5 Kasım 2014 Çarşamba

Emperyalizme ve Geri Kalmışlığa Karşı Savaşın Adı: ATATÜRK



Sinan Meydan`ın Bütün Dünya dergisinin Kasım- 2014 sayında yayınlanan "Emperyalizm`e ve Geri kalmışlığa karşı savaşın adı : Atatürk" başlıklı yazısı

Atatürk’ün Çağdaşlaşma / Uygarlaşma Modeli
Atatürk, sömürgeciliğe karşı tam bağımsızlık; geri kalmışlığa, bağnazlığa karşı çağdaşlık savaşı vermiştir.
İslam dünyası kan ağlıyor. Ortadoğu, emperyalizmin ve geri kalmışlığın baskısında... Çevremizi saran ateşin gittikçe alevlenip sınırlarımızdan içeri sızmaya çalıştığı bu günlerde İslam dünyasının, mazlum milletlerin en gerçekçi, kurtuluş yolu - yüzyılın başında denenmiş ve başarısı kanıtlanmış - Atatürk yoludur. Gerçi bu yoldan yürümek o kadar da kolay değildir. Çünkü bu yoldan yürümeyi göze alanların her şeyden önce “Ya istiklal ya ölüm” diyebilmeleri gerekir.
Atatürk, emperyalizme, sömürgeciliğe karşı tam bağımsızlık; geri kalmışlığa, bağnazlığa karşı çağdaşlık savaşı vermiştir. Atatürk’ün bu iki yönlü savaşının iç ve dış cepheleri vardır. Emperyalizme/sömürgeciliğe karşı verdiği savaşın dış cephesi İngiltere, Fransa, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkeler; iç cephesi ise emperyalizmin güdümündeki İstanbul hükümetleri, Padişah Vahdettin, komprador aydınlar, sahte din adamları, çıkarcı zümreler, feodal unsurlar, etnik ayrılıkçılardır. Atatürk’ün geri kalmışlığa, bağnazlığa karşı verdiği savaşın dış cephesi,
“Türkler barbardır, sarı ırktandır, evrimini tamamlamamıştır; yönetme, ilerleme, gelişme yeteneğinden yoksundur!” diyen emperyalist, oryantalist Batı; iç cephesi ise cehaleti kutsayan; gelişmeyi, ilerlemeyi, çağdaşlaşmayı/ uygarlaşmayı “dine aykırı” görüp kıyasıya eleştiren Ortaçağ kafasıdır. Görüldüğü gibi Atatürk’ün emperyalizme ve geri kalmışlığa karşı verdiği iki yönlü savaşın iç ve dış cepheleri aslında aynıdır ve ittifak halindedir.
Atatürk’ün çağdaşlaşma/uygarlaşma modelinin özü ve önceliği tam bağımsızlıktır. O, emperyalizmin her türlü sömürüsünden kurtulup tam bağımsız olmadan çağdaş, özgür ve demokrat olunamayacağına inanmıştır,
Bu bakımdan Atatürk’ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı aslında onun çağdaş / uygar / muasır Türkiye’sinin ilk ve en güçlü adımıdır. Kurtulufl Savaşı’yla ve ardından imzalanan Lozan Antlaşması’yla “tam bağımsızlığını” kazanan Türkiye’yi (akıl+bilim= çağdaşlık) formülüyle yenilemiştir. Atatürk, Tanzimat’la başlayan Batı’nın güdümündeki kararsız ve kırılgan Osmanlı modernleşmesinden çıkardığı derslerden yararlanmıştır.
Ancak Atatürk çağdaşlaşması, Osmanlı modernleşmesinden çok farklıdır. Osmanlı, Batı’nın maddi uygarlık ürünlerini alarak ve Batı’nın güdümünde kalıp Batılılaşarak kalkınabileceğini düşünürken; Atatürk Cumhuriyeti, Batı’nın uygarlığına yönelmeden önce Batı’nın her türlü güdümünden kurtulup tam bağımsız olmak, sonra Batı’nın uygarlığına, daha doğrusu o uygarlığın kaynağına; özgür akla, çağdaş bilime yönelmek gerektiğini görmüştür. Bu nedenle Atatürk önderliğindeki Türk Devrimi, “Batılılaşma” değil, tam tersine önce Batı’nın güdümünden kurtularak bağımsızlaşma, sonra Atatürk’ün ifadesiyle muasırlaşma/çağdaşlaşma hareketidir.
 Atatürk, akıl ve bilim rehberliğinde çağdaşlaşmak ve -kendi ifadesiyle- “tek uygarlığa” mensup olabilmek için her şeyden önce “uluslaşmak” gerektiğini erken kavramıştır. 
