26 Eylül 2013 Perşembe

TÜRKİYE’DE İHANETİN ÜZERİNE YÜRÜYENLER…/Yılmaz DİKBAŞ




13 Eylül 2013 Cuma günkü Aydınlık gazetesinde, Doğu Perinçek köşesinde şunları yazdı:
“Türkiye’de ihanetin üzerine yürüyen, İşçi Partisi’nden başka muhalefet yoktur.”
Doğu Perinçek’in bu sözleri doğru değildir.
Türkiye’de onlarca kitap yazan, yurdu karış karış gezip konferanslar veren, onlarca televizyon programına konuk olarak katılıp korkusuzca konuşan, aşağıda adlarını yazdığım birikimli, deneyimli ve yiğit aydınlarımız, İşçi Partisi dâhil hiçbir siyasi partinin bugüne kadar gösteremediği cesaretle ihanetlerin ve hainlerin üzerine gitmişlerdir, hem de belgeli ve kanıtlı olarak:
Metin Aydoğan, Cengiz Özakıncı, Vural Savaş, Bertan Onaran, Erol Bilbilik, Talat Turhan, Mustafa Yıldırım, Banu Avar, Mustafa Çınkı, Mehmet Emin Değer, Ali Tartanoğlu, Bilâl N. Şimşir, Sinan Meydan, Orhan Özkaya, Uğur Yıldırım.
Bana gelince.
Bugüne kadar 17 kitabım yayımlandı.
Tümü çok sağlam belgelere ve kaynaklara dayanan bu kitaplarımın ortak noktası şudur: Türk milleti ve vatanına ihanetler, hainler…
Özellikle şu kitaplarımın her birisi, Türk milleti ve vatanına “ihanetin belgesidir”:
Özelleştirme Sömürgeleştirme, Gaflet Dalalet Hıyanet, İsrail’in Nükleer Silah Cephaneliği, Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi, Atatürkçüler Yenildi.
Bu kitaplarımda, Türk milletine ve vatanına ihanet eden, yalnız yüksek siyasetçileri değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapmış Yüksek Komutanları da tek tek, hem isim hem de belge vererek yazdım!
Bu kitaplarımı, gazetesindeki köşesinde tanıtan ve okuyucularına öneren bilge yazar Bertan Onaran, Cumhuriyet gazetesinden kovuldu!

Bu kitaplarımı okuyan ve beni bunlarla ilgili söyleşide bulunmaya davet eden İşçi Partili dostlarım, İşçi Partisi Antalya İl Başkanlığı tarafından partiden atıldılar!
Doğu Perinçek, İşçi Partisi Genel Başkanı’dır.
Her siyasetçi gibi Doğu Perinçek’in partisini övmesi, propaganda yapması doğal hakkıdır.                                                                                                                                              Ancak Türk milleti ve vatanına “ihanet” söz konusu olduğunda, tüm siyasetçilerin ve de Doğu Perinçek’in çok dikkatli konuşması, çok dikkatli yazması gerekmektedir.
Çünkü Türk milleti ve vatanına yapılan ihanetler çok çeşitli ve çok boyutludur!
Terör örgütü PKK’dan yana olup özerk bir “Kürdistan” kurulmasını istemek, bu isteğin gerçekleşmesi için çalışıp öneriler sunmak da ihanetin bir başka boyutudur!
Doğu Perinçek, partisinin çok abartılı propagandasını yaparken, sakın ola kantarın topuzunu kaçırmasın!
Bu dostça bir uyarıdır!
Yılmaz Dikbaş
13 Eylül 2013
dikbas@kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
www.kalinka.com.tr
0532 233 31 52

4 Eylül 2013 Çarşamba

El Kaide, Neden İsrail’e Saldırmaz?”



Mahir Kaynak’ın deyimiyle El Kaide diye bir “marka” var! El Kaide, Afganistan, Irak ve Libya’nın çökertilmesinde kullanıldı, şimdi sıra Suriye’de.
El Kaide, Suriye’de “El Nusra” adıyla faaliyet gösteriyor. El Nusra gibi örgütlere Türkiye’den lojistik destek sağlandığını Tayyip Erdoğan bizzat açıklamıştı...
El Kaide, son 15 yıldır, İslam adına terör eylemleri yapıyor... İkiz kulelere ve Pentagon’a saldırı, El Kaide markasına mal edildi ama bugün operasyon senaryosunun ABD’ye ait olduğunda hemen herkes hemfikir. El Kaide, ABD, İngiltere, İsrail, Suudi Arabistan ve Pakistan ortak yapımı olarak Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgaline karşı kurulan organizasyonun adıydı...
Tayyip Erdoğan, terörün İslam ile birlikte anılmasının kanına dokunduğunu söylüyordu... BBC’ye verdiği demeçte, El Kaide’den “holding” diye bahsediyordu...
Mahir Kaynak ise “Küçük bir örgütün dünyaya mağaradan şekil verdiğini kabul etmek çok saçma. Terörü devletler yapıyor. El Kaide, CIA operasyonunun kod adıdır. El Kaide eylemlerinden çıkan tek siyasi sonuç, Batı dünyasında bir İslam aleyhtarlığının doğuşudur ve İslam’ın terörle özdeşleşmesidir. Amerikan derin devleti, siyasal İslam’ı böyle tasfiye ediyor” diyordu.
 ***
 Condoleezza Rice, “Fas’tan Endonezya’ya kadar 22 ülkenin haritası değişecek” dedikten sonra, ABD, El Kaide markalı eylemleri bahane ederek veya Libya’daki gibi El Kaide’yi rejimlere karşı kullanarak İslâm ülkelerini işgale başladı. Şimdi sıra Suriye’de...
Tam bu aşamada son yılların en önemli sorularını, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad sordu...
Esad, Rus İzvestiya gazetesine konuştu ve Suriye’nin mücadele ettiği grupların büyük çoğunluğunun El Kaide fikrini taşıyan tekfirci gruplar olduğunu belirterek “Bu gruplar dağınık ve parçalanmış olup her grubun bağımsız bir lideri bulunuyor. Fakat asıl komutanın, ödeme yapan olduğu biliniyor. Yani Suudi Arabistan gibi...” diye konuştu.
Ve Esad, “Bu gruplar İsrail’den nefret ediyor ve ismi anıldığında histeri yaşıyorlarsa neden tarihleri boyunca İsrail’e bir tek saldırı bile düzenlemeyi düşünmediler?” diye sordu...
Esad, Suriye’ye müdahale konusunda, “Kendi halklarına ne diyecekler? Biz Suriye’ye devlete karşı terörü desteklemek için gidiyoruz mu diyecekler!” dedi.
 ***
 Esad, ilk iki yıl içinde terörü Katar’ın finanse ettiğini, Türkiye hükümetinin de eğitim ve geçişlerini sağladığını söyledi.
Esad, “Türkiye gibi açık ve uygar bir topluma sahip büyük bir devletin kapalı bir mantığa sahip bir Körfez ülkesi tarafından birkaç dolarla yönetilmesi, esef vericidir. Şüphesiz ve tabii ki tüm bunun sorumlusu Türkiye halkı değil, Türkiye hükümeti başkanıdır” dedi.
Tam da bu açıklama sırasında, Ahmet Davutoğlu’nun S. Arabistan’a gideceği açıklanmasın mı?
 ***
 Kimyasal silâhı kim mi kullandı?
PYD örgütünün başında bulunan ve sık sık Türkiye’ye davet edilen Salih Müslim, “Rejim, bu saldırıyı BM heyetinin gözü önünde gerçekleştirecek kadar ahmak değil. BM heyeti, saldırının isyancılar tarafından gerçekleştirildiğini belirlerse herkes bu iddiayı unutur... Bu durumda cezalandırılması gereken taraf hangisi? Katar Emiri mi, Suudi Arabistan Kralı mı, Tayyip Erdoğan mı? Bu üç ülke de isyancıları destekledi” dedi.
Kısacası, yarın kimyasal silah saldırısından Türkiye sorumlu tutulursa şaşırmamak gerekir...
Esad’ın dediği gibi El Kaide, İsrail’e saldırmaz, çünkü Büyük Orta Doğu Projesi’ni hayata geçirmek için İslam dünyasını terörize ederek kendi içinde çatışmasını sağlamak için kurulmuştur!

Milli Egemenlik Üzerine Sorular Yanıtlar / Prof. Dr. Cihan DURA

Türk Milleti! Kendi iradeni, kendi vicdanının eğilimini yerine getirmek,
uygulamak istiyorsan, egemenliğini mutlaka kendi elinde tut.
Geçmişte başına hangi felaket gelmişse, kendi talihini ve geleceğini
hep başka birinin eline bırakmandan gelmiştir.
İrade ve egemenliğinden vazgeçen bir ulusun sonu
musibettir, felakettir.
Mustafa Kemal Atatürk

 Çoğu kişinin sandığı gibi Atatürkçülük “Laiklik”ten ibaret değildir. Atatürkçülüğün bugün gerilemiş görünmesinin belki de birinci sebebi bu sakat anlayıştır. Bana göre Atatürkçülük, bir bütün teşkil eden, birbirini destekleyip açıklayan, çağdaş ve evrensel 10 ilkeden oluşur: Bilimcilik, Ahlakçılık, Devrimcilik, Laiklik, Milli Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik.En iyi Atatürkçü bu on ilkeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, aralarındaki ilişkileri görebilen, uygulayan ve öğretebilen kişidir. Bir Atatürkçünün baş hedefi de böyle yüksek bir mertebeye erişmek olmalıdır; eğitim görerek, kendini yetiştirerek, o yüce yolda emek vererek, pişip kavrularak...

Bu yazımda Atatürkçülük Öğretisi’nin Milli Egemenlik ilkesi üzerinde duracağım. Bazı sorular soracak, aynı öğreti çerçevesinde kalarak, kendimce yanıtlarını vereceğim. Okuma düşünerek olursa verimli olur. Öyleyse küçük bir tavsiye size: Soruları okuduktan sonra hemen yanıtlara geçmeyip tahminde bulunun, kendi kendinizi deneyin. Doğru yanıt verebilenler –benim anlayışıma göre- en iyi Atatürkçülerdendir ya da “en iyi Atatürkçü” olma yolundadır.

SORU 1: MİLLİ EGEMENLİĞİN KAYNAĞI NEDİR? MİLLÎ EGEMENLİK NASIL TANIMLANIR?

Egemenlik önce çokluktan kaynaklanır; büyüklükten, çeşitlilikten doğar. Tek bir insanın gücüyle, 10 kişinin, 100 kişinin gücü bir midir? Ya bir milletin, örneğin 70 milyonluk Türk Milleti’nin gücü?... Sayıca insan çokluğu, büyük coğrafya, geniş ve çeşitli doğal kaynaklar, güçlü bir ekonomi, örgütlenme ve dayanışma, kültür birikimleri, düşünce ve duygu hazineleri… Bütün bunlar bir araya gelerek muazzam boyutlarda maddî ve manevî bir güce hayat verirler ki bu kuvvete “Millî Egemenlik” adı verilir.

Atatürk’ün bir tanımı şöyledir: İnsanlar zorunlu olarak toplumsal yeteneğe sahip, birlikte yaşama ihtiyacında olan yaratıklardır. Dolayısıyla birlikte yaşayan insanlar bir toplum teşkil eder. O toplumu oluşturan bireylerin kuvvetleri bir araya gelebilir. İşte irade, egemenlik denilen kuvvet, bu son kuvvetten ibarettir. Bu kuvvet toplumun kuvvetidir ve toplumu oluşturan her bireyin ayrı ayrı kuvvetinden üstündür. Belki bu ifademden söz konusu kuvvetlerin maddî bir şey olacağı zannedilir. Kuvvetleri toplayarak bir bileşke bulmuş oldum. Evet, isterseniz maddî kabul edin, fakat bu maddiliğin içinde manevî bir kuvvet vardır.

