3 Mart 2017 Cuma

BASIN AÇIKLAMASI “3 Mart 1924 Devrim Yasaları”



Sayı:2017/005
Konu: “3 Mart 1924 Devrim Yasaları”                                                                        03 Mart 2017     
Kod: 32.011.159
BASIN AÇIKLAMASI
“Meclis'e karşı mevzilenenler vatana ve millete karşı mevzilenir.”
3.Mart 1924 günü Türk Devriminin özünü oluşturan,  Laik Demokratik Kemalist Cumhuriyetinin temel yasaları TBMM’de kabul edilişinin 93. yılındayız. 
Ø 429 sayılı yasa ile yüzyıllardan beri süregelen ve Bağımsızlık Savaşı yıllarında Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında ölüm fetvası veren Şeyhülislamlık kurumuna son verilmiş,
Ø 430 sayılı yasa ile  “Eğitim ve Öğretim Birliği” gerçekleştirilmiş,
Ø 431 sayılı yasa ile de Emevi Saltanatının, “Muaviye yandaşlarınca Uydurulmuş Sahte Din” in ayakta kalan son simgesi olan  Halifelik ” kaldırılmıştır.
Batılı emperyalist sömürgeci güçlerin Sevr’le parçaladığı Anadolu’yu, Lozan’la bütünleştiren ve Batılı emperyalistleri hazmetmeleri olanaksız bir yenilgiye uğratan Gazi Meclis, 3 Mart 1924 Devrim Yasaları ile Türk Devrimini, Laik Demokratik Cumhuriyeti güvenceye almış, yaşanması olası karşı devrim girişimlerine karşı dalgakıranlar olarak tarihte onurlu ve saygın yerini almıştır.
‘Uçurumun kıyısında yıkık bir ülke’ den, ‘içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni yurt, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimleri” yapan ve yaratan Gazi Meclistir.
Yalnız emperyalist çeteyi değil, aynı zamanda Muaviye tarafından temelleri atılan Saltanatı ve istibdadı da yenilgiye uğratan Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyor.
“Bugüne değin kazandığımız başarı, bize ancak ilerleme ve uygarlığa doğru bir yol açmıştır. Yoksa ilerleme ve uygarlığa daha ulaşılmış değildir. Bize ve gelecek kuşaklara düşen ödev, bu yol üzerinde duraksamaksızın ilerlemektir. Devrimin hedefini kavramış olanlar, onu korumayı her zaman başaracaklardır.”
Türk Devriminin ve laik demokratik Cumhuriyetin vazgeçilmezi olan meclis, Uydurulmuş Sahte Din” in mensupları olan “Muaviye Maşalarının fazlaca öykündüğü Abdülhamitleri yıkarak, Türk devrimcileri tarafından kuruldu.  “Ecdat” diyerek yücelttikleri saltanat sahipleri İngiliz Emperyalizmine teslim olurken, TBMM’yi kuran milliciler emperyalizme karşı savaşarak vatanı kurtarıyordu.
Anadolu coğrafyasında meclisi açanlar, Üni­for­ma­sı­nı çı­ka­rıp, boy­nun­da­ki pa­di­şa­hın idam fer­ma­nıy­la ye­di dü­ve­lin üze­ri­ne yü­rü­yenler vatanı da kurtarmıştır. Meclisi kapatanlar ise vatanı ve milleti çaresizlik içerisinde bırakarak, emperyalistlere boyun eğmişlerdir. Kimse unutmasın, bu gerçek bizim tarihimizin tunç kanunudur. Meclis'e karşı mevzilenenler vatana ve millete karşı mevzilenir.
Ø Eğer bu gün Şeyhülislamlık kaldırılarak kulluktan yurttaşlığa geçişin hukuku oluşturulmamış,
Ø “Eğitim ve Öğretim Birliği” sağlanarak, her yurttaşa laik eğitimin yolu açılmamış,
Ø Muaviye yandaşlarınca Uydurulmuş Sahte Din” in ayakta kalan son simgesi olan  Halifelik ” kaldırılmamış,
Ø Her fırsatta öykündükleri saltanat devam etmiş olsaydı,
Ø “Muaviye Sarayında” ibrikçibaşı bile olamayacak kimi soysuz, zavallıların Devrim Yasalarına, vatan kurtaran, devlet kuran Gazi meclise, Meclisin kurucularına saldırmaları akıl tutulması değilse “gaflettir, dalalettir, ihanettir”
İşte tam da bu nedenlerle ve tarihsel olarak devrimci özü gereği 3 Mart Devrim Yasaları militanca, ödünsüz korunup, kollanması, savunulması gereken yasalardır.
Elbette bugün parlamenter sistemimiz önemli sorunlar yaşıyor. Ama bu sorunların nedeni, “kuvvetler ayrılığı” ya da “koalisyon hükümetleri” değil, Kemalist Devrimden verilen ödünlerin sonucudur.
Ortaçağ ilişkilerinin(tarikat/cemaat) devlet içerisinden temizlenmediği bir ortamda parlamento, müritlerin milleti aldattığı basit bir araca dönüşür ve anlamsızlaşır. Bugün meclisi anlamsızlaştıranlar, aynı zamanda meclisi yeniden ortadan kaldırmak istiyor.
Laik demokratik Cumhuriyetin vazgeçilmezi olan meclisi başkanlığa dönüştürme gayretkeşlerinin yaptığı tam bir Muaviye taktiğidir. Askerlerinin “Mızraklarınızın ucuna Kur’an ayetleri taktıran” böylece Hz. Ali’nin ordusunda “Kur’an’a karşı savaşmayız” diyerek yaşanan bölünmeden yararlanarak savaş kazanan Muaviye’nin müritleri aynı yöntemi kullanarak saltanat için meydanlarda “yalan ve iftira söylemlerine Kur’an ayetlerini örtü” olarak kullanarak halkın arasına nifak tohumları ekmeye, bölünmeye, ayrıştırmaya çalışmaktadırlar. Bu oyuna gelmeyeceğiz.
“Uydurulan Din” in Kurucusu Muaviye İslam devletini, saltanat devletine, bir dini diktatörlüğe dönüştürmüştür.
Muaviye kendisini; “TEK BAŞINA “Karar” verebilir, “Yetki”yi kaldırabilir, ama “Yetki”si ise kaldırılamaz!” ilan etmişti.
Aynı kaynaktan, aynı damardan beslenen günümüzün yezitleri   ZALİM ve Ahlaksız da olsa, hırsız ve uğursuz da olsa Meclis dahil kimsenin kendini azledemeyeceği yetki istiyor!
Hayır demeyecek miyiz?
YÖNETİM KURULU ADINA:                                                              Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ
ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