O, uluslaşmak için de tarihe ve dile yönelmiştir. Batı, nasıl ki Rönesans’la antik Yunan-Roma tarihine yönelmiş, Anadolu’da, Mezopotamya’da ortaya çıkarılan eski uygarlıklara sahip çıkmış ve aydınlanmasını antik tarihle beslemişse, Atatürk de Türk çağdaşlaşmasını eski Türk tarihiyle, Türk kültürüyle, eski Anadolu uygarlıklarıyla beslemiştir. 
Atatürk uluslaşmasının sırrı millet kurgusunda gizlidir. Atatürk teoride ve pratikte milleti, “ırk” ve “din” kıskacının çok ötesinde “tarihsel yakınlık”, “kültürel akrabalık” ve “dil birliği” ekseninde tanımlamıştır. 1930’da yaptığı şu millet tanımını esas almıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu tanımın benzeri 1924 Anayasası’nın 88. maddesinde de şöyle yer almıştır: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olur.
Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar “Türkiye ahalisi”ni, “Türkiye halkı”nı “Türk” olarak kabul etmiştir. Atatürk, “Türk” derken genetik anlamda bir “ırkı” veya bir “dini” kastetmekten çok bütün unsurlarıyla “Türkiye Cumhuriyetini kuran halkın” tamamını kastetmiştir.
Atatürk’ün 1930’larda yaptırdığı antropoloji çalışmaları da hep iddia edildiği gibi ırkçı bir yaklaşımın değil, tam tersine Batı’nın ırkçı yaklaşımına karşı geliştirilen eşitlikçi bir anlayışın eseridir. Şöyle ki, 19. yy’dan beri Batı’da, Türklerin gelişmemiş “sarı ırka” mensup olduğu şeklinde bir “ırkçı iddia” vardır. Batı, 20. yy’ın başında Türklere yönelik saldırılarına bu ırkçı iddiayla meşruiyet kazandırmıştır. İşte Atatürk, kafatası ölçümleri, kan grubu tahlilleri vb yöntemlerle Türkleri “sarı ırka” mensup, “gelişmemiş” bir millet olarak gören ve gösteren “ırkçı Batı”ya yine onların yöntemini kullanarak başkaldırmıştır. Atatürk, Türkiye’ye çağırdığı E. Pittard başta olmak üzere dünyaca ünlü antropologların öncülüğünde (Prof. Şevket Aziz Kansu’ya, Dr. Afet İnan’a) yaptırdığı incelemeler sonunda Türklerin “sarı ırka” mensup olmadıklarını kanıtlatmıştır. Atatürk, Anadolu’da Kürt, Türk ayrımı yapmadan “Türkiye halkı” üzerinde yaptırdığı (64.000 kişilik antropometri anketi) ölçümlerle Türklerin bütün unsurlarıyla Batılı ırklardan eksik herhangi bir yanlarının olmadığını›, onlarla EŞİT olduklarını tüm dünyaya haykırmıştır. Atatürk’ün Batı’da ses getiren bu çalışmalarından sonra Batı’nın Türk’e bakışında ciddi bir değişim görülmüştür. Atatürk’ün antropoloji çalışmalarında:
1) Sadece Türk ırkı değil, Anadolu’daki bütün etnik unsurlar ayrım yapılmadan Türkiye halkı olarak incelenmiştir,
2) Bu çalışmaların amacı Türklerin üstünlüğünü değil eşitliğini kanıtlamaktır.
3) Dolayısıyla bu çalışmalar ırkçı değil, tam tersine ırkçılığa karşı bilimsel bir başkaldırıdır. Atatürk Cumhuriyeti, başta Osmanlı’nın dönme/devşirme ve saltanat soyluluğu olmak üzere her türlü soyluluğa, her türlü ayrıcalığa son verip bütün unsurlarıyla Türk milletini, bu toprağın insanını yeniden devletin asıl sahibi haline getirmiştir. 
Toparlarsak, Atatürk tipi çağdaşlaşmanın üç önemli özelliği vardır: 
1) Batı’nın her türlü baskısından, sömürüsünden kurtulmak,
2) Akıl ve bilimle çağdaş uygarlığın temeline yönelmek,
3) Kendi köklerinden; tarihinden, dilinden, kültüründen beslenip uluslaşmak.
