10 Nisan 2015 Cuma

İtiraz ve Hatta İsyanEdiyorum!


• Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak,
• 25 yaşını doldurmuş olmak,
• En az ilköğrenim mezunu olmak,
• Askerlik hizmetini yapmış olmak,
• Kamu hizmetinden yasaklanmamış olmak,
• Taksirli suçlar (Kasıtlı olmayan suçlar, trafik kazası vb.)haricinde 1 seneden fazla hapis yatmamış olmak,
• Yüz kızartıcı bir hata yapmamış olmak,
• Hükümet sırrını açığa vurmamış olmak,
• İdeolojik ve anarşik suçlara katılmamak,
• Kamu görevlileri için görevlerinden istifa etmiş olmak.
Anayasa'nın 176. Maddesi'ne göre bu şartları haiz her Türk vatandaşı milletvekili adayı olabilir.
O kişinin etnik kökeni ve/veya dini inanışı önemli değildir. Örneğin 1935 seçimlerinde 4 gayri Müslim Türk vatandaşı TBMM'ne girmiştir.
Önemli olan o kişinin iç ve dış politikada Türkiye'nin çıkarlarını koruması, ülkenin milleti ile bölünmez bütünlüğünü savunması ve sadece milletin vekili olarak değil, bir yurttaş olarak da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir vatandaşı olduğu bilincini taşımasıdır.
Bu 4 gayrı Müslim vatandaş eşit vatandaşlık hakkına sahip, devletin bağımsızlığına ve bölünmez bütünlüğüne inanan yurttaşlardır.
Bir Ermeni, bir Rum, bir Musevi ve bir Türk Ortodoks yurttaş bağımsız aday olmuşlar ve Millet Meclisi’nde mebus olarak Türk milletini temsil etmişlerdir.
Ana konumuza geçmeden önce Mustafa Kemal Paşa’nın millet tanımlamasını tekrarlamamız gerekmektedir.
Zengin bir anı mirasına sahip bulunan, birlikte yaşamayı isteme ve uygun görmede içten olan ve sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürme konusunda istençleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma millet adı verilir.”

Medeni bilgiler kitabında ise “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” şeklinde tanımlamaktadır Türk milletini.
Bağımsızlık İhtilâli’ni zaferle taçlandırarak, tam bağımsızlık iradesini, “Ya İstiklâl- Ya Ölüm!” şiarı ile tüm dünyaya ilan eden ve Cumhuriyet’in kurulmasına karar veren milli irade; hangi kökenden gelirse gelsin Türk milleti denmektedir.
Bir parti tarafından İstanbul 1.bölge, 1.sıradan Ermeni kökenli bir kadın 7-Haziran’da yapılacak milletvekili seçimleri için aday gösterilmiştir.
Eyvallah, adayın etnik kökenine, Ermeni asıllı oluşuna hiçbir itirazımız yok. Elbette bir vatandaş olarak, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.
Ancak ben bu adayın listedeki varlığına itiraz ediyorum.
Neden? Birlikte okuyalım. Bu arada ne adayın, ne partinin ne de yazıda yediği herzeleri sizinle paylaşacağım adayın eşinin adının isimlerini yazmayacağım.
Yoo, korktuğum için değil… Malum reklamın iyisi, kötüsü olmaz. Ayrıca okuyan, yazandan arif gerek…
Bu arada PKK ve Diaspora aynı döşekteler. 19-25 Nisan’da PKK’nın da içinde olduğu bir ekip tarafından “Soykırım yalanı”nın yüzüncü yılında bir etkinlik düzenlenmektedir.

“Anma, Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan ve restore edilerek 2012’de yeniden açılan Surp Giragos Kilisesi’nde yapılacak. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Ermeni Patrikhanesi işbirliğiyle restore edilen kilise, 2013’te de “soykırımı anma” etkinliğine sahne olmuştu. Ancak, bu kez soykırım iddialarının 100’üncü yılı dolayısıyla daha geniş çaplı bir etkinlik planlanıyor.  GOMİDAS VE DİYARBAKIR İHD DÜZENLİYOR Ekinlik, merkezi Londra’da bulunan Gomidas Enstitüsü ve Türkiye’deki İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) desteğiyle yapılıyor. Gomidas Enstitüsü, İHD ile birlikte 2013 ve 2014’te de Diyarbakır’da benzer bir etkinlik düzenlemişti. Etkinlik  Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Diyarbakır Barosu’nca birlikte düzenlenmişti. “