1 Mart 2017 Çarşamba

“HER TÜRLÜ TEHLİKELERİ GÖZE ALMAK MECBURİYETİNDEYİZ”



Değerli Dostlar;
Bu yazı Başkent Üni. Öğr. Üyesi Sn. Yrd.Doç. İsmet Görgülü tarafından kaleme alınmış olup, 19 Mart 2007’de Cumhuriyet Gaz. Strj. Ekinde ve çok sayıda web sitesinde  “ATATÜRK’ün Önlediği Tehdit Gündemde “ başlığı ile yayımlanmıştır.
Geçtiğimiz günlerde Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında Kuzey Irak Bölgesel Yönetiminin bayrağının göndere çekilmesi, kimi yetkililerin söylediği gibi “diplomatik teamül” gereği değil, Sevr anlaşmasının 62, 63 ve 64. Maddelerinin hortlatılarak yaşama geçirilmesine yöneliktir. 
Mustafa Kemal Atatürk’ün derin bir öngörü ile şiddetle karşı çıktığı “Türkiye’nin kati mahvı projesi” olarak adlandırdığı, emperyalistlerin himayesinde kurulacak bir “Kürdistan” , bu gün yeniden gündemdedir..Sn. Görgülü’nün konuyu aydınlatıcı nitelikteki yazısı güncelliğini korumaktır.

İsmet GÖRGÜLÜ
Başkent Üni. Öğr. Üyesi-ADD,GYK Üyesi

Başlıktaki söz Atatürk’ün 5 Şubat 1920 tarihli bildirisindendir. Bildirisinde “Kafkas seddi” üzerine açıklamalar yapar ve sonunu başlıktaki gibi bağlar. Der ki;

“Kafkas seddinin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.”

Atatürk’ü bu sonuca götüren, Şubat 1920 itibariyle Türkiye’nin durumu şöyledir; ki anılan ve komutanlara gönderdiği bildiride durumu uzunca açıklar.

Türkiye dört bir yanından kuşatılmıştır. Batıdan Yunan ordusuyla, Boğazlardan İtilaf askerleriyle, Akdeniz’den İtalyan ve Fransız, Suriye’den Fransız, Irak’tan İngiliz ordularıyla, Kafkasya’dan yeni kurdukları ve Türk topraklarını işgal ettirdikleri Ermenistan ve Gürcistan ile, Karadeniz’den de Pontus çeteleriyle sarılmıştır. Ayrıca mevcut olan yönetimle işbirliği yapılarak, Türkiye içerden de çökertilmektedir.

Bu durumda Anadolu Türklüğünün tek nefes kapısı olarak Kafkasya kalmaktadır. Ancak bu kapıda Ermenistan tıkacı ile kapatılmaya başlanmıştır. Bu tıkacı Trabzon’dan Van Gölü güneyine kadar olan bölgeyi içine alacak şekilde büyüterek bir “sed” haline dönüştürme amaçlanmaktadır. Tıkaç, “Kafkas Seddi’ne dönüştürüldüğünde ise Türkiye’nin dünya ile olan tek nefes kapısı kapatılacak, Kafkas ve Orta Asya Türklüğü ile ve de verilecek var olma-yok olma savaşında siyasi, mali ve askeri yönden desteğine gereksinim duyulan, düşmanlarımızın düşmanı Moskova ile ilişki olanağı ortadan kalkacaktır.

İşte bu durumda, Kafkas Seddi’nin gerçekleştirilmesiyle Şark Siyaseti’nin son hedefi olan Türkü ve Türkiye’yi yok edip tarihten silmenin ortamı tamamlanmış olacaktır. Atatürk Kafkas Seddi’ni bu nedenle  Türkiye’nin kesin yok edilme projesi sayar.

Kafkas Seddi projesi sadece Van Gölü’nden Karadeniz’e uzanan değil bir de tamamlayıcısı olarak Güney ayağı vardır. Atatürk 6 Ekim 1920 tarihli bir telgrafında;

“…Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında İtilaf Devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle oluşturmak..”tan söz eder.

İtilaf Devletleri’nin patronu olan İngiltere’nin de gerçek niyeti budur. Basra Körfezi ile Karadeniz ve Hazar Denizi arasında kendi nüfuzunda bir bölge oluşturmak. Bununla da bir taşla çok kuş vurmak. Birincisi, egemenliği altında bulundurduğu denizlere Karadeniz’i de katmak. İşgalle kontrol altında tuttuğu Türk Boğazları ile Karadeniz’de tam üstünlüğü sağlayamamaktadır. Rusya’ya karşı deniz üstünlüğünü sağlayabilmesi için Trabzon ve Batum limanlarını da kontrolünde tutması gerekir. İkincisi petroldür. Kendisi için Birinci Dünya Savaşı’nın hedefleri arasında bulunan Irak petrol havzalarını (Basra ve Kerkük-Musul) işgalle Türklerden alır. Savaşın sonunda Türkiye’nin kontrolünde bulunan Hazar petrol havzasını da, Mondoros Ateşkesi ile boşalttırır ve kendisi işgal eder. Bu iki büyük petrol havzasının (Irak ve Hazar) kendi kontrolünde fiziki bağını oluşturmak da, vurduğu ikinci kuş olacaktır. Üçüncüsü de Anadolu Türklüğünün direnişini, yaşam alanını daraltarak dışla ilişki olanağını keserek, bitirmek.
Kafkas Seddi projesi sonuç olarak, Basra Körfezi İle Karadeniz’i ve Hazar Denizi’ni birleştirecek bir sed olarak karşımıza çıkıyor. Seddi oluşturmak için Ermenistan’ı Karadeniz kıyılarından Van Gölü güneyine kadar genişletmek, Van Gölü ile İngiliz işgalindeki Irak arasındaki boşluğu doldurmak için de Kuzey Kürdistan’ı(!) kurmak istediler. Güney    Kürdistan (!) (Kuzey Irak) isterse buna katılabilecekti. İşte Sevr Anlaşması haritasının doğusu bunu düzenliyordu.