SORU 2: TÜRKİYE’DE MİLLÎ EGEMENLİĞİN “BÖLÜNMEZLİK VE DEVREDİLMEZLİK” NİTELİKLERİNE GEREKEN ÖZEN GÖSTERİLİYOR MU?

Hayır, gösterilmiyor. Bu ağır ihmale iki örnek verebilirim:

-Türkiye’de gerçek demokrasi yok, “lider demokrasisi” var. Seçim sandığı sonuçlarına göre bir parti Millî Egemenliği Millî İrade’ye uygun olarak kullanmakla görevlendirilmesine rağmen, uygulamada egemenlik bir grubun veya tek bir şahsın eline geçiyor. Başka bir deyişle TBMM’nde iktidar çoğunluğu esas itibariyle milletin değil, liderin emrine giriyor. Lider ne derse buyruk mahiyetindedir, derhal, olduğu gibi yasalaştırılıyor. Hükümet de onun emrindedir. Tartışma, itiraz, öneri yoktur. Dolayısıyla egemenlik fiilen tek bir şahsa devredilmiş oluyor.

-TBMM, kimi yasama yetkilerini -üyesi bile olmadığı- Avrupa Birliği organlarına devretmiştir. Bu olgu Millî Egemenliğin, millet dışında başka bir güç odağıyla paylaşılması, egemenliğin kısmen de olsa o odağa devredilmesi anlamına gelmektedir.

SORU 3: MİLLİ İRADE İLE MİLLÎ EGEMENLİK NEDEN BİR ARADA OLMALIDIR?

Millî İrade ile Millî Egemenlik yapışık kardeşler gibidir. Hep bir arada olmalıdırlar, çünkü Millî Egemenlik kendi elinde olmazsa, millet; kendi iradesini uygulayamaz, gerçekleştiremez, kendi istek ve ihtiyaçlarını fiilen karşılayamaz. Eğer durum bu ise, o muazzam güç, Millî Egemenlik; kısmen ya da tamamen başkalarının eline geçmiş demektir; onların iradesi, talepleri, onların refahı hizmetinde kullanılıyor demektir. Başka bir deyişle rejimin, demokrasinin tahrip olması demektir.

Bir örnek vereyim: Diyelim ki, bir elma ağacının altındasınız, uzanıp bir elma koparmak, yemek istediniz. Eğer gücünüz, yetkiniz varsa uzanır, elmayı koparır, yersiniz. İradenizi bir istek olmaktan çıkarır, somut bir olaya çevirirsiniz. Çünkü iradeniz kuvvetinizle destekleniyor; irade ve güç, ikisi bir araya gelmiştir. Buna karşılık gücünüz, yetkiniz yoksa sadece bakmakla yetinirsiniz, iradenizi hayata geçiremezsiniz; arzunuz, hevesiniz içinizde kalır, somut bir realiteye dönüşemez. Çünkü iradeniz bir güçle, kuvvetle, egemenlikle desteklenmiyor; İrade ve egemenlik bir araya gelememiştir.

İşte bir millet için de bu böyledir: Örneğin, milletin madenleri var, onları kendi çıkarı yönünde kullanmak, işletmek istiyor; bu istek Millî İrade’dir. Ancak işletemiyor, neden? Çünkü bu isteğini gerçekleştirmek için güç, kuvvet gerekli; kendisi lehine iş yapacak yasama erki (Meclis), icra erki (hükümet) gerekli… İşte bunlar yok…, madenleri yabancılar işletiyor. Çünkü egemenliğini geçici olarak emanet ettiği Meclis yasaları yabancıların lehine çıkarmış, hükümet, devlet teşkilatı da onların lehine iş yapıyor. Milletle ilgisi olmayan bir takım odaklar; büyük gücü, Milli Egemenliği, belirli yöntemlerle kendi lehlerine iş yapar hale getirmişler.

SORU 4: MİLLİ EGEMENLİKLE BİLİM İLKESİ ARASINDA NASIL BİR İLİŞKİ VARDIR?

Atatürkçülük; bütün ilkeleri için söz konusu olduğu gibi, Ulusal Egemenlik İlkesi ile Bilim İlkesi’ni birlikte düşünür. Esas olan, bunların birbiriyle uyumlu bir şekilde gerçekleşmesidir. Ancak gerçekler, dolayısıyla bilim ilkesi önceliklidir. Sonuç olarak Milli İrade bilimsel gerçeklere aykırı olamaz, olmamalıdır. Ulusal egemenlik de aynı şekilde bilimsel gerçeklere aykırı iş yapamaz, yapmamalıdır. Bu uyum halkın, onun temsilcilerinin ve yöneticilerin çağdaş anlayış ve yöntemlerle eğitilip yetiştirilmesi ile sağlanır.

Şu da var ki uygulanacak bilimsel gerçekler de ahlak ilkesi ile ters düşmemelidir. Düşerse, öncelik ahlaktadır, ona göre yumuşatılır, yeniden şekil verilir. Uzun dönemde bütün mücadele, aykırılığın giderilmesi yönünde olacaktır.

SORU 5: EGEMENLİK MİLLETİMİZİN ELİNDEN HİÇ ALINMIŞ MIDIR?

Alınmıştır, tarihte hemen hep böyle olmuştur. Örneğin, Osmanlı Hanedanı Anadolu’da yaşayan toplulukları zor kullanarak sultası altına almış, bu egemenliğini 700 yıl boyuca sürdürmüştür. Tarih aynı davranışın, diğer topluluklarla ilgili olarak sayısız örnekleriyle doludur. Tarihte bir sürü despot; toplulukların, kavimlerin egemenliklerini zorla gasp edip o muazzam gücü kendi iradeleri hizmetinde, kendi keyif ve gönençleri için kullanmışlardır. Günümüzde Amerika’nın Afganistan’da, Irak’ta yaptığı da budur. Amerika bugünkü Türkiye’de de farklı yollardan, Millî Egemenliğin, kendi lehine, küresel Amerikan şirketlerinin lehine kullanılmasını sağlamış bulunuyor.

Egemenliğin ülke içinde gaspı ise, dolaylı yollardan gerçekleştiriliyor. Örneğin, yurttaşın seçimlerde oyunu kullanmış olması demokrasi için yeterli sayılmaktadır ki bu doğru değildir. Bundan başka bir takım ahlak dışı yöntemlerle yurttaşların hakikî tercihi de, kendi aleyhlerine saptırılmaktadır.

SORU 6: MİLLET MECLİSİ MİLLİ EGEMENLİĞİ GEREĞİNCE KULLANMAKTA MIDIR?

Bugün Türkiye’de Millet Meclisi’nin, Millî Egemenliği kullanma yetkisini gereğince yerine getirdiğini söyleyemeyiz. Bunun önde gelen bir sebebi, Türkiye’de “lider demokrasisi”nin geçerli olmasıdır. Bilindiği gibi parti disiplini denilen bir uygulama var, ayrıca milletvekili adayları lider tarafından belirleniyor. Milletvekilleri bu iki baskının etkisiyle düşündüklerini serbestçe ifade edemiyor, oylarını serbestçe kullanamıyorlar. Lider sultası sorununa yukarda değindim.

SORU 7: TÜRKİYE’DE MİLLÎ EGEMENLİK GERÇEKTEN TÜRK MİLLETİNE Mİ AİTTİR?