Tam şeytanın dürttüğü yerdeyim, alıma bir soru takılacaktır. Acaba  pek muhterem adayımız(!) çok sayın eşleri bu etkinliğe katılırlar mı?
 Adayın eşi de avukat…

 Kendileri; başta Hrant Dink olmak üzere Rahip Santoro ve Zirve Yayınevi cinayetlerini derin devlet üzerinden Ergenekon'a, Balyoz'a ihale ederek sürdürülen kumpas davalara, sanıkların aleyhine müdahil olarak katılan avukatların önde gelenidir.
Kısacası o kişi ABD-Gladyo işbirlikçisidir.
“Kürmeş Derneği’nin internet sitesinde, “Dersim soykırımı” başlıklı yazısında açıkça Atatürk’ü “soykırım”cılıkla suçladı. D…n, Alevileri de cellatlarına aşık olanlara benzetti. 
1937-38 tarihindeki askeri harekatla Dersim’i tümden “imha etmenin” amaçlandığını öne süren D…n, “Bu bölge özelinde gerçekleşen tüm süreci ve yaşananları dikkate aldığımızda soykırımı Dersim Soykırımı diye adlandırmak en doğru yaklaşım olacaktır” dedi. 
Ermenilerin 1915’den beri maruz kaldıkları mağdurlukların halen devam etmekte olduğunu görüşünü savunan D…n, sözde “Soykırım” iddialarının tanınması için yapılacak hukuki girişimlerle ilgili de bilgi verdi.” 
Kürmeş Derneği’ne gelince: merkezi Almanya’da olan bir dernektir. Sitelerinde aynen şöyle yazmaktadır. “Dersim- Pertek ilçesi-Kürmeş köyü”
Bu derneğin amacının ne olduğu bellidir. Avukat bey, sitede yayımlanan yazısında Alevileri “celladına aşık olanlara” benzetmektedir. Hatta daha da ileri giderek soy kırım yapıldığını iddia etmektedir.
“Cellat ve soykırım” yapanlar kimdir ona göre? Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti…
Ayrıca bu zat-ı muhterem “Kültürel soykırım” yaptığı iddiası ile Türkiye’yi suçlamış ve Lahey Uluslar Arası Ceza Mahkemesi’ne de başvuruda bulunmuştur.
Aslında aday mı eşi mi daha çamura batmış sorusuna verilecek cevap beynimizi mutlaka zorlayacaktır.
“Adaylığım, CHP içindeki değişimin en önemli kanıtı. Adaylığımın Ermeni Soykırımının 100. yılına gelmesinin simgesel bir anlamı var ve bunun CHP'ye olumlu yansımaları olacak."
Yukarıdaki satırlar ise, pek sayın(!), pek muhterem(!) adayın malum gazeteye verdiği röportajdan alınmıştır.
Hanımefendi, zamanın emperyal patronu İngiltere’nin ortaya attığı büyük yalana ortak olmuş, daha sonra da “Büyük Abi”nin emirlerine uymuş ve Diaspora’nın şakşakçılığına soyunmuştur.

“1914 yılında, Türkler aleyhine propaganda yapmak amacıyla Londra’da Buckingam Sarayı’nın bitişiğinde, Wellington House’da bir gizli örgüt kurulmuştur. War Propaganda Breau… Yani Savaş Propaganda Bürosu.
MAVİ KİTAP !…..
Mastreman kendisine verilen Savaş Propaganda Bürosu Başkanlığı’nı kabul edince, ilk işi İngiliz edebiyatının önde gelen yirmi beş yazarını Wellington House’a davet etmek olmuştur.Gizli tutulması ve hiç bir yere bilgi sızdırılmaması kararlaştırılan, İngiltere tarihinin en katılımlı akademik toplantısının amacı, Büyük Britanya’nın çıkarlarını korumak ve bu amaç için her türlü propaganda silahını kullanmaktır.

Edebiyatçı ve tarihçilerin ortak yalan ve iftiralarından oluşan fikirlerin döllediği, bir gayr-ı meşru çocuk çıkmıştır ortaya. Babası İngiliz emperyalizmi olan bu çocuğun adı MAVİ KİTAP’tır.

Wellington House’nin maaşlı memuru olan Arnold Toynbee,kendisine verilen emirler doğrultusunda, gerçekleri değiştirerek, tarihçi kimliğini bir kenara bırakıp, bir propagandist olarak bir rapor yazmış, Toynbee’nin yazdığı sahte bilgilerle dolu olan bu rapor Mavi Kitap’ın ana temasını oluşturmuştur. Dr. Pat Walsh bu kitabın amacını, ” İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı- 1914-1924” adlı kitabının 198. sayfasında şöyle özetlemektedir.
” Mavi Kitap’ın tek amacı İstanbul’daki Meclis üyelerinin tutuklanmasına maddi zemin oluşturmak ve ABD’yi İngiltere’nin yanında savaşa sokmaktı. Şöyle özetleyebiliriz: Mavi Kitap gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanılmasına ihtiyaç duyulana kadar…” Darağacında İki Yiğit- F.Özen
Hal böyleyken bu adayın TBMM’de Türk milletini temsil etmesi ne kadar doğrudur? Üstelik bu adayın varlığı, mensup olduğu cemaatte var olan Ermeni kökenli bir çok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını da rahatsız edecektir.
 "Önceliğim 1915 soykırımı değil. Bugüne yansıyan 'kültürel soykırım' diye bir kavram var. Birebir soykırım meselesi üzerinden gitmeden de ele alınacak pek çok konu var"  
Görüldüğü gibi aynı kişi aday olduğu partiyi de söylemleriyle suçlamaktadır. Üstelik kültürel soykırım yaptığını iddia ettiği partinin ilk sıra adayıdır. Perhizi bozup, lahana turşusu yemenin tam zamanıdır.
 Ancak adayı olduğu partinin ikazı ve belki ısrarı ile malum gazeteye verdiği röportajdaki “soykırımın 100.yılı” ifadeleri kaldırılmıştır.
Elbette bu söylem hafızalara kazınmış ve tarihe not düşmüştür.
Bu kadının adaylığını içime sindiremiyorum, kabullenemiyorum. Yoo, kökeninden değil.
Ben asla Ermeni düşmanı değilim. Ben kökeni ne olursa olsun; Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Alevi, Sünni, Ateist, Deist, Gürcü vs. tüm bölücülerin, Cumhuriyet düşmanlarının karşısındayım.
 Milleti “ALLAH’la aldatanların” ve “Atatürk’le kandıranların”; küresel çetelerin işbirlikçilerinin maskelerinin düşmesi gerektiğine inananlardanım.
İşte bu nedenle de bu kadının adaylığına ve TBMM’de yer almasına ve yalan yere yemin etmesine karşıyım.
Kısacası bu kadının adaylığına itiraz ve hatta isyan ediyorum.
İlgili partiye duyurulur!
Figen ÖZEN
10.04.2015


9 Nisan 2015 Perşembe

Şafak Pavey kimdir? Turhan Özlü ''Y-CHP'' kitabında yazmıştı!



CHP'nin Yüksek Seçim Kurulu'na sunduğu liste, parti içinde büyük tartışma yarattı. Kılıçdaroğlu'na yakın olduğu düşünülen isimlerin bile liste dışı kaldığı Milletvekili isimleri ise oldukça tartışmalı. İşte bunlardan biri. CHP İstanbul Milletvekili adayı Şafak Pavey. 2011 genel seçimlerinde İstanbul 1. Bölge'den Milletvekili Pavey bu dönem de CHP yöneticileri tarafından aday gösterildi.


Peki Şafak Pavey kimdir? Ulusal Kanal Genel Müdürü Turhan Özlü, Kaynak Yayınları'ndan Şubat 2015'te çıkan "Y-CHP" kitabının bir bölümünde yer verdiği Pavey'i şöyle tanımlıyor:

MECLİS'E TÜRBANLI VEKİL İÇİN CHP SÖZCÜSÜ

İlan edildiği gibi 31 Ekim günü 4 AKP’li milletvekili Meclis’e türbanla geldiler.
CHP yönetimi, Grup toplantısında benimsediği “direnmeme” kararını uyguladı. Kılıçdaroğlu Meclis’e bile gelmedi. Grup Başkan Vekili Muharrem İnce’nin “Benim bacım da türbanlı” diye yüksek perdeden konuşmasını AKP’li vekiller alaylı bir gülümsemeyle dinlediler. Çünkü sonucu biliyorlardı. Şafak Pavey’in konuşmacı olarak belirlenmesi bile CHP’nin tavrını anlamaya yeterlidir.

Pavey Meclis kürsüsünden şöyle seslendi:

“Türbanlı kadın vekillerden beklentim büyük. Artık türbanı bir insan hakları ihlalinden, bir insan hakları kazanımına dönüştürmek onların sorumluluğundadır.”

Dahası da var. Pavey, “Kadın polislerin” türban takmasına onay veren sözler söyledi: “Ben polisin başındaki türbandan değil bana -uyguladığı- şiddetten korkuyorum” dedi. Türban konusundaki “hassasiyetin”, Ruhban Okulu, azınlık okulları ve cemevleri için de gösterilmesini istedi. Konuşma AKP sıralarından da alkış aldı.

Pavey’in ardından kürsüye gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Arınç, CHP, MHP ve BDP’ye teşekkür etti. Ertesi günü Tayyip Erdoğan da diğer partilerle birlikte CHP’ye teşekkür etti:

“Çok önemli bir birliktelik ve dayanışma vardır. Destek verenlere çok teşekkür ediyorum.”

Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Meclis’e türbanla girilmesini “Bugün çok mutluyum” sözleriyle anlatıyordu. Meclis’te konuşan milletvekillerine; ama özellikle Şafak Pavey’e teşekkür etti. “Tarih yazdık, çok önemli bir gerçeği Türkiye’nin gündeminden çıkardık” diyordu.

CHP yönetimi mutluluktan uçmaktadır. Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi’nin şu sözleri; Şafak Pavey’in Meclis konuşmasıyla aynı kalemden çıkmış gibidir:

“Kadın milletvekillerimizin başörtülü olarak Genel Kurul’a girmeleri bir özgürlük meselesidir. Farklı yaklaşımlar yanlıştır. Sorun geride kalmıştır. Bu, demokrasi adına çok büyük bir kazanımdır.”

İNSANLIĞIN SERİ KATİLİ ABD'DEN ÖDÜL ALDI

ABD Dışişleri Bakanlığı, 2012 "Uluslararası cesur kadınlar ödülü"nü CHP milletvekili Şafak Pavey’e verdi.

Pavey ödülünü, 8 Mart 2012 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Obama’nın eşi Michelle Obama’nın ellerinden aldı.

Batıcı medya günlerce olaya büyük yer verdi. Pavey yıldızlaştırıldı. Ödül, “tüm dünyada savunmasız topluluklar, mülteciler ve engellilerin hakları için yaptığı çalışmalar” için verilmişti. Pavey’in bu alanda hangi çalışmalar yaptığı bilinmiyor.

Şafak Pavey tabi soramazdı! Ama bir tek CHP’li çıkıp da “Irak’ta, Afganistan’da, Libya ve Suriye’de ABD bombalarıyla sakat kalan kaç engelli var” diye sormadı.

Binlerce Müslüman kadına ABD askerleri ve müttefikleri tarafından tecavüz edildi. ABD işgali yıllarında Irak’ta Ebu Garip hapishanesindeki kadınlar dışarıya “biz artık kirletildik, yaşayamayız” diye haber gönderdiler. Hapishanenin vurulmasını istediler.

Iraklı direnişçiler hapishaneyi gören bir yerde cenaze namazı kılıp füzeleri fırlattılar.

Şafak Pavey ve Y-CHP yönetimi o kadınların çığlıklarını duymadığı gibi, insanlığın seri katilinden insan hakları ödülü aldılar.

Pavey ailece ABD ödüllü. 16 yıl öncede annesi Ayşe Önal’a Clinton, cesaret ödülü vermişti. ABD Büyükelçisi Ricciardone bu bilgiyi, Pavey’in onuruna düzenlediği resepsiyonda verdi.

Elçilikte düzenlenen davette Kılıçdaroğlu’yla birlikte Gürsel Tekin de yer aldı. BDP milletvekilleri Hasip Kaplan ve Sırrı Sakık da Ricciardone'nin davetlileri arasındaydı.


İNGİLTERE'DEN LAİKLİKLİK ÖDÜLÜ

Pavey’e, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Ödülü”nden sonra bir ödül de İngiltere’den geldi. 2014 Mart ayı sonunda verilen “yılın laik kişisi” ödülü, türban konusunda gösterdiği cansiperane çabayla ilgilidir! Pavey, ödülü İngiltere’nin “Gölge Dışişleri Bakanı” Kerry McCarthy’nin elinden aldı.

Kılıçdaroğlu'nun Ricciardone ile Büyükelçilik rezidansında buluşmasında yanındaki iki isim dikkat çekicidir: Sezgin Tanrıkulu ve Şafak Pavey; her ikisi de ABD devletinin ödüle layık gördüğü kişilerdir.

ulusalkanal.com.tr

8 Nisan 2015 Çarşamba

BALYOZDAN SONRA UYANAN GENERAL



9 Kasım 2014 Pazar günü İstanbul’da, Tüyap Kitap Fuarı’nda Nergiz Yayınları standında kitaplarımı imzalıyordum.
Yeni çıkmış kitabım “GELİN YÜZLEŞELİM” e ilgi büyüktü.
Altmışlı yaşlarda zeki ve sevecen bakışlı bir okurum bu yeni kitabımdan aldı, imzalatmak üzere bana uzattı. Düzmece Balyoz Davası’ndan on sekiz yıl hapse mahkûm edilmiş, üç yıldan fazla Silivri’de hapsedildikten sonra serbest bırakılmış emekli bir amiralimizdi.
Saygıdeğer amiralimize tezgâhta bulunan “ATATÜRKÇÜLER YENİLDİ” kitabımı da önerince, gülümseyerek şöyle dedi:
“Sizin bu kitabınızı Silivri’de okumayan komutan kalmadı!”
Merakla sordum:
“Komutanların görüşleri nasıldı?”
Yanıtı beni mutlu etti:
“Yüzde doksan beşi çok beğendi. Hatta bazıları ‘Dikbaş az bile yazmış!” diye yorum yaptılar!”
Bu karşılaşmadan çok daha önce, görev başındaki amirallerimizin, albaylarımızın ve binbaşılarımızın düzmece Balyoz Davası kapsamında sahte belgelerle tutuklanıp hapsedildiği Hasdal Özel Askeri Ceza ve Tutukevi’ne gitmiştim.
Kendileriyle sohbet ettiğim çok değerli amiral ve albaylarımıza “TÜRK MİLLETİNE SUİKAST” ve “ATATÜRKÇÜLER YENİLDİ” kitaplarımı armağan etmiştim.
Çok samimi sohbetten sonra ayrılırken, saygıdeğer komutanlarımız da bana, üzerinde “TCG HASDAL TD - 134” yazılı bir şapka armağan etmişlerdi.
Bir süre sonra, bu komutanlarımızdan ikisi, Hasdal’dan gönderdikleri mektuplarla, kitaplarımdan çok yararlandıklarını, çok beğendiklerini övgü dolu satırlarla anlatmışlardı.
Peki, ben size bunları niye anlattım?
6 Nisan 2015 Pazartesi günkü Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında, kalın siyah büyük harflerle şu başlık atılmıştı:
“İŞİN İÇİNDE CIA OLABİLİR”
Bu başlık altında, fotoğraflar eşliğinde, Emekli Orgeneral Bilgin Balanlı ile yapılmış olan bir röportaj yer almaktaydı.
Orgeneral Bilgin Balanlı, görev başındayken, düzmece Balyoz Davası kapsamında tutuklanmış, iki yıl Hasdal Cezaevi’nde kalmıştı.
Şimdi serbest olan emekli General Bilgin Balanlı’nın, Hürriyet gazetesine manşet olan sözlerine gerçekten çok şaşırdım!
Görev başındayken ordumuzun içinde CIA ajanlarının at koşturduğundan haberi olmamış generalimiz, Hasdal’da hapis yatarken olsun, diğer komutanlar gibi, “ATATÜRKÇÜLER YENİLDİ” kitabımı okumamış mıydı?
Yoksa okumuş da itiraf etmekten mi utanmıştı?
Şimdi sizlerle, “ATATÜRKÇÜLER YENİLDİ” kitabımın Giriş’inden kısa bir bölümü paylaşacağım:
“Amerika Birleşik Devleri (ABD)’nin gizli istihbarat örgütü CIA, 1950’den sonra Türk ordusunun içine girip yuvalandı.
13 Şubat 1952 tarihinde Türkiye, NATO’ya girdi.
Çok kısa sürede görüldü, NATO demek, Amerika Birleşik Devletleri demekti.
20–25 Şubat 1952 tarihlerinde Lizbon’da yapılan NATO Konseyi Zirvesinde konuşan dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, şunları söylemişti:
“Karşınızda büyük bir istekle ve kayıtsız şartsız işbirliği zihniyetiyle hareket etmeyi ilke edinen bir Türkiye bulacaksınız.”
Türkiye, kayıtsız şartsız ABD’ye teslim olunca Türk ordusu ABD’nin denetimi altına girdi.
NATO’ya bağlılığı gerekçe gösteren CIA ajanları Türk ordusunun içinde istedikleri gibi, rahatça örgütlendiler.
Yüksek komutanlarımız bu gerçeği gördüler, ama ses çıkarmadılar.
Altmış yıl içinde ordumuzun en küçük birimlerine kadar giren CIA ajanları, bizim subaylarımızdan kendilerine ajanlar devşirerek istihbarat ve eylem ağını yaygınlaştırdılar.
Sayıları çok az da olsa elbette istisnalar var, ancak istisnalar genel yapıyı değiştirmez, yüksek komutanlarımızın tamamı CIA’nin denetim ve gözetimi altına girdi.
Bu sarsıcı fotoğrafı, kitabımın ilk sayfalarında tüm ayrıntılarıyla görecek; inanmakta zorlanacak ve üzüleceksiniz.
ABD’nin gizli istihbarat servisi CIA; sivil yönetimin, yani devletin belkemiği olan bakanlıklarına da 1950’den sonra girdi.
Sızdı demiyorum. Çünkü sızma yok.
Elini sallaya sallaya, göz göre göre, resmen girdi.
Bakanlıklarımızda denetim ve gözetimi ele geçirdi.
Bu durumu çok iyi bilen başbakan ve bakanlarımızın, hiçbir karşı önlem almadıklarını, CIA’nin devletimizin temeline bir dinamit gibi yerleşmesini çok doğal bir olguymuş gibi karşıladıklarını, bu kitapta göreceksiniz.
Her devletin bir gizli istihbarat örgütü vardır.
Devletimizin gizli istihbarat örgütü, MİT’tir.
MİT’in görevi; Türk ulusuna ve yurduna, yurt içinde ve dışında hain tuzaklar kuran kişi ve kuruluşları belirlemek, izlemek, gözlemek, haber almak ve bu unsurları suç işleme aşamasında güvenlik güçlerine bildirmektir.
1950’den sonra MİT’in de CIA’nin denetimi altına girmiş olduğunu, bu kitapta okuyacaksınız.
Son altmış yılda ordumuzun, bakanlıklarımızın ve MİT’in içine girip kök salan CIA; medyaya, üniversitelere, işçi sendikalarına, belediyelere ve sivil toplum örgütlerine de kanser gibi yayıldı. Girdiği her yerde, cebinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği taşıyan ajanlar devşirdi.
Bu yerli ajanlardan bazılarının adlarını, bu kitapta okuyacaksınız.”
Birinci baskısı Eylül 2012’de, ikinci baskısı Haziran 2014’de Nergiz Yayınları tarafından yapılmış olan “ATATÜRKÇÜLER YENİLDİ” kitabımı okuyanlar,
Emekli General Bilgin Balanlı’nın dürüst davranmadığını, gerçekleri anlatmadığını, gerçeklerle yüzleşmekten hâlâ korktuğunu üzülerek göreceklerdir…
Saygılarımla,
Yılmaz Dikbaş
8 Nisan 2015 Çarşamba
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
0532 233 31 52