Atatürk, Türkiye’nin yok edilmesini doğuracak bu projenin tehlikelerini gördü ve bu projeden Türkiye kadar zarar görecek olan Moskova’yı birkaç kez uyardı. İki örnek:

“Ermeniler Van ve Bitlis’i ele geçirince Irak’taki İngilizlerle birleşeceklerinden dolayı bütün Yakındoğu’da İngilizlerin yeri çok sağlamlık kazanacaktır.” (1 Aralık 1920)

“Ermenistan’ı Mezopotamya’da yerleşmiş İngilizlere yakınlaştıracak surette uzatmak, Moskova ve Ankara Hükümetlerine pek çok nahoş sürprizler yaratmak demek olur.”            (27 Aralık 1920)  

Uyarıları sonuç verdi, Ankara- Moskova işbirliği ile Kafkas Seddi’nin Ermenistan ayağı kırıldı. Kürdistan kurma hayali de Sevr yerine Lozan Barışı getirilerek söndürüldü. Ayrıca İngiliz’in uşaklığını yaparak bu hayalin peşinde koşanlar ile emperyalizme hizmet edeceğinin farkında olmadan bir heyecan ile Kürtçülük peşinde olanlara, kullanılanlara, bilgi ve uyarılarda bulundu, sonucun ne olacağını anlattı. İki örnek verelim:

“Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, muhakkak Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır.” (16 Haziran 1919)

“Kürtleri Osmanlı camiasından ayırmak, İngiliz boyunduruğuna sevk etmek, neticede Doğu Anadolu’muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak Kürdistan Teali Cemiyeti gibi zararlı bir teşkilatın, vicdan yerine yabancı parası taşıyan birkaç serserinin memleketimize ekmek istedikleri fesat tohumunun Dersim’de revaç bulmuş olması üzüntü vericidir” (9 Kasım 1919)

Atatürk Kafkas Seddi’nin Anadolu’da kurulmasını önlerken, yanı sıra bu seddin Kuzey ırak’tan oluşturulmaya başlanmasına olanak vermemek için de, 1918’de elimizden çıkan Musul vilayetini (bugünkü Kuzey Irak’tan daha büyük) Misak-ı Milli içine aldı. Anadolu’da Kurtuluş Savaşı verilirken, Musul’a yönelik de askeri harekat yaptırdı. Bizi Kurtuluş Savaşı vermek zorunda bırakan İngiltere olmasına rağmen, Anadolu’da hiç çarpışmadığımız İngiliz ordusu ile Musul için Musul kuzeyinde çarpıştık ve çok önemlidir, Dumlupınar’daki 30 Ağustos (1922) Zaferi’nin ertesi günü, 31 Ağustos’ta İngiliz ordusuna karşı Derbent Zaferi’ni kazandık. Başarıyı genişletecek gücümüz olmadığı için arkasını getiremedik.

Musul vilayetini Misak-ı Milli sınırları içine alma gerekçesi ise bazı devlet edenlerin vicdanlarını sızlatacak, yüzlerini kızartacak, Türk ulusuna vermeleri gereken hesabı artıracak şekildedir.

“Musul, bizim için çok kıymetlidir…Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları taktirde bu fikir bizim hududumuz dahilindeki Kürtlere de sirayet edebilir.” (16 Ocak 1923)  

Musul, şu veya bu şekilde alınamaz ama orada bir Kürt hükümetinin kurulmasına da fırsat verilmez.

Günümüze geldiğimizde ise, Atatürk’ün “her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz” yaklaşımı ile önlediği Kafkas Seddi Projesi adım adım gerçekleşiyor. İngiltere’nin Dünya Savaşı ve sonrasında “Asya Çemberi Projesi” içinde yer alan Kafkas Seddi, bugün ABD’nin BOP’u içinde gerçekleştirilmek yolundadır. Geçmişte İngiltere’nin işgal ettiği Irak’ı bugün ABD işgal etmiştir. İngiltere’nin Sevr’i ile önce Kuzey’de kurulması, Güney’in sonradan buna katılması planlanan Kürdistan, bugün defacto olarak Güney’de kurulmuş, Kuzey’in buna katılması hazırlıkları yapılmaktadır. Kuzey, Güney ile birleştirilirken Sevr’deki gibi Van Gölü’ne kadar değil, Karadeniz’e kadar uzatılması planlanmaktadır. Bunu haritalar ile açıklamaktan da çekinmemektedirler. Haziran 2006’da ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde yayımlanan haritaya, bu bilgiler ışığında bakılması yararlı olur.

Ayrıca Türkiye çeşitli şekillerde dört bir tarafından da kuşatılmaktadır. Senaryo aynıdır, kullanılan vasıtalar aynıdır (Kürtçülük, Ermenicilik, işbirlikçilik), sadece filmin esas oğlanı değişmiştir. Film aynı olduğuna göre, Türkiye’nin bu senaryoya karşı tavrı da Atatürk gibi olmalıdır. Bütünlüğü için, bekası için Atatürk gibi yapmalıdır. Tehlikenin geldiği yöne karşı cephe almalı, tehlikeden zarar göreceklerle saf tutmalıdır. Tehlikeyi doğuranlardan medet umma gafletinde olmamalıdır.
“Bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetinde” olduğunu kabul etmelidir.      

24 Şubat 2017 Cuma

MEMLEKET SEVDALILARI-HAYIR DECEZ GARİ

Erdoğan Fenomeni Üzerine...



Erdoğan fenomeni sizce de fazla abartılmıyor mu?
Sık sık Erdoğan'ı güzelleyen Hayır(!) propaganda önerileri duyuyorum.
Örneğin; "bu anayasa değişikliği AKP'nin Erdoğan'a tuzağı", "Erdoğan AKP içinde yalnız bırakıldı" gibisinden algı çarpıtmalarını, köşe yazılarının satır aralarında ve televizyon programlarının güya Hayır'cı müdavimlerinin yorumlarında  -biraz utangaçça dillendirilse de-  görebilmek mümkün.
Bence tuzak bir algı bu...
Erdoğan'ı vazgeçilmez olarak görenlerin bile bilinç altında, aslında kendi ve ailesi ile ilgili kaygılar var.
Daha önce de yazmıştım. Evet oyu vermeye hazırlananların önemli bir kesimi, referandumdan Evet çıkarsa olacakları Hayır çıktığında olacak zannediyor.
Hayır çıktığında, Erdoğan'a borçlu olduğunu düşündüğü maaşını, sosyal güvenliğini, işini veya hangi ölçüde olursa olsun işletmesini kaybetmekten korkuyor.
İşte tam bu noktada, bu korkunun nasıl giderileceği üzerine akıl yürütmek gerekiyor.

İki yol var.
Birincisi; bu referandumun seçim olmadığını, Hayır çıksa bile Erdoğan'ın görevine devam edeceğini ve keza AKP iktidarının da süreceğini anlatmak...

İkincisi; bu geniş kesime, iş, maaş, sosyal güvence gibi kaybetmekten korktukları ne varsa, bütün bunları Erdoğan'a değil, Cumhuriyete ve işçi sınıfının mücadelesi sonucu elde ettiği kazanımlara borçlu olduğunu anlatmak...

Anlaşılacağı üzere ben, ikinci yoldan yanayım.
Bana göre, kaybetmekten korktukları ne varsa; kadük ve güdük de olsa demokrasiye, laikliğe ve sosyal devlete borçlu olduğunu, bu geniş kesimlere anlatmak mümkün.
Bütün bunları asıl Evet kazanırsa kaybedeceklerini, Erdoğan-AKP iktidarı sürdükçe de kaybetme tehlikesinin süreceğini anlatabiliriz, anlatmalıyız.

