı kuklalarından birinin (Erdoğan) kontrolünü kaybediyordu, bu arada Gül’le hiçbir sorunları yoktu. Gül iyi bir uşak (bu kelime aynen kullanılıyor görüntülerde) olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.

Erdoğan boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için şunu söyledi “milyarlarca dolarlık silah alımlarını sizinle değil, ABD ile değil, Çin’le yapacağım”. Bu ölümcül bir hataydı, bu ABD ve NATO’nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayisini çileden çıkardı.

Ve Erdoğan daha da ileri giderek, AB’ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği’ne katılmak istediğini söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Bir kukla, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı.

İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD’nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.

Erdoğan’a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız; birincisi, geri adım atacaksın, her şeyi geri saracak, İsrail’le ilişkilerini düzeltecek, Çin’den silah almaktan vazgeçeceksin, Şangay’dan uzak duracaksın, Gülen’den özür dileyeceksin, bu senin birinci seçeneğin.

İkinci seçeneğin, sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik (Ç.N: CHP!). şu ana kadar çalıp çırptığın paraları da beraberinde götürebilirsin. Senden öncekiler de çaldı, sen de çaldın ve bunlarla İngiltere’ye gitmene izin vereceğiz.

Üçüncü seçeneğin ise bizi beklemek olacaktır ki bu sana iki senaryo sunar; Kaddafi gibi, Saddam gibi yok edilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı’nda öldürürüz. İkinci senaryo da, Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin, seni İngiltere’de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.

İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya. Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek’e sunulanlarla aynı, CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor.

Ve birkaç ay içinde sonucu göreceğiz çünkü bu durum fazla uzun sürmeyecek.

El Kadı ile Erdoğan’ın ilişkisi şu anda piyasaya sürülüyor ancak El Kadı 1990 ortalarından beri FBI tarafından biliniyordu. El Kadı’nın çalışma merkezi Şikago idi ve garip olan, Gladyo B’nin de çalışma merkezi Şikago. Aynı zamanda Abdullah Çatlı da Şikago’ya geldi, orda ona ABD’de sürekli kalma izni (Yeşil Kart) verildi, daha sonra çeşitli bölgelere gönderildi, mesela Azerbaycan’a baba Aliyev’i öldürmek üzere gönderildi vs. Yani Şikago bu işlerin merkezi, yönetim noktasıdır.

FBI El Kadı’yı ne zaman Şikago’da sıkıştırıp da yakalamak istese, araya CIA giriyordu. Ve nihayet, El Kadı’ya toparlanıp Arnavutluk’a kaçması için yeterli zaman verildi. Ve kaçınca da “hay Allah, elimizden kaçırdık” dendi.

El Kadı bu defa, mensubu olduğu Gladyo B operasyonlarına Arnavutluk’tan yön vermeye devam etti. Bu arada ABD onu 9-11’in para sağlayıcısı olarak her yerde deşifre ediyordu. ABD bu kez, “onun Arnavutluk’ta olduğunu biliyoruz, adresi her şeyi elimizde, Arnavutluk hükümetinden onu resmen isteyelim” dediler. Ancak ona Türkiye’ye geçmesi için gereken iki haftalık süreyi vermeyi de ihmal etmediler. Garip olan, El Kadı Arnavutluk’ta iken elinde Arnavutluk pasaportu vardı ve Türkiye’ye geldiğinde Türk nüfus cüzdanı taşıyordu. Yani her şey çok önceden planlanmıştı.

ABD bu kez “hay Allah, Arnavutluk’tan da kaçırdık adamı” deyiverdi. Bu defa Türkiye ile yazıştı ve “bu adamı sizden istiyoruz” dedi. Türkiye tarihinde ilk defa Türkler “pardon, aramızda böyle bir suçlu değişim anlaşması yok, bu adam herhangi bir suç da işlemedi burada, bu yüzden onu size veremeyiz” dedi. Ve ABD “ah öyle mi, tamam sorun değil” diyerek dosyayı kapattı! Bu kadar basit ve saçma bir şekilde dosya kapatıldı.

El Kadı Türkiye’de pek çok bankanın sahibi, Azerbaycan dâhil pek çok yere gidip gelen bir adam. Sadece Asya bölgesine değil, aynı zamanda Avrupa’ya da gidiyor bu adam, örneğin Londra’ya, iş gezileri. Sonunda, El Kadı, bir iş adamı ve Gladyo B adamı olarak BM’ye kendisini terörist listesinden çıkarma başvurusunda bulundu ve BM de bu başvuruyu değerlendirip onu listeden çıkardı! Sonuç olarak, CIA için çalışan bu adam, ABD tarafından aklanmış oldu.

Ve aniden, Erdoğan’ın oğlunun El Kadı, yani El Kaide’nin ana sponsoru olan terörist kişi ile fotoğrafları servis edilmeye başlandı. Bu tür haberler yayılmaya başlandı. Ve bu haberlerin pek çoğu Gülen cemaati tarafından servis ediliyordu. Ve tabii ki CIA destekli MİT’ten bir grup tarafından… Ve çok ilginç bir nokta da şu ki, bu servis edilen haberlerin çoğu WikiLeaks’den geliyordu. Burada kafama bir şey takılıyor, acaba bunlar WikiLeaks’de hâlihazırda bulunan bilgiler miydi, yoksa birdenbire, aniden keşfedilmiş bilgiler miydi? Bu konuda şüphelerim var. (Ç.N: WikiLeaks’in CIA kontrolünde olduğunu ima ediyor)

Soru: sizce Erdoğan’ın başına gelenler Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?

Türkiye, Mısır ya da Libya’dan tamamen farklı bir ülkedir, dinamikleri çok çok farklıdır. Öncelikle, Türk insanı gerçekten de farkındalığı yüksek bir kitledir. Aptallar için tasarlanmış iki partili sistem, ABD’de olduğu gibi, Türkiye’de çalışmaz, Türkiye’de çok farklı fraksiyonlar, eğilimler mevcuttur. ABD’de olduğu gibi, yani demokrat ve cumhuriyetçiler arasında bir gel-git oyunu sergileyerek halkla dilediğiniz gibi oynamanız Türkiye’de çalışmaz.

Burada bilinç düzeyi son derece yüksek bir halk kitlesinden bahsediyoruz. ABD’den çok farklı bir kitledir bu. Eğitimli ve düşünen insanların olduğu bir ülkede bu kadar kolay oyunlar sergileyemezsiniz, bu çok zordur.

Diğer bir fark da, Türk insanının aktivist yönü, sokaklara inen, hakları için savaşan bir topluluktur Türkler. Bana soruyorlar bazen, oyunu kime vereceksin diye. Ben de “oyumu Türk halkına vereceğim” diyorum, çünkü onlara inanıyorum, onlar kendilerine ne olacağına kendileri karar vereceklerdir.

Türk halkı gözünü açık tutmaya devam etmeli ve Libya’da, Mısır’da olanlardan ders almalıdır. Bunları milliyetçi bir kişiliğim olduğu için söylemiyorum, burada tamamen farklı tür insanlardan bahsediyoruz.

ABD’nin planları Libya ve Mısır’da olduğu kadar kolay işlemeyecektir Türkiye’de.

Diğer bir konu da, AB meselesi. Daha önce AB’yi bir kurtuluş olarak gören Türk insanı, AB’nin politik ve ekonomik çöküşünü görüyor. Almanların Türkiye’deki işlere başvurduklarını, Avrupa’da işsizliğin boyutlarını görüyor. AB’ye girmemiş olmanın bir avantaj olduğunu düşünüyorlar.

Kaynak: Sibel Edmonds

Al sana ihbar!