Türkiye’de egemenlik gerçekten milletimize ait olsaydı, milletvekilleri yalnızca milletin eğilimleri, arzuları yönünde hareket eder, oy kullanırlardı. Hükümet her işinde Türk milletinin isteklerini göz önüne alır, yalnızca onun gerçek sorunlarını çözmek için çaba gösterirdi. Türkiye’de önde gelen tartışma konusu, başlıca ölçü de bu olurdu.

Örneğin bir hükümet, halkın arzu ve eğilimlerini ne ölçüde yerine getirmiştir, hep bunun tartışması yapılırdı. Halk öncelikle hangi sorunlarının çözülmesini istiyor, hep bu konuşulurdu. Bu konulara yönelik araştırmalar yapılır, yöntemler geliştirilirdi. Bugün Türkiye’de hemen bütün kamuoyu yoklamalarında halkın başta gelen sorunları arasında yoksulluk, işsizlik, eğitim, sağlık hizmeti, sosyal güvence, yolsuzluk, ülke bütünlüğü gibi sorunlar yer alıyor. Siz hiç hükümetlerin Meclis’den aldığı yetkiyi bu istikametlerde kullandığını, hep bu sorunları gündeme taşıdığını gördünüz mü? Ama bir dış gücün, Amerika’nın sorunları yıllardır gündemimizde… Hükümet ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist hedeflerinin gerçekleşmesi derdinde!...

Demek ki Türkiye’de Millî Egemenlik kullanılırken, Millî İrade hesaba katılmıyor.

Böylece sorumuzun yanıtına da ulaşmış oluyoruz:

Türkiye’de Milli Egemenlik gerçekten Türk Milletine ait değildir.

Öyleyse, rejim de demokrasi değildir.

Prof. Dr. Cihan DURA
2 Eylül 2013

2 Eylül 2013 Pazartesi

Benim kanım dondu sizinki de donar kesin!!!



                     Babamdan kötü örnek üzerine çok kere aynı tanıtlamayı dinlemiştim:


      

 
“Arap Sığırından bir Boğa yapmışlar, yüzlerce İneğin ve düvenin arasına koymuşlar. Boğa, yarım saat dolaşmış ve büyük bir zevkle anası olan ineği aşmış! Ulaa! Demişler, Ana İneği sürüden ayırmışlar, Boğa bir saat dolaşmış bu sefer de Ninesi olan Yaşlı İneği aşmış. Ulaa! Demişler, Nine olan Yaşlı İneği ayırmışlar; Boğa bu sefer de kardeşlerini bulmuş ve teker, teker onları aşmış! Boğayı sorguya çektiklerin de:” Ademin oğulları kız kardeşlerinin ırzına geçtiklerinde sesiniz çıkmıyordu!” deyince de susup kalmışlar.

        Arap İmamları ve Müftüleri; İslam Dinine dayanarak, Emperyalizmin hizmetindeki Vatan Hainlerine kız kardeşlerinin ve yakını olan kız ve kadınların ırzlarına geçmeleri için Fetvalar vermişler. Ya kız kardeşleri ve yakınları yoksa? Anaları ne güne duruyorlar!

OSMAN TÜRKOĞUZ


--
Benim kanım dondu sizinki de donar kesin!!!

Selefi Şeyhi Nasır el Ömer, Suriye’de “cihat nikahının kıyılması” ve yaygınlaştırılması için
 her yerde konuşmalar yapıyor.Şimdi de Suriye’de savaşan muhaliflerin “kendi kız kardeşleri ve mahremleri ile nikâhlanabileceklerine dair bir fetva” yayınladı!
ŞAM- Selefi şeyh Nasır el Ömer, Şia karşıtı yayınlar yapan “Visal” kanalında yaptığı açıklamada şunları söyledi: ”Silahlı mücahitler, namahrem kadınlar bulamıyorlarsa, o zaman kendi mahremleri (ailesinden kadınlar) ile evlilik akdi kıysınlar…”
(Ahlulbeyt Haber Ajansı)