Atatürk tipi çağdaşlaşmayı diğer çağdaşlaşma modellerinden farklı kılan -üstelik yaklaşık yüz yıl önce- bir İslam ülkesinde uygulanmış ve başarıya ulaşmış olmasıdır. Bu modelin başarı sırrı ise laikliktir. Hele hele bizim coğrafyamızda tam bağımsız kalabilmek, aklı ve bilimi temel alıp çağdaşlaşabilmek için laiklik şarttır. Laikliğin olmadığı bir ülkede akıl ve bilimi temel almak zorlaşır, hatta imkânsızlaşır; aklın ve bilimin temel alınmadığı ülke ise değişen ve gelişen çağa uyum sağlayamaz, gelişemez; geri kalan bir ülke de eninde sonunda bağımsızlığını kaybeder.
Çok uzaklara gitmeye gerek yok! Osmanlı Devleti’nin çöküşü incelendiğinde bu döngü çok net bir şekilde görülecektir.
Atatürk laikliği, toplumu dinsizleştirme, imansızlaştırma projesi değildir. Atatürk laikliği, hem inanç özgürlüğü, hem de devlet aklının dünyevileşmesi, özgürleşmesi bakımından çok büyük öneme sahiptir. Sembolik de olsa meşruiyetini/yasallığını dinden alan bir devletin gerçek anlamda, laik, çağdaş bir devlet olması mümkün değildir. 
Halifeliğin kaldırılması, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, medreselerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü ve Medeni Kanun’un kabulü gibi laikleştirici devrimlerle, hem çağdaş Cumhuriyet’e düşmanlık besleyen gerici çevrelerin sığınakları yıkılmış, hem de aklın zincirleri kırılmıştır. Tarih, zincirlerinden boşalıp özgür kalan aklın, sanatın ve bilimin doğuşunda, gelişiminde doğrudan etkili olduğunu göstermektedir. Laik niteliğe sahip olmayan bir cumhuriyette aklın ve bilimin dünyevi hayata egemen kılınması mümkün olmayacağı için gerçek anlamda çağdaşlaşma da mümkün olamayacaktır.
Dün ve bugün İslam dünyasında başka cumhuriyetler de kurulmuştur, ama hiçbiri Atatürk’ün Cumhuriyeti gibi laik bir niteliğe sahip değildir. Bu nedenle hiçbir İslam ülkesi Türkiye’nin kısa sürede gösterdiği çağdaşlaşmanın yanından yakınından geçememiştir.
Türk Devrimi’nin sırrı cumhuriyet değil, “laik cumhuriyet”tir.
Atatürk, tam bağımsız bir ülke ve bu ülkede -çok değil- sadece 15-20 yılda sayısız uygarlık eseri yaratmıştır:
Yeni okullar; anaokulları, ilkokullar, köy okulları, liseler, enstitüler, üniversiteler, numune hastaneleri, sağlık ocakları, kreşler, süt damlaları, ana kucakları, yeni fabrikalar, kilometrelerce demiryolu, örnek çiftlikler, ideal Cumhuriyet Köyleri, modern yeşil kentler, Halkevleri, Halkodaları, Millet Mektepleri, konservatuarlar, kütüphaneler, tohum ıslah enstitüleri, fidanlıklar, Köy Enstitüleri ve daha niceleri...
En önemlisi de emperyalizmi ve geri kalmışlığı yenmenin verdiği gururla kendine güvenen, başı dik, onurlu; çalışan, üreten; sanatla, sporla, bilimle uğraşan ve geleceğe güvenle bakan bir nesil yaratmıştır Atatürk Cumhuriyeti. Bu aydınlanma hiç de kolay olmamıştır.
Cumhuriyet’in idealist kuşağının kıymetini anlamak için gezici dershaneleri, gezici doktorları, gezici öğretmenleri, gezici kütüphaneleri, gezici sergileri, halk hatiplerini, halk kürsülerini, üniversite haftalarını, üniversite konferanslarını, azat obalarını bilmek gerekir. Atatürk, bütün bunları yaparken Türkiye’yi gerçek anlamda bir barış çemberi içine almıştır. Atatürk, Batı’da Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Doğu’da ise Rusya, İran, Irak, Afganistan ile kurduğu barış paktlarıyla “Yurtta barış dünyada barış” ilkesinin nasıl uygulanacağını da göstermiştir.

Mazlum milletlerin bir gün zalimleri yeneceği, emperyalizmin, sömürünün yeryüzünden silineceği ve dünyada bir “uyum ve işbirliği çağının” başlayacağı inancıyla aramızdan ayrılmıştır. Ruhu şad olsun!
Kaynak : http://www.butundunya.com/pdfs/2014/11/035-039.pdf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder