21 Nisan 2013 Pazar
Karakutusundan Özal’ın sırları --ÇÖLAŞAN EVRAKLARI SATIYORMUŞ
Karakutusundan Özal’ın sırları
Türkiye'nin
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile ilgili anılarını Özal'ın Mirası isimli kitapta
toplayan Ekrem Pakdemirli, o döneme ilişkin önemli itiraflarda bulunuyor.
Turgut Özal'ın sağ kolu olarak
bilinen eski bakan Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli kitabında tartışma yaratacak
birçok konuyu da gündeme getiriyor.
İşte Habertürk'e konuşan
Pakdemirli'nin kitabında öne çıkan başlıklar;
"GÜLEN'E SAKLANMASINI TAVSİYE
ETTİK"
Fethullah Gülen Efendi ile İzmir'de
tanıştık. 1980 İhtilali yaklaşırken, Hacı Kemal Erimez ve Fethullah Gülen'in de
aralarında bulunduğu kişilerle beraber Ankara'da benim evimde bir araya geldik.
Bu toplantıda Gülen'e askerlerin söz dinlemediğini, darbe yapacaklarının
kesinleştiğini ve kendisine saklanmasının iyi olacağını tavsiye ettik.
ÇÖLAŞAN EVRAKLARI SATIYORMUŞ
DPT'de grup başkanı iken
Emin Çölaşan da DTP'de uzman yardımcısı olarak çalışıyordu. Bir ara baktık ki
bizim bütün evraklar Cumhuriyet gazetesinde çıkmaya başladı. Evrakları kimin
verdiğini bulamıyorduk. Bunun için ben bşr teklifte bulundum. Bir tane gizli
evrakı, var olan 4 dairemize birer harfini değiştirerek verelim. O zaman
evrakları kimin sızdırdığını kolaylıkla buluruz. Evrakları dağıttık, ertesi gün
Cumhuriyet gazetesinde Sosyal Planlama'ya gönderdiğimiz evrak yayınlandı.
Sosyal Planlama Daire Başkanı Nevzat Yalçıntaş'a evrakın kendi dairesinden
çıktığını söyledik. O da evrakın akışından hangi şubeden çıktığını tespit etti.
Evrakları Çölaşan'ın çıkardığı tespit edildi. Cumhuriyet gazetesinin sahibi de
Çölaşan'ın evrakları para karşılığı sattığını itiraf etti.
KARISINA SÖZ GEÇİREMEYEN TEK ERKEK
BEN MİYİM?
Bazı programlarda Semra Hanım'a
mikrofon uzatarak şarkı söylettiler. Ona 'sesiniz güzel' dendi. Tabii bu durum
Özal'a zarar vermeye başladı. Biz Turgut Ağabey'e bu durum üzerine biraz
yüklendik. Ağabey dedik "Siz Demirel'in veya Bülent Ulusu'nun karısının
çıkıp şarkı söylediğini gördünüz mü?" dedik. Bu sözler üzerine Özal
gözleri dolarak, "Karısına söz geçiremeyen tek erkek ben miyim?" diye
sitem etti.
SADRİ ALIŞIK'A ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN 3
MİLYON DOLAR
Sanatçıyı ve sanatkarı Özal her
zaman korumuştur. Sadri Alışık siroz olmuştu. Karaciğerinin değişmesi için 3
milyon dolar lazımdı. Özal, "Sadiri Alışık'a 3 milyon dolar ver"
dedi. "Ben de ağabey 3 milyon dolar veremem" dedim. Bana Osmanlı'dan
örnekler vererek, "Sadri Beyefendi kendini frenleyememiş biraz fazla
içmiş, karaciğeri çökmüş. Olsun o sanatçımızdır. Ona sahip çıkacağız"
dedi. Parayı verdik ve Sadri Alışık ameliyattan sonra 15 yıl yaşadı.
NAİM'E 7 MİLYON DOLAR ÖDEDİK
Turgut Ağabey bir gün 'Naim
Süleymanoğlu'nu Türk vatandaşı yapacağız ama 7 milyon dolar istiyorlar"
dedi. Ben de bu parayı veremeyeceğimi söyledim. Bu parayla 70 köye su
götüreceğimi söyledim. Bana dönüp dedi ki; "Naim Süleymanoğlu'nu aldık,
olimpiyatlara gitti, Türk bayrağıyla yarıştı ve şampiyon oldu. Türk bayrağı
göndere çekilerek İstiklal Marşı okundu. Bu marşın yurtdışında okunması için
kaç para verirsin?" Bunu anlatınca gözlerim doldu. 'Verelim be ağabey'
dedim Bulgar istihbaratına 7 milyon doları çantaya koyup gönderdik.
20 Nisan 2013 Cumartesi
"NUR SURESİ" Anlaşılır NET TÜRKÇE Çevirisi -MEME - TURBAN /Özdemir İNCE
Nûr Suresi
31. Ayet'in birçok çevirisini; Fransızca, İngilizce ve Almanca çevirilerini
karşılaştırdım. Bu karşılaştırmanın sonucunda 31. Ayet'in Türkçe çevirisinin
aslına uygun yapılmadığı sonucuna vardım. Bu sonuca varmamda, Paris
üniversitelerinin birinde Arap Edebiyatı ve Kültür Tarihi öğreten tanınmış bir
şair ve filozof, Tunuslu Profösör arkadaşımın büyük yardımları oldu.
Arkadaşım, bu ayetin çok önemli üç sözcüğünün kesin anlamlarını araştırarak
bana bilgi verdi.
Buna
göre, Nûr Suresi 31. Ayet'te üç önemli sözcüğün Türkçe anlamını
yazıyorum:
* Farj (tekil); Furuj (çoğul): (Sözlük adıyla): Erkek ve kadın cinsel organı.
* Jayb (tekil); Juyub (çoğul : (Sözlük adıyla): Meme, göğüs.
* Himar (tekil), Humur (çoğul): İslam öncesi dönemde Arapların giydiği giysinin bir parçası (dokuma, bez parçası). (Başörtüsü ile kesinlikle ilişkisi yok.)
MEMELERİ ÖRTSÜNLER !
Buna göre Nûr Suresi 31. Ayet'i şöyle çevirmek gerekiyor:
"Söyle inanan kadınlara: Harama bakmaktan sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar ?. Örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar ?"
Söz konusu ayetin örtmekle ilgili bölümünün Arapçası ise şöyle:
"Vel yadribne bihumûrihinne alá juyubihinne" (En doğrusu ki örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar)
HİMARI ÇİZDİRİN!
Tunuslu filozof ve şair arkadaşımın belirttiği gibi örtünün (himarin) başörtüsü ile herhangi bir ilişkisi yok, SADECE genel giysinin bir parçası. Arapların Müslüman olmadan önce giydikleri giysinin nasıl olduğunu, bu giysilerin parçası olan "himar"ın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Bilmek zorunda da değilim.
* Farj (tekil); Furuj (çoğul): (Sözlük adıyla): Erkek ve kadın cinsel organı.
* Jayb (tekil); Juyub (çoğul : (Sözlük adıyla): Meme, göğüs.
* Himar (tekil), Humur (çoğul): İslam öncesi dönemde Arapların giydiği giysinin bir parçası (dokuma, bez parçası). (Başörtüsü ile kesinlikle ilişkisi yok.)
MEMELERİ ÖRTSÜNLER !
Buna göre Nûr Suresi 31. Ayet'i şöyle çevirmek gerekiyor:
"Söyle inanan kadınlara: Harama bakmaktan sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar ?. Örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar ?"
Söz konusu ayetin örtmekle ilgili bölümünün Arapçası ise şöyle:
"Vel yadribne bihumûrihinne alá juyubihinne" (En doğrusu ki örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar)
HİMARI ÇİZDİRİN!
Tunuslu filozof ve şair arkadaşımın belirttiği gibi örtünün (himarin) başörtüsü ile herhangi bir ilişkisi yok, SADECE genel giysinin bir parçası. Arapların Müslüman olmadan önce giydikleri giysinin nasıl olduğunu, bu giysilerin parçası olan "himar"ın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Bilmek zorunda da değilim.
Sadece
üzerime düşen sorumluluk gereği Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ve bağımsız
ilahiyatçıların bu giysinin ve parçası himarın çizimini bulup, yaptırıp
yayınlamaları zorunlu bir görev. Şayet gerçekten İMAN ETMİŞ mümin iseler,
tabiiki bu görev ve sorumluluktan kaçamazlar.
ORGANİZMANIN PARÇASI!
Bu konuda yazmaya başladığımdan bu yana, her fırsatta bana şirretçe saldıranlar, suçüstü yakalandıkları için, susmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Osmanlı usulü ‘eski Türkçe’ ile arapçayı karıştıran BİAT KÜLTÜRÜ MAĞDURU zihni bulanıkların asılsız iddiası Türban tapıncı tek başına değil. Büyük bir organizmanın sadece parçalarından biri.
ORGANİZMANIN PARÇASI!
Bu konuda yazmaya başladığımdan bu yana, her fırsatta bana şirretçe saldıranlar, suçüstü yakalandıkları için, susmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Osmanlı usulü ‘eski Türkçe’ ile arapçayı karıştıran BİAT KÜLTÜRÜ MAĞDURU zihni bulanıkların asılsız iddiası Türban tapıncı tek başına değil. Büyük bir organizmanın sadece parçalarından biri.
Eğer imam hatip okulları mezunları, üniversitelere bir lise mezunu gibi
girmek hakkını
yasal olarak elde edemezlerse, türban "delirium"u epeyce zaman
alsa da yavaş yavaş tavsar. Ama tersi olup imam hatip mezunları, lise
mezunlarının hakkına sahip olarak üniversitelere girebilirlerse türbanın
yükselişini kimse engelleyemez ve bu durumda KAÇINILMAZ olarak İslam'dan
giderek daha da kopacak olan Türbaniye Dini, maalesef DANGALAK –
kara cahil yobazlık temsili Türbanistan'ı kurar!
* * *
Bu konuda ‘Kiralık kalemşör’ olduğu ispat edilen Cengiz Çandar için özel not:
* * *
Bu konuda ‘Kiralık kalemşör’ olduğu ispat edilen Cengiz Çandar için özel not:
Şayet sende bir parça haysiyetin – şeref ve namus değerlerin tozu varsa,
Kuran'da yazan "Farj, furuj, jayb, juyub, himar, humur" gibi
temel sözcüklerin anlamını bir bilen Arap arkadaşına (Kutsalmış ! diye NAMUS
KAVRAMLI VATAN ‘bir çift memeye satılır’ denen kiralık kalem meslaktaşın
Altan’a değil), özellikle şayet ilmine güveniyorsan bilen bir kadın
tanıdığına sor.
Sonra Nûr Suresi 31. Ayet'in Türkçe çevirisini oku !. Yetmez dersen
bir kez de Diyanet'e sor ve sonra, hükümetçilik, ılık İslamcılık yapacaksan
yap, ama İslamiyeti ILIMLI İSLAM diye müslümanlığı, uğrunda ölünce ŞEHİTLİK
vaad edilen toprak, aile – soy ile bizi MİLLET olarak birleştiren değerleri
dinamitlemeye and içmiş - 3Yci (Yandaş Yalaka Yoz) BABASI BELİRSİZ
şerefsizler misali SATILMIŞ SOYSUZ DÖLÜ gibi değilde, etek giymemiş ERKEK
misali "harbi" yap !
18 Nisan 2013 Perşembe
16 Nisan 2013 Salı
Hesap Soracak Adam
|
||||||
Siyasetçilerden ve kamu görevlilerinden;
Hesap soracak adam da “Mangal gibi yürek” olmalıdır.
Hesap soracak adam öncelikle “Namuslu” olmalıdır.
Hesap soracak adam, önce kendi hesabını verebilmelidir.
Hesap soracak adamın arkası çöplü ve açık olmamalıdır.
Hesap soracak adamın boynunda “Kalpazanlık” gibi bir dosya olmamalıdır.
Hesap soracak adamın boynunda “Bilet Sahtekârlığı” gibi bir dosya olmamalıdır.
Hesap soracak adamın boynunda “Resmi Evrakta Sahtecilik” dosyası olmamalıdır.
Hesap soracak adam “Dokunulmazlık Zırhına” sığınmamalıdır.
Hesap soracak adam “Dokunulmazlıkları Kaldıracağım” diye yalan söylememelidir.
Hesap soracak adam “Haram” yememelidir.
Hesap soracak adam “Kul Hakkı” yememelidir.
Hesap soracak adam da “Mangal gibi yürek” olmalıdır.
Hesap soracak adam öncelikle “Namuslu” olmalıdır.
Hesap soracak adam, önce kendi hesabını verebilmelidir.
Hesap soracak adamın arkası çöplü ve açık olmamalıdır.
Hesap soracak adamın boynunda “Kalpazanlık” gibi bir dosya olmamalıdır.
Hesap soracak adamın boynunda “Bilet Sahtekârlığı” gibi bir dosya olmamalıdır.
Hesap soracak adamın boynunda “Resmi Evrakta Sahtecilik” dosyası olmamalıdır.
Hesap soracak adam “Dokunulmazlık Zırhına” sığınmamalıdır.
Hesap soracak adam “Dokunulmazlıkları Kaldıracağım” diye yalan söylememelidir.
Hesap soracak adam “Haram” yememelidir.
Hesap soracak adam “Kul Hakkı” yememelidir.
Hesap soracak adamın yurtdışındaki bankalarda, yabancı istihbarat örgütleri tarafından bilinen ve belgelenmiş kaçak hesapları olmamalıdır.
Hesap soracak adam Kamu Bankalarından emirle yakınlarını
Medya Grubu sahibi yapmamalıdır.
Hesap soracak adam servetinin kaynağı olarak çocuklarının “Düğün Takılarını” göstermemelidir.
Hesap soracak adam “İmar Planı Oyunları” ile yandaşlarını zengin etmemelidir.
Hesap soracak adam milletinin “Türk” olan adından utanmamalıdır.
Hesap soracak adam çalınan “Sadaka Paraları” ile siyaset yapmamalıdır.
Hesap soracak adam Kamu Bankalarından emirle yakınlarını
Medya Grubu sahibi yapmamalıdır.
Hesap soracak adam servetinin kaynağı olarak çocuklarının “Düğün Takılarını” göstermemelidir.
Hesap soracak adam “İmar Planı Oyunları” ile yandaşlarını zengin etmemelidir.
Hesap soracak adam milletinin “Türk” olan adından utanmamalıdır.
Hesap soracak adam çalınan “Sadaka Paraları” ile siyaset yapmamalıdır.
Hesap soracak adam emperyalist devletlerin emriyle Devlet-Millet düşmanı canilerle kucaklaşmaz.
Hesap soracak adam Uyuşturucu kaçakçısı örgütle görüşmez.
Hesap soracak adam PKK’yı besleyen, barındıran adamı kırmızı halı ile karşılamaz.
Hesap soracak adam Uyuşturucu kaçakçısı örgütle görüşmez.
Hesap soracak adam PKK’yı besleyen, barındıran adamı kırmızı halı ile karşılamaz.
Hesap soracak adam inanç istismarı yapmaz.
Hesap soracak adam hukuksuzluklara- haksızlıklara geçit vermez.
Hesap soracak adam insanlarını, ilaçlarını alamaz hale getirmez.
Hesap soracak adam, adam gibi adam olmalıdır.
Hesap soracak adam hukuksuzluklara- haksızlıklara geçit vermez.
Hesap soracak adam insanlarını, ilaçlarını alamaz hale getirmez.
Hesap soracak adam, adam gibi adam olmalıdır.
Nasıl hesap sorulurmuş, çok yakında Türk Milleti sana gösterecektir.
İSTANBUL’UN İŞGAL GÜNLERİ * YÜZBAŞININ SELAMI ve BELEDİYEDE CUMHURİYET DÜŞMANI BİR YOBAZ/ Naci Kaptan
“Fransız işgal kumandanı d’Esprey kendisini karşılamak üzere
selam duran Osmanlı bandosunu hiç yoktan kırbaçladı !!! “
***
Atatürk yerine İngilizlerin olmasını isteyenler,
“Bu sözü televizyonda türbanlı iki kız söylemişti …
Bu sözü edenler, Irak’ta sokak ortasında ,
kadınlara nasıl tecavüz edildiğini bilmezler mi ?
İşte düşman çizmesi altında yaşamak böyle birşeydir.
Elin oğlu askerini kırbaçlar,
Hele hele kadınları ve kızları ortalarda görmesinler !!!
***
SENE 1919 İSTANBUL’UN İŞGAL GÜNLERİ
Naci Kaptan
15 Nisan 2013
1918 – 1922 yılları arasında düşmanlar sarmıştı İstanbul’unı her bir yanını .O dönemler Osmanlı yorgun ve güçsüzdü.Büyük savaşların içinden çıkmıştı.Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile İstanbul için işgal başlamıştı.
İstanbul’un işgalini yazar Mümin Yıldıztaş, “Yaralı Payitaht İstanbul’un İşgali” adlı çalışmasında “İşgal Başlıyor” başlığı altında şöyle anlatıyor ;
“Galata Rıhtımına yanaşan Adrian Gemisi’nden çıkan iki Fransız subayı İstanbul’a ilk ayak bastığında takvimler 8 Kasım 1918’i gösteriyordu. Bunu 13 Kasım’daki 22’si İngilizler’e, 12’si Fransızlar’a, 17’si İtalyanlar’a ve 4’ü de Yunanlılar’a ait toplam 60 parçalardan oluşan Müttefik donanmasında bulunan askerlerin İstanbul’a çıkışları izledi.”
“İşgal devletleri sadece İstanbul’u işgal etmekle kalmayıp tüm küstahlıklarını da göstermekten geri kalmadılar. Fransız işgal kumandanının kendisini karşılamak üzere selam duran Osmanlı bandosunu hiç yoktan kırbaçlamasının yanı sıra Dolmabahçe Sarayı’nda da kendisinin oturacağını söyleyerek Osmanlı padişahının derhal boşaltmasını istemesi, Fransız küstahlığının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından oldukça ilginçtir.”
“İşgal altındaki İstanbul, kontrol, denetim ve sorumluluk olarak üç bölgeye ayrılmıştı. Galata ve Beyoğlu bölgesinde İngilizler, İstanbul yakasında (Suriçi) Fransızlar, Kadıköy bölgesinde ise İtalyanlar ayrı ayrı denetim mekanizması oluşturmuşlardı. Her işgal komutanlığı kendi karargâhı bünyesinde bir de askeri mahkeme ve hapishane kurmuştu.”
***
İŞGAL GÜNLERİNDEN BİR ANI
İstanbul Hükümetinin Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile;
- “Beyler..” dedi
- “.. İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok.
Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.” Sarı Atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi. Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:
- ‘Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.’
- ‘İçeri al.’ Nazır subaylara bilgi verdi:
- ‘Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.’
Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:
- ‘Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz.’
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı.
Nazır önündeki yazıya bakarak yumuşak sesle, ‘Oğlum..‘ dedi, ‘.. dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?’
- ‘Evet efendim, doğru.’
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:
- ‘Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?’
- ‘Hayır efendim, gördüm.’
Nazırın canı sıkıldı:
- ‘Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.’
- ‘Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam.Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?’
Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:
- ‘Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile.Olayı kapatalım.’
Başıyla çıkması için izin verdi.
Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:
- ‘Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.’
Nazır bıkkınlıkla, ‘söyle bakalım’ dedi.
‘Balkan savaşında teğmendim. Çanakkale’de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var.Onların hakkını korumak namus borcumdur.Beni affedin, özür dileyemem.‘
Harbiye Nazırı bozuldu:
- ‘Anlamadın galiba.Harbiye Nazırı olarak emrediyorum.‘
Yüzbaşı sükûnetle, ‘Anladım efendim’ dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:
- ‘Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!’
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular…
(Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler, s. 57-58 )
Bu Cumhuriyeti böyle subaylar kurdular.
***
Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hiç unutmayın..
Bu Cumhuriyet acıyla ,üzüntüyle ,kanla ve şerefle kuruldu.
Yoksa onun bunun g.tünü yalayan şerefsizlere kalsaydı nah kurulurdu.Bugünlerde T.C.’nin kaldırılmasını protesto edenleri aşağılamaya çalışan AKP’nin İzmit Belediye Meclisi üyesi ticani kılıklı yobaz Ali Yılmaz T.C. yerine W.C. yazsınlar diye buyurmuş !!!
Cahil yobazlık işte böyle birşeydir.cephelerde savaşlarla kazanılmış olan bağımsız Türk Cumhuriyetine bile düşmanlardır.Ki bunlara bağımsızlık yakışmaz.Mandacı uşaklık yakışır…

Yobazın adı Ali Yılmaz …T.C. nin ona verdiği olanaklarla bir belediyenin meclis üyesi olduğunun bilincinde dahi olamayacak kadar cahil.Bu nedenle Laik Cumhuriyete de düşman .T.C.yi oluşturan güç olmasa idi,Yobaz Ali ,nesebi belli olmayan ,ya George ya Michel olurdu.
İşbirlikçi Said Mollaların,İskilipli Atıf’ların,Saidi Kürdi’lerin,Türk’lükten çıkan Şeyhüislam Mustafa sabri’nin,”İngiliz milletine karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” diyen sultan vahdettin’in torunları işte bunlardır.
selam duran Osmanlı bandosunu hiç yoktan kırbaçladı !!! “
***
Atatürk yerine İngilizlerin olmasını isteyenler,
“Bu sözü televizyonda türbanlı iki kız söylemişti …
Bu sözü edenler, Irak’ta sokak ortasında ,
kadınlara nasıl tecavüz edildiğini bilmezler mi ?
İşte düşman çizmesi altında yaşamak böyle birşeydir.
Elin oğlu askerini kırbaçlar,
Hele hele kadınları ve kızları ortalarda görmesinler !!!
***
SENE 1919 İSTANBUL’UN İŞGAL GÜNLERİ
Naci Kaptan
15 Nisan 2013
1918 – 1922 yılları arasında düşmanlar sarmıştı İstanbul’unı her bir yanını .O dönemler Osmanlı yorgun ve güçsüzdü.Büyük savaşların içinden çıkmıştı.Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile İstanbul için işgal başlamıştı.
İstanbul’un işgalini yazar Mümin Yıldıztaş, “Yaralı Payitaht İstanbul’un İşgali” adlı çalışmasında “İşgal Başlıyor” başlığı altında şöyle anlatıyor ;
“Galata Rıhtımına yanaşan Adrian Gemisi’nden çıkan iki Fransız subayı İstanbul’a ilk ayak bastığında takvimler 8 Kasım 1918’i gösteriyordu. Bunu 13 Kasım’daki 22’si İngilizler’e, 12’si Fransızlar’a, 17’si İtalyanlar’a ve 4’ü de Yunanlılar’a ait toplam 60 parçalardan oluşan Müttefik donanmasında bulunan askerlerin İstanbul’a çıkışları izledi.”
“İşgal devletleri sadece İstanbul’u işgal etmekle kalmayıp tüm küstahlıklarını da göstermekten geri kalmadılar. Fransız işgal kumandanının kendisini karşılamak üzere selam duran Osmanlı bandosunu hiç yoktan kırbaçlamasının yanı sıra Dolmabahçe Sarayı’nda da kendisinin oturacağını söyleyerek Osmanlı padişahının derhal boşaltmasını istemesi, Fransız küstahlığının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından oldukça ilginçtir.”
“İşgal altındaki İstanbul, kontrol, denetim ve sorumluluk olarak üç bölgeye ayrılmıştı. Galata ve Beyoğlu bölgesinde İngilizler, İstanbul yakasında (Suriçi) Fransızlar, Kadıköy bölgesinde ise İtalyanlar ayrı ayrı denetim mekanizması oluşturmuşlardı. Her işgal komutanlığı kendi karargâhı bünyesinde bir de askeri mahkeme ve hapishane kurmuştu.”
***
İŞGAL GÜNLERİNDEN BİR ANI
İstanbul Hükümetinin Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile;
- “Beyler..” dedi
- “.. İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok.
Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.” Sarı Atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi. Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:
- ‘Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.’
- ‘İçeri al.’ Nazır subaylara bilgi verdi:
- ‘Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.’
Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:
- ‘Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz.’
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı.
Nazır önündeki yazıya bakarak yumuşak sesle, ‘Oğlum..‘ dedi, ‘.. dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?’
- ‘Evet efendim, doğru.’
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:
- ‘Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?’
- ‘Hayır efendim, gördüm.’
Nazırın canı sıkıldı:
- ‘Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.’
- ‘Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam.Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?’
Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:
- ‘Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile.Olayı kapatalım.’
Başıyla çıkması için izin verdi.
Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:
- ‘Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.’
Nazır bıkkınlıkla, ‘söyle bakalım’ dedi.
‘Balkan savaşında teğmendim. Çanakkale’de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var.Onların hakkını korumak namus borcumdur.Beni affedin, özür dileyemem.‘
Harbiye Nazırı bozuldu:
- ‘Anlamadın galiba.Harbiye Nazırı olarak emrediyorum.‘
Yüzbaşı sükûnetle, ‘Anladım efendim’ dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:
- ‘Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!’
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular…
(Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler, s. 57-58 )
Bu Cumhuriyeti böyle subaylar kurdular.
***
Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hiç unutmayın..
Bu Cumhuriyet acıyla ,üzüntüyle ,kanla ve şerefle kuruldu.
Yoksa onun bunun g.tünü yalayan şerefsizlere kalsaydı nah kurulurdu.Bugünlerde T.C.’nin kaldırılmasını protesto edenleri aşağılamaya çalışan AKP’nin İzmit Belediye Meclisi üyesi ticani kılıklı yobaz Ali Yılmaz T.C. yerine W.C. yazsınlar diye buyurmuş !!!
Cahil yobazlık işte böyle birşeydir.cephelerde savaşlarla kazanılmış olan bağımsız Türk Cumhuriyetine bile düşmanlardır.Ki bunlara bağımsızlık yakışmaz.Mandacı uşaklık yakışır…
Yobazın adı Ali Yılmaz …T.C. nin ona verdiği olanaklarla bir belediyenin meclis üyesi olduğunun bilincinde dahi olamayacak kadar cahil.Bu nedenle Laik Cumhuriyete de düşman .T.C.yi oluşturan güç olmasa idi,Yobaz Ali ,nesebi belli olmayan ,ya George ya Michel olurdu.
İşbirlikçi Said Mollaların,İskilipli Atıf’ların,Saidi Kürdi’lerin,Türk’lükten çıkan Şeyhüislam Mustafa sabri’nin,”İngiliz milletine karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” diyen sultan vahdettin’in torunları işte bunlardır.
15 Nisan 2013 Pazartesi
YABANCIYA TOPRAK SATIŞININ AĞIR MALİYETLERİ Cihan Dura
Komşunu sev ama, aradaki bahçe duvarını asla kaldırma.
Benjamin Franklin
Yabancıya
toprak satışı basit bir mülk satışı değildir; ekonomik ve politik, çok
önemli sakınca ve tehlikeleri vardır. AKP hükümeti ve Meclis’in, yasayı
çıkarırken, uygularken işin maliyet yönünü hiç hesaba katmadığı
anlaşılıyor.
I) EKONOMİK SAKINCALAR
A) Toprak
temel ekonomik kaynaktır, yerine yenisi konamayan kıt bir üretim
faktörüdür. Millî servetin bir unsurudur. Demek ki biz yabancıya toprak
satınca, ülkenin temel ekonomik kaynağını, üretim faktörünü, millî
servetini satmış oluyoruz. Öyleyse yabancıya toprak satışı bir millî servet kaybıdır.
Şöyle ki nasıl yabancıya satılan işletmelerimiz başka ülkelerin millî
servetine ekleniyorsa, toprak satışı yoluyla da bir üretim faktörü olan
topraklarımız yabancı devletlerin millî servetine eklenmiş oluyor. Buna
karşılık Türk devleti üretim faktörü açısından, millî servet açısından
aynı derecede fakirleşmiş oluyor.
B) Bir ülkeye topraklarını sattırma, sömürgeci Batı’nın, Emperyalizm’in tarihî bir aracıdır. Silahla teslim alınamayan Türkiye'nin tapusu parayla, Dolar’la, Avro’yla alınıyor. “Efendim, toprağı alıp götürmüyorlar ya”
savunmasının hiçbir geçerliliği yoktur. Tapuyu almak, toprağı alıp
götürmek demektir. Aslında emperyalistin toprağı götürmeye de ihtiyacı
yoktur, o ekonomik ve siyasal egemenliğini kurar. “Biz de oralarda
toprak alıyoruz” gerekçesi de, göründüğü kadar sağlam değildir. Bir Türk
Amerika’da ya da başka bir Batı ülkesinde yalnızca mülk sahibi olmak
için gayrimenkul alır. Oysa bir Amerikalı, bir İngiliz,.. öyle
olmayabilir. Çünkü bunlar emperyalist, sömürgeci, dünyanın çeşitli
bölgeleri hakkında politik hedefleri, gizli planları olan, tarihen
sabıkalı devletlerdir. Almanya’daki işçilerin bu ülkede mülk sahibi
olması da gerekçe olarak ileri sürülemez. Çünkü onların Alman toprakları
üzerinde hiçbir ideolojik emelleri yoktur. Almanya öyle değildir. Bu
devletin Ortadoğu’ya yönelik planları vardır. Üstelik oradaki Türkler
üzerinde sıkı bir Almanlaştırma politikası uygulamaktadır.
Yabancılara toprak satışı ile “ikiz ihanet yasaları”
da denilen İkiz Yasalar arasındaki çok yakın ilişki bu bakımdan
anlamlıdır. Günümüzdeki uygulama BOP’un da araçlarından biri olabilir.