İkinci yolun bana daha mantıklı gelmesinin nedeni bir başka akıl yürütme.
Ben, Erdoğan ve AKP'nin ABD Emperyalizmin önderliğindeki Küresel Kapitalizm bir projesi ve bu referandumunda Erdoğan-AKP iktidarı aracılığıyla, Emekçi Anadolu Ulusuna karşı yaptığı en büyük ve en önemli saldırısı olduğunu düşünüyorum.
Aslında hedefte tüm dünyadaki ulusal ve sosyal devletler var.
Küresel Kapitalizmin tüm Dünyanın emekçi uluslarına ve devletlerinin sosyal kalıntılarına saldırısı yükselmiş durumda.

2016 sonunda Hizmet Ticareti Anlaşması(TISA) maddelerinin küresel çapta hayata geçirilmesi planlanıyor.
Bu anlaşmaya göre bütün kamusal hak ve görevler Küresel Sermayenin ticaret kalemlerine dönüşecek.
Bu uygulamalar her ülkede değişik oranlarda ve farklı yöntemlerle hayata geçirilmeye çalışılıyor.
Bu oran ve yöntemler emekçilerin tepkilerine göre ayarlanıyor.
Ne yazık ki ülkemizin emek örgütlerinin tepesindeki kayyum yönetimlerinin aymazlığı ve sendikal hareketin 12 Eylül'den bu yana sürekli güç kaybetmesi sonucunda Türkiye en yüksek oranda katıldı bu anlaşmaya.
Ülkemizde bu uygulamanın hayata geçirilmesinin yöntemi de işte bu referandumda oylamaya sunulan ANAYASASIZLIK ANAYASASI...
Ø     Bu anayasa değişikliği ile bütün kamusal hakların ve görevlerin anayasal koruması kaldırılmış olacak.
Ø     Bürokratların, Dünya Ticaret Örgütünün profesyonel uzmanlarının insafına bırakılacak.
Avrupa ülkelerinde bu gelişmelere karşı tepkiler emek örgütlerinin öncülüğünde yükseliyor...
Ülkemizde bu tepki, 16 Nisan'daki referandumda "Neden Hayır" sorusunun yanıtlarından biri olarak yükseltilebilir.

Evet kazanırsa olacaklar açıkça ve somut örneklerle yaygın bir şekilde anlatılabilirse Erdoğan balonu sönecek, eski görkemini fazlasıyla kaybedecektir.
Ama bunun için Cumhuriyetin korunması gereken bir değer olduğunu önce kabul edip, sonra açıkça anlatmak gerekiyor.
Bunca zamandır sosyalistlik adına yürütülen cumhuriyet düşmanlığını sürdürerek, bu gerekliliği yerine getirmek mümkün değil.
Cumhuriyet emekçi ulusumuzun bir kazanımıdır.
Bugün, gerek sosyal ve sendikal haklar, gerek devlet memurluğu ve tüm sosyal güvenceler cumhuriyet sayesinde varlar.
Ayrıca artık ulusal sermaye diye bir şey yok. Dolayısıyla ulusal burjuvazi diye bir sınıf da yok.
Ulus da, Ulusal Devlet de, yurt da, Cumhuriyet de sermaye sınıfı için bir yük.
Bütün bunlar emekçi ulusların koruması gereken değerleri.
Bu değerlerin daha önce sermaye sınıfı tarafından kullanılması, sahipleri olduğunu göstermez.
Bu değerlerin asıl sahibi emekçileşen uluslardır.
Evet oyu vermeye hazırlanan kesimlerin büyük kısmı da bu emekçi ulusun bir parçasıdır.
Küresel hegemonyanın bu değerleri törpülemeleri, emekçi ulusumuza yönelik, bir anlamda "enayi silkelemesi" diye tanımlayacağımız bir tuzaktır.

Cumhuriyet konusunda Hayır cephesinin kendi içerisinde net ve samimi olması, yığınlar için, "Cumhuriyeti korumak için Hayır" oyu belgisinin inandırıcı olmasını sağlayacaktır.
O durumda bir takım fenomenlere dokunmamak adına yolumuzu bükmek zorunda kalmayız
Açıklık, samimiyet bütün fenomenleri aşar.

Nadi Öztüfekçi
24 Şubat 2017