Resmi Gazete’de yayınlanan yeni yönetmeliğe göre…
Ben de yurttaşlık görevimi yerine getiriyor ve ihbar ediyorum.
Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçluların yakalanmasına yardımcı olanlara ya da yerlerini, kimliklerini bildirenlere para ödülü verilmesine dair İçişleri Bakanlığı yönetmeliği, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Resmi adı: Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren Suçların Faillerinin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül Hakkında Yönetmelik.
***
Tamam o zaman.
İhbar ediyorum.
“Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyen Tayyip Erdoğan’ı…
“Takılmayın siz mevzuat amcaya” diyerek etrafına topladığı para babalarına hukuksuzluğu, yasasızlığı, mevzuatsızlığı tavsiye eden Tayyip Erdoğan’ı…
“Ülke bir şirket gibi yönetilmeli” diyerek, sosyal devlet ilkesini açıkça ret ve inkâr eden Tayyip Erdoğan’ı…
“Ülkenin yönetim sistemi fiilen değişmiştir” diyerek “Yeni Türkiye” adı altındaki tarikatlara dayalı İslâmofaşist sermaye diktatörlüğünü ilan eden ve böylece anayasal düzeni sıfırlayan Tayyip Erdoğan’ı…
“Polise emri ben verdim, hepsi destan yazdılar” diyerek, emrindeki silahlı güçleri bu ülkenin tertemiz gençlerine, çocuklarına karşı terörize eden Tayyip Erdoğan’ı…
Berkin Elvan, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım ve Hasan Ferit Gedik...  Haziran Direnişi’nde yaşanan ölümlere ilişkin konuşan Erdoğan “polise emri ben verdim” diyerek tüm bu cinayetleri sahiplenmişti. İşte o Erdoğan’ı…
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve laik-bilimsel eğitim ilkesini ayakları altına alıp çatır çatır çiğneyen Tayyip Erdoğan’ı…
Savcılık kararıyla ifadeye çağrılan oğlunu ifade vermeye bile göndermeyen, 17-25 Aralık’ın pis kokularını halen üstünden atamayan, bu konuda aklanmak için mahkemeye gitmek yerine mahkeme heyetlerinin yerini değiştiren, savcıları-hakimleri süren, yargılayan, hapse tıkan Tayyip Erdoğan’ı…
Akla ilk gelenlerden biri… Türkiye'nin en büyük kamu kuruluşlarından olan Tüpraş'ın özelleştirilmesi ve buradaki hukuksuzluk. TÜPRAŞ’ın yüzde 14,76’lık hissesi kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla, yasadışı olarak İsrailli işadamı OFER’e 446 milyon dolara satıldı. Ancak 6 ay sonra TÜPRAŞ’ın yüzde 51’lik hissesi ihaleyle satıldığında gerçek fiyatın, bu rakamın çok üstünde olduğu anlaşıldı. 6 ay arayla yapılan biri ihaleli, diğeri ihalesiz iki işlem karşılaştırıldığında, AKP hükümetinin İsrailli Ofer ailesine 755 milyon dolar kazandırdığı ortaya çıktı. Danıştay, ihalesiz satışın yasalara aykırılığını karara bağladı. Fakat yargı kararı yerine getirilmedi. Bu işlere göz yuman Tayyip Erdoğan’ı…
İHBAR EDİYORUM!
***
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk “türbanlı bakanı”nı kabineye alan Ahmet Davutoğlu’nu ve kabineyi onaylayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ihbar ediyorum. Laiklik ilkesini alenen ve resmen ihlal ederek anayasal suç işledikleri gerekçesiyle ihbar ediyorum.
Parlamento çatısı altında faaliyet gösteren hiçbir partinin “türbanlı bakan”dan rahatsızlık duymak gibi bir tepkisi olmadı. Laiklik ilkesini hatırlatma görevini yapmadıkları için onları da ihbar ediyorum.
Bunu bir müjde gibi duyurdu bazı gazeteler. Bazıları ise bu durumu fena halde kanıksamış haldeydiler. “Ne olacak canım, normalleşti Türkiye, zaten böyle olmalı” diyordu kimileri de lisan-ı hal ile. Topunu birden ihbar ediyorum.
İhbarımın gerekçesi: Türkiye’nin artık bir hukuk devleti olmaktan çıktığının yüzlerce kanıtından biri de “türbanlı bakanın” göreve başlamasıdır. 
Türbanla ilgili bir yasal düzenleme yapılmadı Türkiye’de. Herhangi bir yasa değişikliği gerçekleşmedi.
Danıştay’ın türban kararı halen yürürlükte.   Anayasa Mahkemesi’nin türban kararı halen yürürlükte.  AİHM’nin türban kararı halen yürürlükte.
Peki bunca mahkeme kararı, içtihat, yasa yürürlükteyken, nasıl oluyor da “türbanlı bakan” atanıp görev yapabiliyor.
Çünkü Türkiye artık bir hukuk devleti değil!
Türkiye keyfi bir yöntemle, fiili durumla idare ediliyor.
Türkiye’yi bir hukuk devleti olmaktan çıkartıp fiili durumla idare eden; yasa tanımaz, mahkeme kararı tanımaz, hukuk tanımaz tüm kadroları ihbar ediyorum.
Anayasal düzeni ilga ve iğva eden, askıya alan Kaçak Saray sakinini de, Çankaya emanetçisini de ilgili kurum ve kuruluşlara ihbar ediyorum.
***
Çünkü bu yapılanlar, topyekün terördür.
Tüm muhalefeti tasfiye etmek, kendinden olmayanı etkisizleştirmek, kendi gibi düşünmeyeni sindirmek, bastırmak, susturmak için uyguladıkları yöntemler, “terör” yöntemleridir.
İşledikleri suçların çoğu “terör” suçudur. Ve ihbar etmek görevimdir.
13 yılda kurdukları “AKP İslâmofaşist sermaye diktatörlüğü” tepeden tırnağa gayrimeşrudur, hukuk dışıdır, ahlak ve vicdan dışıdır.
İhbar ediyorum.
Bu hukuk dışı, cumhuriyet dışı, erdem dışı tiranlık düzenini yaratanları da; o düzeni “normalleştiren”, “meşrulaştıran”, o düzene “dayanak olan”, “ortak yazılan”, “yasalmış gibi muamele eden” düzen içi sözde muhalefet partilerini ve tüm unsurları da ihbar ediyorum.
Bu ihbarı siz istediniz.
Yönetmelik çıkardınız, ihbar edin dediniz.
Al sana ihbar!
03/09/2015 Perşembe