Yahudiler
Türkiye’nin doğu bölgelerini vaat edilmiş toprak (Arzı Mev’ud) olarak
görüyorlar. İsrail'in, bir devlet olarak toprak satın alma yoluyla
kurulduğu gerçeği hatırdan çıkarılmamalıdır. GAP bölgesinde faaliyet
gösteren İsrail firmaları vardır. İsrailli firmalar, yerli ortaklar
edinme yoluna gitmektedir. Son zamanda bu çalışmalara Güneydoğumuzdaki
mayınlı bölgenin, bir İsrail firmasına kiralanması planı da eklenmiş
bulunuyor.
C)
Her hal ve şartta, toprak satışı yoksul ülkelerin, Türkiye’nin
aleyhinedir. Çünkü ülkelerin “yapısal farklılığı”, örneğin büyük gelir farklılıkları
hesaba katılmıyor. Bir Türk Batı ülkelerinde 1000 metrekare arazi satın
alana kadar, onlar benim ülkemde 100 000 metrekare arazi satın alır.
Kaldı ki bu da Türkiye’deki 20-30 bin kişinin bir ayrıcalığıdır.
Yabancılar ticarî amaçla da toprak satın almaktadır, gayrimenkul ticareti yapanlar vardır. Bu yoldan yurt dışına gelir transferi, döviz çıkışı da gerçekleşmiş oluyor.
D) Yabancılara tarım topraklarının
satılması son derecede yanlıştır. Elden çıkan alanlar Türkiye'nin en
nitelikli, en değerli topraklarıdır, yerleşim alanlarıdır. Uydu
aracılığıyla çekilen ayrıntılı haritalar sayesinde Türkiye'nin hangi
bölgesinde, hangi değerli madenin, hangi miktar ve kalitede mevcut
olduğuna dair bilgiler şüphesiz ki topraklarımızı satın alanlarda
mevcuttur. AKP hükümetinin iki uygulaması dikkat çekicidir: Bir yandan
Türk tarımı -IMF programları ve AB uyum yasaları ile- çökertiliyor,
Türk köylüsü çiftliğini çubuğunu satarak şehirlere göç etmeye
zorlanıyor; öbür yandan da yabancıların toprak satın almalarını
alabildiğine kolaylaştıran yasalar çıkartılıyor.
E)Yabancılar GAP
bölgemizden de toprak alıyor. Türkiye’nin su havzalarının yüzde 30’dan
fazlası bu bölgede... Önümüzdeki yıllarda su, petrolden daha önemli bir
konuma gelecektir. Büyük olasılıkla bir emperyal plan söz konusudur: Bir
takım odaklar tapu ellerine geçince, istediklerini yapacaklar. GAP
arazilerini kontrol altına alacak, kullanma hakkını elde etmiş
olacaklar. Bu da Türkiye’nin enerji boğazının sıkılması anlamına
geliyor.
F)Yabancılar
ticarî amaçla da toprak satın almaktadır, aralarında gayrimenkul
ticareti yapanlar vardır. Taşınmaz satıldıktan bir süre sonra, bu yoldan
yurt dışına gelir transferi, döviz çıkışı da başlamış oluyor.
II) POLİTİK SAKINCALAR
Toprağın ekonomik yönü kadar, siyasî yönü de önemlidir. Yabancıya satılması durumunda son derecede önemli maliyetler ortaya çıkar.
A) Ülke toprağının siyasî yönünün önemine Anayasa Mahkememiz şöyle parmak basmıştır: “Yabancının
Türkiye’de arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu olarak
değerlendirilemez. Toprak devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru,
egemenlik ve bağımsızlık simgesidir.” Yüce mahkeme bu hükmüyle, şunu demek istiyor: Toprak
bir millet için devlet olmanın temel şartıdır. Toprağı satmak devleti
satmaktır. Toprağından vazgeçmek, devletinden, egemenlik ve
bağımsızlığından vazgeçmek demektir.
Toprak satılarak Lozan deliniyor, ülkemizin güvenliği ve geleceği tehlikeye atılıyor.
B)Yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının Türkiye’de toprak satın almalarının arkasında Rum ve Ermeni lobileri
de bulunmaktadır. Türkiye’den Batı ülkelerine göçmüş, o ülkelerin
vatandaşlığına girmiş Ermeni ve Rumların torunlarının Türkiye üzerinde
emelleri vardır. Bugün değişik adlarla dedelerinin bildikleri toprakları
ele geçirmeye çalışmaları olmayacak şey değildir. Bu şekilde
oluşturulacak yeni yerleşim birimlerinin, ilerde Türkiye’nin başına ne
sıkıntılar açabileceğini tahmin etmek zor değildir.
C) İki devlet, İsrail
ve Ermenistan, Türkiye’de, gizliden gizliye kendilerine en yakın
topraklara el koyma gayreti içinde görünüyor. Ermenistan Anayasası’nda
Türkiye toprakları üzerinde hak iddiaları yer almakta, Ermeni
Cumhurbaşkanlığı bayrağında Ağrı Dağı’nın resmi bulunmaktadır.
Yunanistan’ın
ise ünlü, Megalo İdea’sı var. Hepsi de Türkiye’ye yönelik olan 10
hedefinden 5’ini gerçekleştirmiştir. Geri kalan hedefler şunlardır: Batı
Anadolu’nun Yunanistan’a bağlanması, Karadeniz bölgesinde Pontus
devletinin yeniden kurulması, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması,
Gökçeada ve Bozcaada’nın Yunanistan’a bağlanması, İstanbul’un geri
alınması ve Bizans’ın yeniden kurulması.
Şimdi
dikkat! Şu örneğe bakın: Çiftçilerimiz, özel bankalardan kredi
çekebilmek için tarla ve diğer gayrimenkullerini teminat olarak
gösteriyor. Cazip ödeme kolaylığı sunan bu bankalar, çiftçilerin
borçlarını ödeyememesi durumunda teminat gösterilen arazilere acımasızca
el koyuyorlar. Bundan daha da ilginci; Yunan sermayeli bir bankanın,
elemanlarını, Karadeniz'de özellikle köy ve yaylaları dolaştırarak çok
cazip tekliflerle kredi imkânı sunmasıdır. Yunan sermayeli bu bankalar
neden özellikle Karadeniz'i seçiyor? Pontus hedefleri ile ilgili
olabilir mi acaba?
D)Toprak satışının bir maliyeti de yeni azınlıklar yaratmasıdır. İş mülkiyet devriyle bitmiyor, etnik yığınlar zamanla ülkede yeni azınlık nüfuslar
oluşturur; belirli büyüklüklere ulaştıkça, her biri ekonomik ve siyasal
taleplerde bulunmaya başlar. Belli bir bölgede nüfus çoğunluğunu elde
eden yabancılar, yerel yönetimlerde ve ülke yönetiminde temsil edilme,
seçme ve seçilme hakkı taleplerinde bulunabilir.
AKP hükümeti bir ara “yurdun birçok yerinde yabancı kolonileri oluşturma”yı
planlamıştı. Bugün, yabancıya satılan toprakların bazı düzenlemelerle
koloniye dönüştürülmesine izin verilince, yarın o toprağın Türkiye
Cumhuriyeti topraklarıyla çevrilmiş “bir başka devlete ait toprak” yani “anklav”
halini alabileceğini unutmamak gerekir. Öte yandan, Akdeniz sahilleri
bugün kendiliğinden kolonileşme yolundadır. Kolonileşme olgusu misyonerlik faaliyetlerini de kolaylaştıracak ve artıracaktır.
E)Türkiye’nin kendine özgü kimi koşulları da yabancıya toprak satışını sakıncalı kılıyor. Ülkemizin jeopolitik konumu
ve potansiyeli dikkate alınmadan, Türkiye ile, örneğin Belçika'nın,
İspanya'nın veya İskandinav ülkelerinin jeopolitiği aynı tutularak
toprak satılması doğru değildir. Yabancıya ölçüsüzce toprak satışı
ülkemizin bölgesel veya uluslararası güç olma potansiyelini zayıflatır.
F) Yabancıya toprak satışı uluslararası sorunlara ve dış müdahaleye yol açabilir.
-Batılılar
için özel mülkiyetin “özel bir anlamı” vardır. “Özel mülkiyet” Batı’da,
bütün haklardan önde gelen, bütün haklardan önce tanınmış bir haktır.
Kutsaldır, dokunulmazdır. Yarın devletimizin herhangi bir kurumu; kamu
yararı, millî güvenlik veya iç hukuka (yani milli hukuka ki o da bu
gidişle kalırsa eğer) uygun başka bir sebeple, bir yabancının satın
aldığı taşınmazı kamulaştırmaya kalkarsa, sorun çok
büyük bir ihtimalle derhal uluslararası bir boyut kazanacak, doğrudan
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınacaktır.
-Yurttaşları Türkiye'de toprak edinmiş devletler; bir süre sonra, yurttaşlarının mülkiyet haklarına sahip çıkma adına, Ankara'ya müdahale edip, bazı şeylerin yapılmasını veya yapılmamasını isteyebilir. Bu haklar, Türkiye’ye karşı birer iç işlerimize müdahale ve diplomasi aracına dönüştürülebilir. Söz konusu devletler, vatandaşlarını kendilerinin bölgesel politikalarında bir araç olarak kullanma yoluna gidebilir.
SONUÇ
Yabancıya
toprak satışının, ekonomik ve politik, 12 sakıncasını yukarda sıraladım
ve kısa kısa açıkladım. Daha başkaları da olabilir.
AKP
iktidarı on yıldır ülke topraklarını satarak kendine bir payanda
sağlıyor ama, bu yaptığı; ekonomiye, devletimize uzun dönemde çok büyük
zararlar verecek sonuçlar da içermektedir. Yerine başka finansman
kaynakları bularak, en kısa zamanda bu onur kırıcı uygulamadan
vazgeçmelidir. Basın, üniversiteler ve muhalefet partileri soruna
sürekli ilgi göstermeli, bilimsel araştırmaya dayalı katkılarda
bulunmalıdır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