2 Eylül 2015 Çarşamba

"Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbeler serisidir." John Perkins



Yıl 2005 Türkiye ile yakın bir ilgisi olmayan John Perkins “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” adlı kitabında anlatıyor;
"Kendi otomobilini üretemeyen ülkeye borç verip otobanlar yaptırırız. Sonra onlara arabalarımızı satarız. Sonra bankalarını satın alırız. O bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız. Böylece verdiğimiz o krediyi arabamızı satarak geri alırız, hem de faiziyle.
 O ülkeye dünya bankası ya da kardeş kurumlardan kredi ayarlarız. Ayarlanan kredi "ASLA" o ülkenin hazinesine gitmez. O ülkede ‘proje‘ yapan bizim şirketlerimizin kasasına girer. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, dev havaalanları yapılır. Aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton. Bizim şirketlerimiz kazanır o ülkedeki birileri de nemalandırılır.
Toplum bu düzenekten hiçbir şey kazanmaz. Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. Bu o kadar büyük bir borçtur ki ödenmesi imkânsızdır.
Plan böyle işler. Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider onlara deriz ki; "Bize büyük borcunuz var ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü satın, doğal gazınızı bize verin, askeri üslerimize yer gösterin, askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Milletler de bizim için oy verin! Elektrik su kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin! Onları Amerikan şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın..."
Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta adli sistemleri ele geçiririz. Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbeler serisidir." 
 ______________________________ 
 Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları - John Perkins